Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms


                                           Bolum 3     Sayfa 1  2            
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm                



b3-18
Sonbahar bir son değil, ilkbahar ilk değildir doğada.
Sonbahar, binbir emeğin binbir umudun kıpır kıpır olduğu mevsim. Mevsimler içinde ne kadar anlamlıdır.
Çiçekler açar renk renk koku koku tazecik. Üzerlerinde su tanecikleri kolyeleşir. Sabah güneşinin ebem kuşağında.
Meyveler tat tat oluşur havenklerde(*) kış hazırlığı içindedir her canlı güle oynaya.
Son yağmurlarla arınmış burnu sümüklü üzümler, içinden hayat iksirleri sızan incirler, olgunluğunu haber vermek için hafifce toklanmış(*) , yeşil sarı bürümcekler (*) içinde lal kırmızı morlar, bütün bu güzellikleri adım adım izleyen hovarda kuşlar, binbir böcek çoşkun armonilerle çığrışır dururlar.
Ah sonbahar ne güzeldir.
E. Aydın, 20Ağustos1980



Herşey geçmekte, bahar güz deme, yaz yazın güzü yaz. Durma deme yaz. Kafile gitti gezdi, döndü.
E. Aydın, 31Ekim1948

O yolculukta bizi büfeye soktular. Gafil avladılar, zayıf buldular ve üzerimize iftiralar yağdırıyorlar
E. Aydın, 3Kasım1948

    Bugün dostlara mektuplar attım. Gönlümü, arzularımı, kafa dağıttım. İşlerim bulanık, iki adım ilerim karanlık, önüme gelene yalvarıyor. İşimi takip için söz alıyorum.
    Günler geçmekte ve ben (*) olmaktayım. Şimdi ne yazıp ne diyeyim. Gönlüm deli, arzum deli, şansım deli, delleniyoruz bakalım ne olur.
E. Aydın, 1Kasım1948

    Bu ömür, bu üzüntülü ve ölümlü kalımlı dünya. Senin neşen için ağlayayım, ümitleneyim, gözyaşıma yazık değil mi. Sende sıranı beklemiyor musun? İşte bugün yaş 30, yarın 40, elli, yetmiş ve böyle ömür erimiş olacak, sen şekli şemalini bulacaksın, toprak olacaksın. Unutma arkadaş bu iki kere iki demektir.
    24Mart1949, babamın yani benim dünyaya gelişim ve yaşayış istikbal yapışıma vesile olan o bir günlerimi bana bağışlıyor. İnsan yetmiş yaşında hayata gözlerini yumduğu tarihtir. Teli aldım, önce pek kararsız dalgın dalgın evden çıkıp, kendimi yağmura terk ettim, yürüdüm yürüdüm, yollar bitinceye kadar yürüdüm. Islandım ağlayıp ağlayıp geri döndüm. Şimdi oturdum yazıyorum, gözlerimi gönlümü oğuşturuyorum. Baba senin için sana yapamadığım yardım için üzüntülü, sıkıntılı ve ölgünüm.
    Ne saçmalayacağımı ne diyeceğimi bilemiyorum. Başa gelen çekilir. Her insan doğar ve ölür, bu dünya kimseye yar olmaz ki!
E. Aydın, 24Mart1949

Sabuha
    Sevgili defter seni babamın ölümü ile unutmuştum. 24Mart1949 işte iki sene sonra yine açıyorum ve sana biraz zehir akıtacağım. Babam öldü, şu menfur Salı günü bende öldüm, öldüm sayılır. Zira bu kadının evi karartması da ölmektir. Eğer ben bu mücadeleyi kazanırsam, tabip beni yaşatırsa mumya yapar da yağlı karakız yinede çürümek benim içindir. Ey ulu tanrı ben meğer ne büyük kusurlar işlemişim, ne taksiratım varmış meğer.
    Yaşamak ah ne tatlı, üzüntümüz kuşlar gibi, böcekler gibi. Bugün karım beni bırakmak istiyor, öldü, dertli diye. Anam beni doğuran kadın, zavallı kardeşim, dertli, kimsesiz, kardeşim yanıma sığınak, onlara ben bakıyorum diye onlar, o gönülleri zengin kendileri fakir kimseler için. Ben onları karıma köle yaptım, taptırdım. Ben yuvamı, put karımı mukaddes bir şey gibi sevdim, her geçen gün daha çok daha fazla. O da beni her geçen gün daha çok unuttu ve şimdi lütfen vermekte olduğu selamı kesiyor. Bu çok hazin konuda bu zavallıdan yumruğu yiyen ve ölen maktulum.
    Kadın için bu cüret sayılır ve Tanrının erkek diye ortaya diktiği ben böyle cesur olamadığımdan yine üzgün ve ölgünüm.
Allahım sen büyüksün, çok büyük. Bunu bilmek, söylemek hüner değil, onu da bilirim. Sana (*) bulanlar ölenler midir? Her müşteki yenmek ve kullarına yardım etmek. Bilmemki ne dersin. İşte yine bütün develerini yitirmiş bir bedevi kadar karşında acz içindeyim.
E. Aydın, 6Mart1951

    Ben yine çekmekteyim. Sevgi insanı küçültüyor iğnenin (*) geçiyor.
    Hel iftiralar, insanı hayatından geçiriyor ve öyle üzüntüler veriyor ki, yaram çok derin.
    1 Annem zavallı kadın, ihya edilmek ister. Vazifedir, haktır, tehkir görüyor, sevilmiyor.
    2 Babam için mevlüt bile okutmak imkansız. Cuma namazları bile bu aşk sahnesinde gavur oluyor ve ben her biri bir ayrılma vesilesi olan şeyleri, sevgimin ünlüğüde sürüyor ve unutuyorum. Ama bileğim ve ben hayatın bütün ağırlığı ile seve seve boğuşuyor, el el, kızara bozara para temin ediyorum. Fakat yine ben en alçak adam oluyor, müsrif damgasını yiyorum ve bugün benim eşim bana benim param diyor. Benim param nerede, ne zekasız, görgüsüz diyor. Ve ben mütevekkil öldürüleceğim ve açlıktan düşeceğim günü bekliyorum.
    Yemeyeceğim, uyumayacağım bu temiz aşkımla öleceğim. Hayat acı olsun sigara daha acı dumanları ile içimi daha tatlı ve ferah yapıyor. Benim dostlarım, ben buna layık mıyım.?
E. Aydın, 11Nisan1951



b3-17

GÜNLÜKTEN
(2 ve 3 numaralı kaynaklar)

    1940'da Adana öğretmen okulundan mezun oldum. Ak soluğunuz rüzgar, deniz dalgalı yekem insana doğru...
Hüseyin Sevim için yazdığım özlü ayrıntılar verilmiştir. 1944 Kars lisesindeyim. Ayrıntıları Doğan'cığıma yazmıştım.
Öğretmen olarak göreve başladıktan sonra da, mekanikkolik olmuştum. Ütü, elektirik ocağı, bisiklet, motorsiklet, çamaşır makinası, buz dolabı, daha bilmem neler neler!!. Elimde düzensizliğe, sonra da yarım düzene ulaşıyordu..
Çalıştığım okullarda, iş bilgisi dersi kapsamında; model uçak kursları da açıyordum, lastik motor yerine, saat zemberek düzeni de kullanılabileceği düşüncesi kısa zamanda yaygınlaştı
    Düziçi köy enstitüsü, İvriz köy enstitüsü derken, 1950 sizlerle buluştum. Nihal hanım, Sadettin Çağlarca, Haşmet Akal, Hüseyin Sevim'le beraber çalıştık. Mersin lisesi Üniversite çaplı bir okuldu. Öğretmenler Prof. yeteneğindeydiler. Lisede sınıflar 20 kişiyi geçmezdi. Prof.'lerin anfileri vardı. Öğrenciler asistanlar gibi çalışkan, araştırıcı, katılımcı, bir verdiğinizi bin olarak geri verirlerdi. Unutmuyorum, sanat tarihine giriyordum. Ben sanat tarihini kuru bulur, sevmezdim. Kendime göre bir çıkar yol seçtim, öğrencilere kitap başlıklarıyla konuları dağıttım, kaynak kitaplarda gösterdim, bir yıl süreli ödevler haline getirdim. Onbeş günde bir hazırlıkları topluyor, güya kontrol edeceğim. Bir akşam, ertesi gün dersine gireceğim sınıfın ödevlerini okuyorum. Saat gece yarısını geçerken, Şen Pekak'ın ödevi üzerinde uyuya kalmışım. Suçüstü mahkemesi günlerce evde kurulu kalmıştı.
Tez işini öğrenciler çok sevmişti. Sene sonlarında ciltlettiriyor, kitap halinde yapıtların üretildiğini anımsarım. Aynı olgu resim dersleri içinde geçerliydi. Dünya çaplı ünlü sanatçıları, Ekolleri ödev olarak verir, o zaman bulabildiğimiz İngilizce ve Fransızca kaynaklardan çeviri yaparlar veya öğretmenlerin yardımıyla seve seve çözer, yıllık tez haline getirirler, dikkatle ciltlerlerdi. Sanıyorum okul kitaplığında örnekleri de vardır.
    İş Bilgisi derslerinde, mekaniği öne alır, model uçak, saat motorlu tepkili, yeni tip planörler (Kreasyon) denenceleri yaptırırdım.
    Her öğrenci cilt bilir, daha önce çizimini beğendirdikleri, iş kutusu albümleri, yine kendilerinin yaptığı alaca kağıt, ebru su kağıdıyla titizce kaplarlardı. Evlerdeki, zamanla yıpranmış nesneleri yeniden yaşama kavuştururlardı. Kendi yaptıkları motorlara iş gücü uygulamayı denerlerdi. Kulaklıklı elektriksiz radyolar yapar, pedagojik anlamda işin doyulmaz keyfine ulaşırlardı.
Ortaokuldaki öğrencilerim, lisede de benimle olmayı severlerdi. Anımsadığıma göre, liseden, Türk kuşu kamplarına yönlendirdiğim öğrenciler, yüksek ehliyet alıp amatör planörcü olarak dönmüşlerdir. Sayıları Yurt genelinde önemli yer tutar.
Mersin mahkemeleri, imza sahteciliğinde yeminli bilirkişi olarak çağırırdı. Kaligrafi üzerinde incelemelerim, yetmişli yıllarda uluslararası (parmak izleri değişmez midir, değişirse zamanlaması hangi peryotlarda olasıdır), teziyle ilgilenmeme neden olmuştu.
Mersin 5 Ocak anma gününde Haşmet Akal'ın sahnelediği, Tuncay Özgünel ve bizlerin katkısıyla, güzelliği anılara renk veren görkemli bir şöleni anımsatmadan geçemeyeceğim.
    Mersin'de, Kayseri pazarına aboneliğim, Saraç Mahmut amcaya kira borcum, öğretmenliği bırakıp, Müderrisoğlu Dershanesini kurmama neden olmuş. Para saymayı beceremediğim için, ticareti bırakıp, askeri darbe arkasında tekrar Osmaniye'de göreve başlamam gerekmiştir.
    Adana Erkek Lisesi'ne geldiğim zaman benden önceki derslere ücretli giren müdür ve yardımcıları on numaralarla doldurulmuş not defterleri verdiler. Öğrenciler yoklamağa gelmiyorlardı. Derslere girmiyorlardı. Program işlemek bir sorun oluyordu. İdare de onları destekler görünüyordu.
    Ankara Fransız Kültür Derneği'nden diyalar istedim. Boş olan fizik ve kimya laboratuvarlarında gösteriye başladım. Önceleri bir kısım öğrenciler nü seyretmeğe geldiler. Sonraları diğer sınıflar ve öğretmenler de konuğum oldular. Hanım öğretmenler ise beni idareye topluca şikayet ettiler. Çocukların ahlakını bozuyormuşum diye.! Öğretmenler kurulu toplandı, zorlu bir savunma yaptım. Genç öğretmenlerden Osman Karekök, Ali Kaya (Kılıç), hanım öğretmenlere karşı: "siz bu üniversiteleri nasıl bitirdiniz doğrusu şaştım" dedi.! Oy çokluğuyla aklandım. Diya gösterilerine de devam ettim. Geldiler, gördüler, zaman zaman da ekoller üzerine sorular yönelttiler. Barıştık.
    Fotoğrafçılık kolunu kurdum, sayıları yüzelliyi geçen amatör fotoğrafçı yetiştirdim, şimdi beş tanesi profesyonel çalışıyor. 1974'de Adana Erkek Lisesin'de emekli oldum.
    23 Yirmiüç sene sonra yine yazmak, içimi dökmek için defteri  açıyorum.
2Nisan1974

    Evden çıktım, kaçar gibi insanlara karıştım, sabahladım, okula geldim, sınıfı açtım, ders öncesindeyiz, çocuklar geldiler. Burayı seviyor ve benimsiyorum, rahat ve hayırlı geliyor.
(Editörün Notu: Ethem Aydın'ın burada bahsettiği okul Adana Erkek Lisesi'dir)
   
Dün bugün 54 sene yaşamış gözüküyorum defterde, hayret ne hayret.
5Nisan1974

    Dışarısı yağışlı, içerisi sakin, resim yapıyorum ama hayali oluyor.
Medeniyet tabiatı deforme etti aslında, güzel olan ne kaldı. Artık, anca hayal içinde yaşayacağız ve zor bulacağız.
Bir yıllık çıkarmak istiyoruz, onun çabası da caba.
9Nisan1974

    1929Nisan. Rıza bey örnek öğretmen, efendi öğretmen, Ermenekli, yanında Delil efendinin oğlu Hüseyin, sonra öğretmen Mahmut hocanın oğlu Aslan, Hali efendi kızı Şefika, Rodoslulardan biri, reji memurun kızı Fatma, doktorun oğlu Sadım (*)
E. Aydın

Buralarda yaşamak iyice zorlaştı. Dönmeyi düşünüyorum ve özlüyorum.
(Editörün Notu: O sırada Istanbul'da otururduk)
E. Aydın, 28Haziran1980

    Genel yaşam, zincirleme istekli veya şartlı yan yana gelişler zinciri ile oluşmuştur. Bu zincirin halkalarında basit yapıda elemanlar vardır. Belli şartlar altında kuralları var olan, akıl tarafından bilinmeyen kanuınlarla zorlanmakta oluşum ve gelişim sağlanmaktadır. H ile O herzaman su değildir, suyu oluşturmaz. C, S, Z, Na, Ca için de böyledir. Her hücreyi yapan maddeler geçit taşları bir başka dizidedir.
E. Aydın, 4Ağustos1980 Pazartesi

Kurulan büyük düzende usta vardır, aletler gereçler vardır.
Güneş hergün bir başka anlamda hergün bir başka görevde doğar, ısıtır, ışıtır. Büyük canlılık, alış veriş başlar, rüzgar eser, yağmur yağar, şimşekler çakar, ani birşeylerin olmakta olduğunun kanıtıdır. Sel suları tozları sürükler, çukurları kapatır, kar lekeleri saklar. Hemen herşey bir başka şeylerin oluşumuna yardımcı olur. Ama bu oluşum, maddeden uzaklaşmadan, genel düzeni korur. Denebilirki ilahi sır gibidir.
E. Aydın, 6Ağustos1980 Çarşamba

    Tabiatta maddelerin korunması aklın yaklaşamadığı ve daha çok uzun kuşaklarda anlaşılamayan bir giz olarak kalacağa benziyor. Bir hücrede oluşacak değişiklikler gözlenebilse bile, tekrarlanması bir hayal gibidir.
    Kimyasal ve biyolojik olarak hücreyi tanıdığımız var sayılsa bile, hücreler topluluğu, bu topluluğun aralarında oluşan organik bağ,tanrının insanlardan sakladığı ve ebedi bir sır olarak kalacaktır.
E. Aydın, 11Ağustos1980 Pazartesi

    Canlı nedir, tarifi nasıl olacaktır? İçinde milyonlarca atom, nötron, pozitron, mezon'un saniyede ışık hızı ile dönüşleri bitmeyen bir canlılık yine bunların biribirlerinden uzaklaşmaları, yaklaşmaları, ayrılmaları yeni yeni canlılığın başlangıcı değil midir?
Toprak... kara toprak... herşeyin sonunda durağan olduğu toprağa cansız denebilir mi?
Yeşil yaprak, kırmızı, sarı, mor, mavi, beyaz çiçek, acı erik, tatlı üzüm, ondan olmuyor mu?
Bu gün bayram. Şeker bayramı. Olanları anlayabilirsen anla. Duyguları niteleyebilirsen nitele.
12Ağustos1980

    Müslümanlar bu bir ayı oruç  tuttular.Temiz olan 5 vakit namaz kılmış, başkalarının kesesinde gözü olmayan insanları aldatmayan, terazinin ölçüsüne saygılı, kazancı sınırlı, acaba kaç kişi var. İnsanları seven, onlara hizmeti iş bilen, fakiri gözeten, sokakları da evinin içi gibi temiz tutmağı amaçlayan kaç kişi var.
    Belli şartlar altında belli olaylar bir düzeliğini korur.
    Belli yükseklikte su 100 derecede kaynar. Atmosfer basınç altında bu kural değişik neticeler verir. Dünya, ısı, basınç, elektrik ortam, ortamdaki peryodik bağımlılıktan tohumu, ağacı, yumurtayı, yumurtadan canlıyı yapıyor. Ağacın canlının soy özellikleri, davranışları, ruhi şartları, nasıl bir çerçeveye konabilir.
    O halde insanda zeka unsuru niçin vardır. Hangi evrensel oluşumun ilk yapı taşlarıdır? Bir hayvan açlığı, üşümeği, ısınmağı, soy sürümünü karşılar, tehlikeleri önceden duymağa çalışır. Bir sivrisineği öldürmek onun şartlara göre değişen savunması nedeni ile zordur.
    Bu savunma düzeni neyi kanıtlıyor. Medeniyet yapısına taş koyan insanlar olümü bile bile çalışıyor, yoruluyor, yaşama sevinci var içlerinde. Neyi kanıtlıyor neye hizmet ediyorlar?
    Ölüm, son oluş bu kadar yakınken umursamadan yaşamak Kösem'in öyküsünden farklı mıdır acaba. Bizi böylesine hiç için şevklendiren ilahi güç nedir, ne istiyor, niçin hala deneyi sürdürüyor?
    Ölüm bir son mudur, yoksa bir başlangıç mıdır, ruzi mahşer var mıdır?
    Aklın ışığında bunu nitelemek için bir örnekten yürüyelim. İpek böceği tohumu soğuk bir ortam içinde istediği kadar saklanabilir. Ilıman bir ortamda tırtıl olur. Oburca yeşillik yiyerek büyür ama tohumun durağan özelliklerinden habersiz büyür. Kendine bir koza örer. İçinde saklanır. Serinlikte uzun süre kalabilir. Oradan bir kelebek çıkar. Tohumdan tırtıldan habersiz çiftleşir. Tohum verir ve ölür gider. Tırtılın dini inançları ve amaçları yoktur. Cenneti de ahireti de ortadadır. Ömrü kısa olan canlılar bir somut örneği sergilemiyor mu? Cennet cehennem bizim yaşamı kolay ve zevkli kılmak için uydurduğumuz boşlukta kalmış hayaller değil midir
    Diyeceğim şu ki: Cennet de cehennem de yaşamın içindedir. Ölüm, bir son'dur. Ama yeni bir oyun için dekorların sökülüp sahnenin boşalması gibi...
    Dekor konulduğu zaman, sahne ne kadar şatafatlı, görkemlidir. Sonsuz ışıltılar, kompozisyonlar, birbirlerine ilintileri bağımlılıkları bakımından girift anlaşılması, anlatımı zordur.
E. Aydın, 1980

    Bugün, daha doğrusu akşam içinden hafızamı yoklamak geldi. Fotoğraf albümünü çıkararak eski yollara doğru daldım.1333 yılında bir yaz ayı domates patlıcan biberin bahçemizde geliştiği bir mevsim, ablamın nişanı günlerinde idi.  Bahçede ablamla yanyana bir resmimizi buldum. Masum, boynu bükük, ezik, mutsuz duruyordum. Bugünkü gibi.
    İlkokul benim bilincimin biraz ötesinde, hatırladığım şeyler düşsüdür. Ortaokula başladığım zaman sanki ben bir başka kişi oluyorum. Çalışıyor, oynuyor, geniş düşünebiliyor, başarıyı seviyorum. İşte ikinci sınıftan bir kesit, Türkçe hocamız Abdullah Kamil bey, arkasında ben, hatırlayabildiklerim Mehmet, sonraları yüksek öğrenimini yaptı, bir kaç devre de mebus oldu. Niyazi Karaduman, Bilal Ali, Sulhi, Rahmi Baykal, Fethi Erdem, Dilaver Boya, Mehmet Gürtük, Seyit, Sinan Dölek, Turgut, en önde Ali Gür, Çömelekli Kemal, Mazhar Arıkan, Kadir Aslan, Süleyman Baykam, İhsan Bayhan.
    Sonra rasgele sıradan 1935 yıllarında, ben 14 yaşında imişim, sonra öğretmen olan yine Boynueğri'lerden Mırza bey'in nikasız karısından Dudu tezzeden ama çok hanım olan hanımefendi olan bir kadından olan Mehmet Öztürk'le çekilmiş ilkokul önlüklü bir resmim..... Elimde bir tomurcuk gül var... bahara yakın olacak...
    Bir diğeri Ceylan Aslan, Kadir Aslan, ben vardık.
    Bir de ortaokul resmimi buldum.
    Yıl 1938 sınıf mevcudu 30 civarında olacak. Türkçe hocamız Abdullah Kamil bey. Aman ne adamdı. O'nun öleceği hiç düşünülür mü idi. Bizi hayata bağlamak için çok şey bilirdi. Mut'lular mutlular. Yüzümün akı Mut'lular. Silifke'liler köprüye "göprü" diyen Silifke'liler derdi.... gözünü yumarak... sesine yumuşak bir ton vererek....
    Biz de galiba çalışırdık. Mazhar şiir yazar, ben de hatırı sayılır tasvirler yapardım. Hala ifadem iyidir. Hafızam zayıf, ama hayalim, emsalimden üstündür.Kelebekler baharın gelişini müjdeleyen mektup muştular.Gemsiz muhayile ile başlayan kurgular
Sınıf şöyle sıralanabilir: Ali Gür (Öğ), Çömelekli Durmuş (Ha), rahmetli Mazhar Arıkan (soru), Kadir Aslan (Av), Süleyman Baykal (Öğ), Ali ... (öğ), İhsan Beyhan (öğ), Mehmet Dölek, fansızca öğretmenimiz Mehmet bey'in oğlu Niyazi Karaduman (öğ), Gani ... (okumadı). Hacı yağları süzen, dini menkibeler okuyan yedi yol Cengi, hazreti Ali gibi. Ethem Aydın (öğ), Sulhi, Muzaffer'in kardeşi Rahmi Baykal (Dr), Fethi Erdem (Av), Mehmet Gürtürk (öğ), Dilaver Boya (öğ), Seyit ..., Sinan Dölek okumadı, Turgut (yakışıklı) (öğ), Vasfi (öğ), Mazhar mebus oldu adalet partiden, Mehmet Dölek mebus oldu. (Editörün notu: parantez içindeki harfler muhtemelen bu şahısların sonradan edindikleri mesleklerinin kısaltması olabilir)
    Zaman nasılda yürümüş. 1881980 141938 Tam 45 yıl 4 ay 18 gün önce. Bugün akpak olmuş saçlarım, kırışıp buruşmuş yüzüm, çift gözlük uyguladığım gözümle ben derinliği bellisiz zaman içinden gelerek sonu bilinmeyen atiye doğru seyahat etmekteyim. İyi yolculuklar dostum....
    Hergün güneşler doğmuş, güneşler batmış. İçimizde bir umut bin umut olmuş menaten(*) soframızda. Hesaba oturunca daha iyi anlaşılıyor ne kadar hoyratca zamanı harcadığımız.
    Zamanki boyutsuz, zamanki biriktirilemez, yerinde ve taze taze değerlendirilmesi, iyi değerlendirilmesi şart.
E. Aydın, 19Ağustos1980


    İçimde bir hareket var. Yapmak, yapmak, bir şeyler yapmak istiyorum. Yaptıklarımı seviyorum. Ancak daha yeni daha geçerli şeyler arıyorum. Bütün bilinenleri kenara iterek, kararlı dengeye ulaşmış kuramları yok saymak, yepyeni, daha naturel, insan ve doğa yaşamına uygun düşen türler, işlevler bulmak aramak istiyorum. O denli, toplumun tabularını, varsayımlarını zorluyorumki, bana rahatça manyak anormal denebilir
    Düşünülerimi örneklemek gerekirse:
    Tanrıya inanıyorum. Ama bütün inananları riyakar buluyorum. Riya fikri ile tanrıyı bağdaştıranları horluyorum. Tanrı ile kullar arasında yaratılmağa çalışılan katı ve girift labirentlerin sözcülerine içerliyorum. Peygamber büyük insandır. Bu büyüklüğün topluma yansımasına yardımcı olmayan veya yanlış yansıtan ulemalara küfrediyorum.
    Hz. Muhammet, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, İsa, Musa ve bunlar gibi 100lercesi tanrının sesine kulak vermişler, insanlar arasında kardeşlik bağlarını söylemişler, dünyanın küçücük olduğunu görmüşler, ölümlü sayılı günler için kırıcı olmayı kınamışlar, sevgi sevgi diye bağırmışlar. Onlar gibi düşünüyorum, kendimi horlamıyorum yaratandan ötürü.
Peygamberlerin toplumlar için tavsiyeleri tam uygulama bulsaydı dünyamız cennet gibi olurdu. Bugünkü çekilen sıkıntılar, bunalımlar, inançta riyakar olanların tutumlarından kaynaklanıyor.
    İlim ve fenler de ayni durumda, ayni yanılgılarda. Saptırılmış hemen her güzel buluş amacından çok uzak yerlerde, olaylarda değerlendirilmiş.
    Tanrı aklı kendi özelliklerinden birisi olarak insanlara vermiş. Ama akılı kullanmak için çok karmaşık yollara sapmışız. Akıl bütün insanların özelliğidir. Herhangi bir dinle inançla bağımlı değildir. Temiz olmak için, hayırsever olmak için, zorda olanlara yardım etmek için, tüm insanlığı sevmek için müslüman olmağa gerek yok. Herhangi bir inanç gurubu içinde olmanın sadece bir seçenek olduğu, bu seçeneğin cemiyetleşmek için gerekli olduğu açık seçik belli değil midir !
    Hücreyi görüyorum, güneşi, havayı, özellikleriyle, etkileriyle tanımak evrenseldir. Etki ve tepkileri, şartlar içindeki değişgenliğindeki peryodik düzen bilimsel kuramsal değil midir?
    Öyle düşünüyorumki tanrı bazı insanlara inançlarından dolayı bir ayrıcalık tanımayacak kadar adildir.
E. Aydın, 23Ağustos1980 Cumartesi

    Kişiliğimde oluşan terslikler saymakla bitmez.
    Medeniyet toplumlara ne getirmiştir hep merak ederim. Görmek algılamak belli bir zaman birimi içinde oluşuyorsa, 1600 ya da 90 kilometre ile seyahat eden kişi veya canlının görme algılanma bakımından karı, hazım kurallarını düşünmeden mideyi doldurmaktan farkı nedir? Zamanı kazanmak yerine eldeki zaman birimini iyi değerlendirmek daha akıllı değil midir? Sonu bizce açık saçık belli olan yaşamı, süratle değiştirmek, geniş kavramlı sonuçta neyi ifade eder? Buhar kazanını, motoru, elektroniği, elektriği tanıyan insan bugün bir hercümerc içinde değil midir.
    Gidilecek yere çabuk gidiliyor, çabuk üretiliyor, çabuk haberleşiliyor ama neyi değiştiriyor. Birleşik kaplar örneği sayısız sorunlarda beraber gelişmiyor mu? Böylece hücre metabolizmasında yarın çaresi bulunmayacak yaralar açmıyor muyuz. Gündüz ışıkları herşeyi açık seçik aydınlatırken güzel dediğimiz gece boyu fena mıdır? Bize bu huzur vermiyor mu? Güneş veya gece devamlı olsaydı acaba yaşam olur mu, yaşamın tadı olur muydu?
E. Aydın, 23Ağustos1980 Cumartesi

Ölümü geciktirmek bencil bir mutluluk yaratır, ama bu mutluluk daha acı sonlara neden olabilir.
Ömrün uzaması hatta ölümsüzlüğe ulaşılması idealdir. Ama herhalde bugün uğruna öldüğümüz, ölmeğe söz verdiğimiz medeniyet canavarı yardımıyla olmayacaktır.
Sevginin, sükunetin, ılıklığın, temizliğin hergün daha da yittiği bir ortamda, hırlaşmalar artarak pisliğin seller gibi yayılarak, patlamalar daha büyük patlamalar zevk almağa devam ederken uzun ömrü, ölümsüzlüğü hayal etmek sefillik olur.
E. Aydın, 26Ağustos1980 Salı

    Özetlenirse, canlılığın oluşumunda öz olan su, hava dolayısıyla güneş, insafsızca uygarlık adına katledilmekte, fonksiyonları zayıflatılmaktadır.
    Hele gürültüler, uçak, motor, türlü patlamalar, yaşamı etkilemekte tehdit etmektedir. Böylece medeniyete uyum sağlayamıyor adapte olamıyorum.
    Demokrasiyi eleştiriyorum. 100 kişinin 99a üstünlüğü, bir yerde baskısı, doğru yolun genel ihtiyaçların sınırlanmasına programlanmasına ters düşüyor. Art niyetliler, anayasaları kendi amaçlarında zorlayarak bir takım anlaşılmaz içinden çıkılmaz labirentler oluşturuyor, sonra da o dehlizlere kendileri sığınıyorlar.
E. Aydın, 27Ağustos1980 Çarşamba

Güzel sanatlar birliği.
    Resim derneğinin 18Ağustos1980 tarihli yazısı nedeni ile hazırlanmıştır.
    Zamanımızın siyasileri gibi bir takım sanatçılar da kendilerine anlaşılmaz bir paye vermekteler. Sanat yapımına ambargo koymak istiyorlar. Leonardo galerisinin teklifi bende bu tepkiyi uyandırdı. Sonra İstanbul Taksim sanat galerisi, Ankara Güzel Sanatlar galerisi, İstanbul Kültür Sarayı niçin gurubumuza yer ayırmıyor. Oralarda sanat uğruna yapılmış nice cinayetlerin sergilendiğini görmedik mi?
    Sanatçı hassas kişidir. Bu tür davranışlardan duyarlıdır. Bahsettiğiniz galerilerde sergim oldu. Hem küçük hem de az gezilebilir, üyelerin temsil edilebilme şansları azalmış oluyor. Anlaşmış olduğunuz sergilere katılacağım. Tabi bu konuşmalar, Mehmet bey'le aramızda bir söyleşi niteliğindedir.
    1942 yılında Gazi Terbiye Enstitüsüne girdim. Refik Efekman , Cemal Bingöl, Malik Aksel, Suat Kemal Yetkin, Cevat Memduh Altun hocalardan 3 yıl ders aldım. Hayyam () Keskinok, Hasan Kavruk (*), sınıf arkadaşlarım idiler. Hüseyin Gezer'le çocukluktan beri sevişir konuşuruz tartışırız. Dahası 1945'ten 1977 yılına kadar liseler, öğretmen okulunda diplomalı sanat yetkilisi olarak görev yaptım. Bu arada Erman(*) İlal'yı(*) da tanımak imkan buldum.Mesleğimle ilgili neler buldumsa okudum. Biraz da boya yaladım.
    Bu öz geçmişe dayanarak asırlar boyu sanat sanat ve sanatın öyküsünü, gizlerini kendi çapımda, eldeki verelerden hareketle aradım durdum.
    Bulgularım gösteriyorki yaşam gücü olan, evrensel olan herşey gibi sanatın da bir göbek kolonu vardır. Göbek kolonsuz bir yaşam düşünemiyorum. Sanatın göbek kolonu, tabiattır, doğadır. Onu iyi tanımak, ondan çok uzaklaşmadan yorumlar yapmak doğaldır. Ancak sanatı izleyenleri, öz kaynak olan izleyicileri yanıltmadan eldeki vereleri yıkmadan yapılan çalışmalar ömürlü ölümsüz ve meda(*) üstüdür.
    Birkısım sanatçılar bu oyunu kuralsız oynuyorlar.
    Kendilerini lagüzel(*) ilan edecek düşünce ve yorumları labirentlere tıkamak istiyorlar. Siz de bunu üzülerek görüyorumki onaylamış gözüküyorsunuz
    Dünyanın her yanında sanat yapılmaktadır. Sanatçıyı gurup kararları ile bağlayamayız.
E. Aydın, 28Ağustos1980

    Şair gemsiz, hayalinin kanatlarında her yeri gezen herşeyi gören, gördüren, zamanı, ışık hızı ölçülerini aşan adamdır.
O, bir nefes, mazide bir nefes, atide ezelden ebede rahatça giden, 20 asır medeniyet bulgularını milyonlarca yıl önce aşmış, ayı, yıldızları, deniz diplerini, ölümü, ölümsüzlüğü görmüş, ince bir pırlanta madenin usta işçisidir yaşayan.
    O'nun gözünde çaresizlik; kapıyı çalacak kadar somut, önüne gelenleri saptayacak güçte aynalar, bir nefeste boşaltabilinen dünyalar, umuttan karın tokluğu ve bizi terketmeyen iyi dost yalnızlık..
    Şair masmavi gecelerden bürümcek(*) özlümüz, zaman içinde düşüncelerini eritir, ölümsüzlüğün çaprısını duyar, 1+ 1 = 1 de durumu simgeler.
E. Aydın, 30Ağustos1980

Bu yazıları ilk düşündüğümde, bir sıra hiç olmazsa olgular bağı kurmayı gönlümden geçirmiştim. Galiba olmuyor, olmayacak. Böyle bir dizinin rastgelelik karekteri oluyor. (*). O pınarlarki gelecek nesilleri berrak sularda beslerler, büyütürler.
1Eylül1980 Pazartesi

    Gerek özel gerekse kamu kesiminde kadını sıradan bir çalışan ve işgücü de üreten varlık olarak düşünemedim. Onu bizden farklı daima kadın, sevgili, oynaş olarak gördüm. Gerçi platonik olmak hemcinsi diri ve konusuna yatkın tutar. Yaşamı yorulmağa değer kılar.
    Bir Karacaoğlan'ı iten doyumsuz aşk, Mevlana 'nın erişmek istediği yüksek hayal varlığı, Leonardo, Mikelanj, Lutrek(*), Goya, Dantey, Betofen, Şubert, List hep ayni ideal duygularla büyük oldular. Ölmezliğe ulaştılar.
    Venüs bir ideal, konusu kadın olan bir hayal ürünüdür. Mona Lisa da aynı şekilde var sayılan bir varlıktır.
    Kadına doğurgan olduğu, besleyici, büyütücü, ana olduğu için bir üstünlük dokunulmazlık toplumumuzda yerleşmiştir. Ancak sınırını tayin etmek bize bırakılmıştır.
    Koskoca Sultan Selim, şirler pençeyi kahrımdan alurken(*) berzen(*) beni bir gözleri ahuya zebun etti felek demiştir.
Yunus söylemiş, Veysel söylemiş, Nedim methiyeler yazmış Aşk, doğurgan ve özlü bir itici güçtür. Aşk olmadan meşk olmaz. Aşkın bittiği yerde kanımca hayat son bulur.
    Bütün bu örneklerle kendimi hayatla dopdolu buluyorum. Ama, iyi kanalize edilmemiş bir doluluk.
E. Aydın, 1Eylül1980 Pazartesi

Bir deneme
Tahta kurusu ile el ense.
    Elinde valizi 9 sularında otelde tek kişilik odasının anahtarını çevirdi, kapıyı açtı.
    Tecrübeli burnuyla havayı kokladı. Evet %20 ayak kokusu, %30 rutubet, %15 dün bir hacının içerde yattığını anlatan gül yağı, %10 namazlık için duvara asılmış geyik derisi kokusu, %17 yakından geçen lağım borusundan gelen alışılmış koku, %9 garip  burdan seçemediği ama bütün vücudun hemen hatırlayarak kaşıntı duygusu uyandıran ve cinsine seçmeye saptamaya yardımcı olduğu tahta kurusunun o değişmez ağız kokuların % dengesini hiçe saydıran kokusu dostumuzun huzurunu bozmuş, dinlenme umutlarını alt üst etmişti.
    Bir kurmay tafrası ile bu tek sevilmeyene karşı yatağı odanın ortasına kaydırdı. Duvarlardan aralık aldı. Minderin, yorganın, yastığın yuva için uygun yerlerini inceden inceye araştırdı. Bu koku tahlilinde yanılmış olmanın iç rahatlığı ile yatağa uzandı. Derin bir uykuya daldı. Ne kadar zaman geçtiği bilinmez. Boyun kısmında tatlı bir kaşıntıyla uyandı. Elini ani bir hareketle boynuna götürdü. Dolgunca yarım kalan bir yuvarlağın üzerine ulaştı. Bastırarak taciz eden şeyin cinsini bulmağı düşündü.  Eline ılık bir sıvının bulaşması ile burnuna sevgili dostun kokusunun ulaşması bir oldu. İşte dünyası burada bitmiş gibi üzüldü. Ama insan olmanın verdiği üstünlük inancı ile hemen ayağa kalktı, elektriği yaktı. Yeni şeytani planlar düşünmeye başladı. Sessizce kapıyı açtı. Helaları bir bir dolaştı. Muslukların önüne konan konserve kutularından 4 tane aldı. İçlerini yarıya kadar su ile doldurarak savaş meydanına döndü.
    Karyolanın ayaklarını bu kutuların içine yerleştirdi. Bulduğu fikirden mağrur, tekrar minderin yastığın kıyı köşesini araştırdı. Çevirme hareketi ile bir kısım sersemleşmiş böceği öldürdü. Ve elektriği söndürüp yattı. Rüyaları olan bir uykuya daldı.
Aman bu ne? Şimdi de ayakları, kolları içten içe kaşınıyordu. Önce olamaz dedi. Biraz kendini dinledi. Onları çok iyi tanıyordu. Kalktı elektriği  yaktı. O karşıt kuvvetlerin beyaz çarşaf üzerinde ordugah kurmuş olduklarını gördü. Bozulmuştu. Nasıl ve nereden bu kadar canlının yatağına izinsiz geldiğini düşünmek için lambayı söndürmeden yatağa uzandı. Gözlerini tavana dikti. Ne görsün. Elektrik kordonuna doğru takım adımları ile ilerleyen, geri manevralar yapan paraşüt birlikleri açık seçik karşısında idi. Ve salondaki saat sabahın yedisini vuruyor, dostumuza bu seferki savaşın bittiğini müjdeliyordu.
    Tahtakurusu deyip geçmeyelim. Daha yıllarca ondan öğreneceğimiz şeyler olacağını unutmayalım
E. Aydın, 3Eylül1980 Çarşamba

    Akıllı insan dostlarım, siz bir sineği veya sivrisineği öldürmeğe çalıştınız mı? Önce karasinekten dem vuralım. Onun vücudumuzun en duyarlı en duyarlı yerlerine konuşunu  bir kenara itiniz..  Sineği gördünüz, aklınızı kullandınız, nereye konduğunu, ne tarafa uçması mümkün hesapladınız, uçuş hızını da iyi hesapladınız, ve duruma en uygun elinizi bütün dikkatinizle, gizlilik içinde, yavaş yavaş, kullanır menzile doğru taşıdınız. Hücum. Ama netice genellikle boş olur.
    Harekette kusurunuz olmamıştır ama sinek hem çok rahat duyarlı yerlerinizde dolaşmış, ayni anda niyetinizi de anlamıştır. Çok yönlü planınıza kontra plan uygulamıştır. Sinek hayasızdır, akılsızdır, bir düzedir denir. Ama el hak yanlıştır.
E. Aydın, 3Eylül1980 Çarşamba

    Hele sivrisinek ne orjinal ne terbiye değeri yüksek oyunlar sergiler. Genellikle loş veya karanlık ortamı bekler. Önce bulunduğu yerden zikzaklı bir uçuşla elverişli indirim bölgelerini keşfeder. Işığın az, direkt hareketlere ters gelecek av sahasına daha yakın bir konaklama bölgesine sokulur, yatar ve bekler. Uyku halinin koyulaşmasını özel araçları ile iskandil eder. Olumlu sonuçlar üzerine, havalanır ve daha önceden planladığı sömürü alanına, tatlı, çok alçaktan uçarak ulaşır. İnce ve tiz bir sesle uyku hali derinliğini önceden kontrol eder. Ani bir baskında ilk sığınak yerini önceden dikkat ve özenti ile seçer. Artık sondaj başlayabilir. Enerji bölgelerini en hassas elektrofizik, şimik, piskolojik, sosyolojik, sempatik, manyetik, daha insanoğlunun hatırına bile gelmemiş bilim dallarının uygulaması ile harita haline getirmiştir. Diyelimki bu bir insanoğludur. İlk sondaj başlarken uyandı ve harekete karşılık verdi. Hap ilk....
E. Aydın, 4Eylül1980

    Günler geçiyor, herşey bir öncekinin gölgesinde füluğlaşıyor. Yarın yarın derken bugün elden gidiyor. Seneler sararmış takvim yaprakları gibi bir önceki günü örterek yığılıyor deste deste... kapalı kitap oluyor.
    Sayfaları karıştırdığınız zaman geçmiş günleri görüyor, onlarla gelecek zamanı yine harcamış oluyorsunuz.
Anı yaşamak ne kadar hayal oluyor. Olaylar zincirine hep arkasından seyretmek ne kadar hazin oluyor.!
Sabahlar oluyor, insanlar uyanıyor, dopdolu bir günün özlemi içinde. Ama günler işler hep birbirinin benzeri şeyler. Bir sağa bir sola ama devamlı ayni yola gidiyor. Bazen kararlı, bazen kararsız çalkalanıp duruyor, susuz deniz misali.
Dünyaya gelinmiş 10Ey1980 Çar habersiz yaşanıyor, anlamsız, ölünüyor, nedensiz. Bu evrende bir anlam olmalı, sebepsizlikler silinmeli. Aksi halde çarpım cetveli niçin var, niçin kullanıyoruz. 2 x 2 = 4 etse de 5 etse de neyi değiştiriyor.
E. Aydın, 10Eylül1980

    Dün orada kaldı. Sabah evden çıkarken bir program yapmıştım. Temeli hayale kurulu. Üzerine yaldızlı köşaneler(*) yapmıştım. Gittim geldim. Hakikatların kuru yüzünü seyrettim ve bir beşyüz lira kazanmak için ikinci hamlemi yaptım. Para kazanamadım ama gönül kazandım. Eve döndüm. Tamamen günlük mide işlerine daldım gittim.
    (Editörün Notu: Öğrenciliğimim geçtiği Istanbul KocaMustafaPaşa'daki evimize yakın bir dükkanda babam resim çalışıyordu. Bir tablosunu 500 liraya satın almak üzere olan bir şahısa, tabloyu ücretsiz hediye etmişti. Yukardaki satırlar bu olayı anlatıyor olmalı.)
    Gece oldu uyudum uyandım. Daha hafif, daha gerçekçi bir programla güne başladım. Mekanik bir konuda bir küçük başarı ve onun detayları ile ayaktayım. Küçük başarılar bile yaşam hızı veriyor insana. Zaten yaşam bir cıvıltı, bir mutlu kıpırtı değil midir?
Yaygın din kurucuları, filozoflar, devlet kuranlar, icat edenler, hemen hepsi mutlu bir kıpırtı içinde gelip gitmediler mi?
İçimden resim yapmak gelmiyor. Neyin halka dönük, neyin ölmez sanat olduğunu, benim neyi yapabildiğimi bilemiyorum. Sanatta bir kargaşa karmaşa çıkmazında çalkalanıyor.
E. Aydın, 11Eylül1980

(Editörün Notu: Aşağıdaki satırlar Türk Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyduğu günlerde yazılmıştır.)
    Bugün pazartesi. Galiba, cumhuriyetin o canlar pahasına kazanılmış, yüksek ideallerle var edilmeğe çalışılmış, uygarlığın matlaşmağa başladığı, ferini yitirmeğe yöneldiği, bir devre sonunu geride bırakarak, daha mutlu günlere yönelmenin umuduna kavuşuyoruz bugün.
    İnsan haysiyeti, meslek aşkı, namus, büyük küçük sevgisi gibi sözcüklerin anlamını yitirdiği bir çağ belkide son buluyor. Böylece bir ulus, bir asil soy, geleneksel özüne ulaşma yoluna girecek. Bu ülke 1950 lerle aşlayan borç alma, borç yeme, yatırımdan uzak harcamalarla, kapütülasyonlardan daha ağır olan bu günlere getirilmiştir.
    1950 lerde atılan adımlar, yapılan hamleler, büyük ve gerekli şeyler vardır(*). Ancak siyaset, tekrar seçilmek, iktidardan gitmemek hırsları, oy potansiyelini kabarık tutmayı, ülke ve devlet yararından üstün tutma hastalığı devleti zaafa itti, işlerliğini yitirtti.
    Bugün borçlara borç katan, imalatı(*) soysuzlaşmış, vatandaştan vergisini toplayamayan, kaporta(*) sanayii ve fazi hadlerinin, kar hadlerinden yüksek ve cazip kılındığı, çalışmanın alın teriyle kazanmanın horlandığı, sokakların Teksas'a dönderildiği, isteyenin istediğini rahatça öldürmesinin, malını gasp etmesinin sadece isteğe bağlı duruma getirildiği bugüne getirilmiştir.
Evren bu kadar kargaşanın, yılların birikimi ters gidişlerin altından çıkabilir, üstesinden gelebilirse ikinci bir Atatürk olarak tarihe geçecektir.. Haydi dostum yolun açık olsun iyi yolculuklar.
E. Aydın, 13Eylül1980 Cumartesi

    Günler... birbirinin benzeri günler. Mekanik bir düzendeki dişliler misali geçiyor. Şartlandırılma tek yön. Geri dönmesi önlenmiş. Kurulu düzenden az az harcayarak akıp geçiyor.
    Dünden ne bulduk, yarından neyi bekliyoruz. Yanıt ne olursa olsun umutlar... umutlar... Tabanı yere bassa da basmasa da peşindeyiz! Sağlığımıza varlığımıza binlerce şükür diyor, binlerce yılın insanının yaptığını yapıyor, yaşadığını yaşıyoruz.
E. Aydın, 19Eylül1980

    Hücrede saklı olan gizi insanoğlu birgün bulabilecek mi.? Binlerce senedir cins cins, tür tür, sınıf sınıfın özelliklerini hücreden olguna sürdürüp gidiyor. Hücre, çekirdek, genler, kromozomlar tanınıyor. Bu kadar küçük ama o denli büyük anlaşılmaz bir yapı. Karşımızda kırmızı ışık yanıyor. Hatta dur işareti var.
    İhtiras, merak beni zorluyor. Karpuzu ağaca, danayı bana, kediyi sana karıştırarak yeni şeyler yapmak istiyorum. Düşünen, uçan, parçalayan boğalar. Tam anlamıyla gerçekler curcunası. İşte sonsuzu tanrıyı düşündüren bu olsa gerek.
E. Aydın, 20Eylül1980 Cumartesi

    Dünyaya ay, merih, utarit, zühal ve sayısı bilinmeyen toprak parçaları, boşlukta kendi kuralları içinde dönüyorlar. Durmuyorlar, dönüyorlar! Görülmez ellerle biribirlerine tutunarak, biribirlerini kollayarak dönüyorlar. Dönüşler zaman birimi içinde ölçülebilecek kadar düzenli. En çok ve en iyi dünyamızı tanıyorum. Üzerinde yaşadığımız için. Dünya eğik bir eksen üzerinde dönüyor, geceler gündüzler, mevsimler oluşuyor, sıcak, soğuk, yağış, aşağı yukarı peryodik bir düzen gösteriyor. Fırtına, şimşek, yıldırım, yağış, yerinde ve oluşumun gerekçeleri. Hücreler hücreler, yaşam kompozisyonları, canlıya hayat veren su, hava.
E. Aydın, 22Eylül1980

    Dün Adana (*) (*) (*) ses çıktı. Adana'daki ev boşalıyormuş. Eh bu da bizim için epeyce önemli idi. Gerçi çok geç oldu ama bizim hatamız yüzünden denebilir.
    Şimdi taşınma meyline girdik. Artık Adana için planlar programlar yapmamız gerekecek. Yeni bir dönem başlatacağız. Bonne(*)  voyaye(*). Arabanın muayenesi bitti. Eşyalar için birşeyler yapacağız. (Editörün Notu: O sırada 1974 model krem rengi bir Anadol arabamız vardı, 01EZ466. Ben fakülteyi bitirmiştim. Artık Istanbul'dan, Adana'daki evimize taşınmak için kamyon tutacaktık.)
E. Aydın, 30Eylül1980 Salı

1Ekim1980'de maaşı aldım. 46,351,082 TL. Bu ay 15 lira çekersen de(*) oluyor.  Araba ile görüştüm. 30 ila 33 bin lira tutuyor.. Şimdi araba bakımda oluyor.
E. Aydın, 3Ekim1980

Güneş yeni doğdu. Mevsim ılık. İçimde bir burukluk bir tedirginlik var. Genellikle ne yapacağını bilmeyen insanların havası ruhiyatı içinde. Adana 'ya gitmemiz sabitleşti artık. 13Ekim Pazartesi günü için düşünüyoruz. Başkaca bir mani ile karşılaşmazsak.
E. Aydın, 8Ekim1980 Çarşamba

(Editörün Notu: Aşağıdaki satırlar Mithatpaşa mh. 9 sk. N:5 teki 2 katlı bahçeli evimize taşındıktan sonra yazılmıştır. Bu ev, babamın vefatından hemen sonra annem tarafından satılmıştır. Aşağıda bahsi geçen, Kurtuluş mh. 19 sk. N:48'deki 2 dükkandan birisi gelecekte Aydın Sanat evi olacaktır.)

    Bu gün 8Ekim1981. Yani 3 ay 20 gün önce Adana'ya taşınmamış günleri sayıyorduk. Şimdi burada kendi evimizin alt katında salonda oturuyor, yukarı kata taşınacağımız günleri düşlüyoruz.
    Dükkanın biri boşaldı. Şimdi ben geçici olarak orada oturuyor, resim yapıyorum. Okuyorum ve yazıyorum. Bugün bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Tabi zaman zaman yavaşlıyor. Hatta biraz önce Hürriyet gazetesine ilan vermeğe gittim, hiç şemsiye açmadım. Belediyeye uğradım Atatürk fotoğrafları sergisini gezdim. Hafif başlamıştı. Yürüdüm. Dükkana geldim. Hızlandı hızlandı.. yağıyor. Emektar Anadol da benimle beraber. Yamur biraz hafiflese yakınımızdaki mühendisler derneğine gideceğim
E. Aydın, 28Ocak1981

    İşte şubat geldi. Cüce şubat. Ama tabi kış devam ediyor.Üzerine huzurum da yok. Hemen her saat evde takışıyoruz yok sebeplerden. Hava günlük güneşlik. Gel görki kafam karışık. Hiç mi güler yüz tatlıdil içinde olamayacağız. Bu ne yazgıdır böyle. İçimde iyilik, samimiyet, özveri dolu, aktaramıyorum başkalarına. Birikim tortu oluyor gönlümde.Bu kadar insancıl olan ben, böyle mi olmalıyım?
    Sanatçıyım, okur yazarım. Gel gör ki, yapamıyor, yazamıyor, okuyamıyorum. Evimde sokakta kimsesiz gibiyim.
Fedakar, oldukça akıllı, zeki bir kadınla evliyim. Savaşkan, daima gergin veya öyle gözükmeyi doğru sayan bir yapısı var. Bağırır, çağırır, olmayacak, hiçbir zaman söylenmemesi gereken şeyleri rahatça seçip konuşur, kırara, döker, gönülleri karartır. Ama kendisi bunlardan habersiz gibi yaşar, çalışır. En ağır hizmetlere koşar. Karşılık konuşmaları duymamış gibi vazife bildiği ağır işlere dalar gider
    Basit çıkarlar, kişisel hesaplar, aile mutluluğumuzu gölgeler durur.
Ilık aile atmosferimiz, allak bullak, kalın atmosfer olayları ile, güneşsiz, soğuk ve tatsız olur durur.
Kişi olarak yapabileceğim gayretler hemen her zaman umutsuzluk karanlığına gömülür.
Akraba, yakınlar artık bizi yok sayıyorlar. Onların candan yakınlığı, içten davranışları ancak ve ancak yuvaya huzursuzluk getiriyor.
    Çocuklarımız da bu yörünge içinde belki tarafsız, bu atmosferin baskısında sıkışmış ve dağılmaya hazırlar. Sevgilerini ilksel bir alışkanlıktan öteye götüremiyorlar.
E. Aydın, 3Şubat1981 Pazar

    Yine pazar oldu. Ama ayni zamanda bir hafta sonraki pazar. Hafta içinde bir şeylerle uğraştım. İstekle birkaç saat söküp taktım. Gönlümce sayılan işlerle uğraştım. Resim hariç. Benim babam ayni zamanda saat tamircisi idi. O'ndan öğrendiklerimi 1950lerden beri zaman zaman ortaya koymaya çalıştım. O zamanlardan, şimdi yine söküp takma işini seviyorum. Şu anda önümde bir dizi saat bozuk. Onları elden geçirmeği düşünüyorum. Hayırlısı Allah'tan.
E. Aydın, 7Şubat1981 Pazar

(Editörün Notu: Askerliğimi bitirmiş, Istanbul'a ağbimi ziyarete gitmiştim. Muayenehane açmak için Adana 'ya dönüyordum. Bu tarihlerde babam, emekli maaşını eve bırakıyor, dışarda yemek yiyor, eve sadece gece yatmak için gidiiyordu).
   
Bugün güneş doyasıya var. Isı tatlı. Herkes sokakta. Murat saat 14 te Varan'la Istanbul'dan geldi. O'nu garajdan aldım. Dükkan henüz tutulmadı. Bekliyoruz.
    Kahveci çocuk gene gelip gidiyor. Biz vermiyoruz.
    Dün Sürmeli'den 10.000 lira aldım. Mart'ta ödenmek üzere. Bakalım sözümde durabilecek miyim. Görünürde hiç kaynak yok. Umudumuz icara kaldı.
    Artık Murat için bir iş bulmamız gerekiyor. Eğer bir sebep olurda bütçe ilave getirse, ki çok ihtiyaç var. Ben resim yapamıyorum. Fakat umutsuz değilim. Çalışmalarım değişik. Genellikle saat üzerinde duruyorum. Birkaç kuruş katkı beni sevindiriyor. Maaş bir şey ifade etmiyor.
E. Aydın, 9ŞubatSalı

    Dünya, yaşam, değişimler, hücrelerden hücre düzenlerine giren yeni etkenler ve yeni oluşumlar zinciridir.
    Dişi hücre bünyesine bir sperma alıyor, hemen her şey yeni yönlerde gelişiyor. Bir canlı türü var oluyor. Sonra hareket duruyor. Hücrelerde yine başkalaşımlar, yeniden yoğrulmalar ve değişimler... Ancak ruhsal yapı, varlığın bir belirgin (*) ifadesi midir, yenilenmiyor mu? Sabit ve muayen midir? Muayen oluşu neye bağlıdır? Kuralları nedir?
    Anne bir tarladır. Topraktır. Bu toprağa atılan tohum iriufak, sağlıklısağlıksız beslenir. Büyür. Gen olarak, baba özelliklerini taşır ve korur. Topraktan sebep değişimler gen özelliği taşımazlar. Nesiller arasında kaybolurlar. Aşı gibi, gübre gibi, bakım faktörleri gibi.
(Editörün Notu: Babamın bu düşüncesini bugüne kadar bilmiyordum, bu eseri hazırladığım sırada öğrendim. Bu hipotez Bakara suresi 223.üncü ayet ile desteklenmektedir.)
E. Aydın, 13Şubat1981 Cuma

    Geçen kış hava soğuk, karlı. Ben bir mahzen gibi yerde, bazen tüp, bazen elektrik yardımıyla oturur, resim yapar, mektup yazar, okur, sigara içerdim. Üstüste çaycı da gelir giderdi. Camlar havasızlıktan, dumandan buğulanır, gelen giden olursa bazen güncel olaylardan, bazen sanattan, bazen edepten(*) bahsederdik. Öğle sonları kahveye gider, tavla oynar, yener yeniliriz. Genellikle yeniliriz üzülürüz akşamı bulmadan. Televizyon, radyo ve yatma zamanı.
    Istanbul'da bir zaman kesimi, bazı günler, çoğunlukla sergilere, dostlara uğrar, yürüyerek eve dönerdim. Değişen yok. Şimdi dükkana geliyorum. Hava soğuk ama korkunç değil. Sigara sigara.... (*)
E. Aydın, 17Şubat1981

GÜNÜ DEĞERLENDİRMEK
    Yıl 1985 Haziran, Mut'un Karaca oğlan şenliklerine gitmek üzere sabah 05'te garajlardayım, otobüsü bekliyorum. Çay bahçesi oturup kalkan, bavullu, sepetli, çıkıllı insanlarla dolu. Orada bir iskemlede de ben varım, acı çayımı sandalye pahasına yudumluyorum. Olayların içinden yazıyorum. Hayat... İnsanlar cıvıl cıvıl, sağlıklı, hasta, sorunlu, sorunsuz insanlar, insancıklar. Garaj kahvelerinde, bir bardak çayda yollarını gözetirler. Oto garajlarında 24 saat hayat var. Zaman alınır, zaman verilir, gece geceye, gün güne ulanır gider. Yurdumun sıcak, candan yüreği orada çarpar.
    Otobüsler gelir Van'dan, Erzurum'dan, Kars' tan, otobüsler gider Edirne'ye, İstanbul'a, İzmir'e, Edirne'ye.
Umutlar, beklentiler, hesaplar bazen tutan bazen tutmayan hesaplar. Güneş doğmuş yine batacak ve herkes seçtiği yolda olacak.
Taksiler sırada, seyyar satıcılar, simitçiler, ayakkabı boyacıları, çığırtkanlar bir ekmek parasına olandan çok vazife başında, nöbette olmanın gururu içindeler.
    Otobüsümüzün beklentili hareket saati geldi, yollardayız. Güneş, ay ve ötesi, su, toprak, yaprak ve ötesi, biz, siz ve ötesi.
İki bilinmeyenli denklemdir hayat. Sonu sıfır ve ötesi, güneş doğsa, ay batsa ve ötesi, ağaç büyüse, gül açsa ve ötesi, ben seni bulsam ve ötesi, günü gördü, doğdu, ayı gördü battı. Ayşe kız çamura battı ve ötesi. Doğal biçimlerin, sanatsal biçimlere dönüştürülmesi için çok emekler ve fırınlar dolusu ekmek gerekiyor. Mükemmele nasıl olsa ulaşamayacağımızın bilincinde istediğimizce yazmakta fayda vardır.
    Mut'ta şenlikleri izlerken; Zaman, (o) üstüdür, (o) altıdır zaman. Ozan zamanda gezendir, artıksız, eksiksiz. Zaman zamanın içinde onun içinde duman olmuş bir kişi elinde sazı, teller, tellerde ses tınlar, tınlar. Aşk olur perde perde, ağaçlara, dağlara, güzellere.
İçten bir deyiş akar, pınarlar kadar duru. Gözler görür, gönül sever, eller elleri bulur, duyguda insanlar, insancıklar, dünleri arar yarınlarda. Kum tanelerine harç konur. Davul vurur güm güm, sesler gelir Mut'lulardan, mutlu mutlu. Zaman içinde zaman kımıldar, Karacaoğlan gelir, 100 yılların ötesinden, ozanların sesinde, dizesinde, sazında. Bir ezgi sunulur, içli içtenli, gönüller duymaya açık, 1 yaştan 80 yaşa, 100 yaşa selam. Zaman ılkımını almış kımıldar, yavaş yavaş.
E. Aydın, Haziran1985

    24Ağustos1985 Akşam. Çantam gider ben giderim. Isparta'da buluştuk. Saat 18.30 öğretmen evine yerleştim. Bütün geçenleri bir bir gözümün önünden süzüyorum. Ne kadar hızlı yaşanmış bir zaman. Tanrı fakirin eşeğini yitirtir, sonra buldurup sevindirirmiş. Olay Beyşehir'den Isparta'ya gelirken, Eğridir'de olmuştu. Ben indim, çantam yola devam etti, telefonlar, şunlar, bunlar, Isparta'ya gidişler, Konya'ya dönüşler. Özkaymak yazıhanesinden, Isparta emanetinde olduğunu öğrenmiş, yola çıkış ve 24Ağustos1985.
    Sene 1986 Van'a gidiyorum. Biletim Van'a. Adana'dan hareket ettik. Saat 10'a 10 var, 12 numarada oturuyorum. Hava sıcak mı sıcak, sanki kalorifer yanıyor. Galiba arabada bir şey var. Müzik de tuzu biberi idi. Uzun bitmeyen acıklı, drama bir arabesk kaset. Bütün çabama, ikazıma rağmen onu söndürtemedim. Silifke'den, Gülnar'dan çocuklu öğretmenler, Van'a haftalık bir kursa gidiyorlar. Sabah serinliğinde Diyarbakır garında, hela ve yiyecek bir şeyler arıyorum. Halk sefil, yerlere serilmiş, sabah mahmurluğunu yaşıyor. Bazı turistler de ortalıkta öbek öbek dolaşıyor, onlarda benim gibi aranıyorlar. Yolar yollar, öğle sonu Van'dayız. Ağustos sonu, öğretmen evi dolu. Otele yerleşiyorum. Pislik, sinek diz boyu. Ertesi günü başka otele yerleşiyorum, moralim iyi, içimde beni rahatsız eden hiç bir ikircim yok.
    Bu durum için neler neler ödenmez? Hürriyet gazetesini okuyorum, en vurucu, en oturuşkun haber, Biz iktidara gelince, Özal'ın yaptıklarını yapmayacağız diyor İnönü. Fikre içtenlikle katılıyorum. Bu memleket kendi silahlarıyla kendini vuruyor. Devlet yok, dost, ahbap var. Para değeri sıfır ama ülkede henüz insan olduğunu bilen, insanlık için çok ucuza hizmet veren, yaptıklarının manevi bilincinde gibi gözüken, içli, fakir ama büyük yaratılışta insanlarımız var. Onlardan sebep ayaktayız. Ancak onlar yapayalnız. Musse'nin değirmencisi gibi çalışıyorlar, ama tutucu değiller, güçsüz ama yaşam felsefeleri var. Kimileri azınlıkta, bir gurup ise Hürriyeti parada şamatada arayıp, büyük şehirlere uşak gitmişler. Su ve imkanları olan göz boyu alanlar bomboş. Evleri virane, kıt kanaat yaşam sürüyor. Türkiye'm o kadar büyük ki, 100,200 milyonu rahatça alır. Yolunu, yordamını, güvenliğini sağlar. O başka bir şey istemez. Benim cefakeş Milletim. Senin bu bürokratların, okumuşların elinden çektiğin ne? Köyler ıssız, ortalıkta, hemen her tenhada, Mehmet'imi görevde tanırsın, o kadar.
    Van'dan başlayarak, Ağrı'ya kadar tesbih, ayakkabı boyası, tarak satan çocuklar terminallerde. Van'da pek çok turist vardı. Horasan, Erzurum saat 4,5 oldu. Yolcular değişti, Trabzon yolundayız. Trabzon iyi bir konuma ve kuruluşa sahip. Yolları, parkları, otantik değerleri korumalı. Kıyı şeridi düzenleniyor. Gerçi Karadeniz'i daraltmışlar ama, yine de iyi olacak. Sabahleyin bir parka oturdum, orada Hüseyin'imizin bir heykeli var. Reliyefleri çok beğendim. Etkili, anlamlı idi.
    Ata ortada, sakin durumu, kareyi andırıyor. Karadenizle kayıkçılar, onu anlamaya, değerlendirmeye çalışıyorlar. Değişik ve etkileyici ifadeleri var. Bir şey kaybetmek için sahip olmak gerekir.
    İstanbulson emanetçisi Türkler. Erken yola çıkan, güçlü basıyor. Benim diyor, almış, alıştırmış, vurmuş, vuruşturmuş benim demiş. Güçlü olanlar, hep söz sahibi olmuş. Kanun ve hukuk hep güce dayanmış. Yeni güçler oluşuncaya kadar bu hep böyle olagelmiş. Allah gecinden versin, olagidecek. Belkide kendinin olmayan şeyler için uğruna ölecekler. Adına hep ezeli ses Vatan denecek.                   
E. Aydın, 1986

    10Aralık1986 Ermenek'teyim. Ablamla üç gün kaldım. Doğada bir yalınlık var. Küçükken yürüdüğüm yollar, yolların yıpranmış taşları, üstüne bastığım soy ağacının izlerini taşıyan, biçimleri bozulmuş başka bir kırıntı: Gök kuyruğu.
Huzursuz insanlar, yarınlara umutsuz bakan, sahipsiz, dışlanmış insanlar, var olduklarına inanmak isteyen insanlar. Fakirliğin, ezilmişliğin kaderini bozamayan insanlar.
Devleti var, duyarsız. Hükümeti var, yetersiz. Analar, babalar, vatanlı, vatansızlar. Ben, sen, hepimiz vatan için ölmek var sırada düzen için, düzensizlik için. İnsan olmanın bedeli. Bir zamanlar yine bir hilal için ne güneşler batardı.
E. Aydın, 10Aralık, 1986

b3-19    Bugün tarih belli değil, Sürmene, Of geçildi, Rize yakın. Gümrük kapısı yakında, dönüş başlayacak. Ben her zaman olduğu gibi yalnızı oynuyorum. Topluluğumuz değişik yaş ve iş gurubundan, emekli öğretmen, muhasebeci... Hemşin'e geldik izlenim su ve yeşil ve incecikten yağış. O fuluğ zamanlar özlem duyulan, beşiğinde özlemle uyuyan, dandini dandini dastana danalar girmiş bostana, kov bostancı danayı yemesin lahanayı hu hu hu. Uyusun da büyüsün ninni hu hu hu...
O füluğ zamanlar...
Zamanlar içinde, suskun belleklerde nemli bulut, bir yer duyumsuyorum uzakta, yüzler dost, izler tanış, imgeler yedi kapılı hana hoşgeldiniz.
E. Aydın, gezi notları

    Resim benim uğraşlarımdan biridir, böylece kişiliğimi oluşturan öğelerden ilki değildir.
Eğer uygun görülürse, sanat hakkındaki sorularınızı başka bir yazıya alalım.
Aydın Sanat evi konusuna gelince, ülkemi ve insanlarını çok severim. Onlarla olmaktan, onları tanımaktan, birşeyler verebilmekten mutluluk duyarım. Sanat, ulusumun yapı taşlarından biridir, belkide bu damgayı yürüdüğümüz her beldeye vurmuş, böylece var olduğunu kanıtlamış olmasından hareketle konuyu önemsemiş olmamdan hareket ediyorum
Günümüzün ekonomik yapısına ters düşmekle beraber, sanat, Aydın Sanatevinde sığınacak bir yer bulmuş oluyor, belki de kim bilir.?
    Resmi seviyorum, bir çizimin bin sözcükten daha önemli olduğuna inanıyorum. Resmi sevenleri de seviyorum, onlara karınca kaderince bir hizmet vermeyi amaçladım; sürdürüyorum. Başarılıda olduğum söylenebilir. Yazarlar, çizerler, doktorlar, mühendisler, tüccarlar, aşıklar beni sık sık ziyaret ederler, uzunca oturup, çayımı içerler, fikir alışverişi yaparak bana büyük ve doyumsuz faydalar sağlarlar.
    Resim olayı ciddi bir olaydır. İbadet gibidir, ona yaklaşırken saygı duymak, sabırlı olmak, böylece gözlerin gördüğü, ruhumuzun duyduğu, figüratif düzenden uzaklaşmamak, konunun karekterine uygun düşer. Resimde modanın yeri olmamalıdır. Zaten gerekçesiz, kuralsız çıkışlı moda çalışmaları zamanın sildiğini görüyoruz.
    Bu ulusun yaşam çizgisine bakılırsa, sanatın bizim karekterimiz olduğu görülür. Ancak bu karekter çizgisi, çağımızın düzensiz akışından kendini korumakta, derinlerden seyretmektedir. Tarihte de bu böyle olmuştur. Orta Asya'larsan sürükleyip geldiğimiz, binbir gülücüklü motifler, bunun kanıtıdır. Halka inmek için veya ulaşmak için, gitmeye çalıştığımız yollar yanılgılarla doludur. Halk aldatılmayı sevmez, bizlerin içten olmadığımıza o kadar inanmıştır ki, beklentisi ve ilgisizliği doğaldır.
    Size çizdiğim pano, 1927'lerden başlar, coşkulu, samimi yıllardan.
    Şimdi 1986, bu köprüleri nasıl, niçin yıktık acaba? Düzeltmek için okumuşlarımız  ne yapsın diyeceksiniz? Tipik bir örnek daha vereceğim; 193319341935 yıllarında devlet, eli fırça tutan herkese harcirah verdi, yurdun dört bir bucağına yolladı, ne kadar resim yapabilirseniz yapınız, satın alacağım da dedi. İşte üzelerimizi dolduran o kıymetli eserlerin çoğu bu milli seferberliğe aittir.   
    Hemen şunu söyleyeyim ki, ben çocukluğumun, tahsil hayatımın hiç bir döneminde deste başı olmadım. Oraya da itilmedim.
Zaman zaman, acaba bizi yetiştiren insanlar uzaydan mı gelmişlerdi sorusu kafamda yer eder. Daha açık seçik bakınca; babamın bir din adamı, annemin okuma yazmayı bilmeyen bir taşra kadını, öğretmenimin, savaş artığı ya bir mülazim veya bir onbaşı, çavuşu yada sıradan bir kişi olduğunu görür, çelişkiye düşerim. Kendimi tanımaya başladığım yaşlardan başlayarak gördüğüm, Ankara hapşırsa, bütün ülke nezle olurdu.
    Meclislerde karar görüşülürken, babam Türkçe ezanı 22Ocak1932'de Yerebatan camisinde okumuştu bile. Yeni yazı kanunu ilan edilmeden, bizimkiler karatahtayı kurmuşlar, gece gündüz annem babam yeni yazıyı sökmüşlerdi.
Kıyafet, halk tiyatroları, bu kısmı biraz açacağım; Kaymakam, Jandarma komutanı, tüccar, bakkal, saraç, berber el ele sahneye çıkmışlar, her ay sahneye bir oyun koyarak, halka ulaşmışlardı.
    Bu sağ duyu rüzgarı nasıl estirilmiş, nasıl yoğunlaşmış ve nasıl kaybolup gitmişti? Hiç bir zaman anlayamayacağım bir konu.
Bireysel olaylara gelince; kendi işimi kendim yapma, çevrenin ihtiyaçlarına, eksiksiz ulaşmaya çok küçük yaşlarda alışmıştım.
Pınardan su getirmek, (bir tas da olsa), değirmene un üğütmeye gitmek, (kendi evim için olduğu kadar, ihtiyaçlı komşular için), bahçe sulamak, tımar etmek, at bakmak, yemlemek, gayıt tamiri, duvar örme, asker mektubu yazma, en ücra köylere kadar verilen yumuşlar, sayabildiklerim arasında.
    Böylece okul hiç kimse için birinci planda veya ayrıcalıklı değildi. Anlattıklarım 15 yaştan önceki günlere aittir. Daha sonraları saat tamirini de öğrenerek, evimden uzaklaştım. Ondan sonraki Ethem Aydın'ı, şayet var sayıyorsanız, ben kendim yarattım.
Öğretmenliğimden başlayarak, çağdaş olmaya özen gösteririm. Bilimsel gelişmeler ve teknoloji, ekonomi, politika her türlü sosyal hareketleri yakından izlerim. Gerekirse kaynaklardan incelerim.
    Kendime özgün bir yaşam felsefem vardır. Daima fikir ve davranışlarımda tabana yakın veya paralel hareket ederim. Buda beni mutlu eder. Vurgulamak isterim çağdaşım, modern değil.
Böylece konum resim olmasaydı, yine yaşam öyküm değişmezdi diyeceğim.
E. Aydın, 1986

    Sene bindokuzyüzseksenyedi, bir Mut'a yerleşmek tutkusu ve planları başladı. İlk adımlar iyi idi. Burası veriler satacağım endişesi açıkça söyleniyor, bir nevi garanti isteniyordu ki bu da beni rencide ediyordu. Benim evimde huzursuzluğum göz önüne alınarak Mut bana münasip görülmüş, bu durum ablamın ağzından duyulmuştu. Buraların ablama verilmesinde benim bir etken olduğum gerçek. Ama ondan sonra olanlar için aldığım tavır eksikti.
    Ben her türlü halukarde Mut'u gözden çıkarmıştım, tabanda (ben kardeşlerimin en güçlüsü en varlıklısı) inanmışlığım yatıyordu. Sonra gerçekler böyle çıkmadı, Kemal yoktan var oldu, durumu benden iyiye vardı, bu kadar çocuğa, hem de eğitilmesi zor evlatlara rağmen. Sadece aferin demek, bununla öğrenmek bana yakışırdı. Ama içine düştüğüm yanılgıyı hazmetmek, teşhisin yanlışlığını benim gibi insan sarrafı olarak kendini ilan etmiş birisi için ağır yenilgi oldu. Bu birinci raunt.
    Gelelim Mut'taki olaylara; İşsiz güçsüz, şunun bunun ayak işlerine koşan eniştemiz. Bu sebeple sırf onların küçük bir rahatlığı için Mut'u tahsis etmeyi kabul ettiğimiz enişte. Çok iyi ayak oyunları bilgisiyle birbirinden farklı bin dalavereyle, orman idaresinde memur oldu. Var sayılan ön emeklerle birleştirilerek emekli oldu. Bir kasaba için dolgun maaş alıyordu. Ermenek'te de bu tür etek oyunlarıyla, kendiyle hiç ilgisi olmayan malları ele geçirdi. Rahat bir yaşama kavuştu ve de istikrarlı. Kendisini hiç bir zaman içten sevemediğim, küçümsediğim bu insan öldü. Emekli maaşı kardeşime kaldı.
    Övünmek gerekmez mi? Ama olaylar öyle gelişti ki, övünemiyorum. Eniştemiz ölürken bile ince hesaplarını sürdürmüş, iki yaşında evlatlık olarak aldığı bir kız çocuğunu kendi üzerine evlat edinmemiş böylece kendi mallarına veraset hakkı tanımamıştı. Sonra bu kızı, kardeşim resmen evlat ederek, Müderris hoca'nın varisi durumuna getirmişti. İşte benim kavgam bu tarihten sonra su yüzüne çıktı, açık açık Mut'a sahip olmak arzusu duydum. Kardeşimin de benim duygularımız da olsa paylaşacağını umarak Mut'a karargah kurdum. Önce ablama burayı bana bağışlamasını önerdim. Yukarda anlattığım veraset sebebiyle. Olumlu yanıt alamadığım gibi bir takım kışkırtılarla karşılaştım. Evlatlık ve evlatlığın kocası ki, bugün ablama bakan onlardır, beraber oturuyorlar, etkilediler ve ablamdan bir mektup aldım, evimi terk et diyordu. Tepemden vurulmuşa döndüm. Bunu ablam bana nasıl söylerdi? Böyle bir refüze ile ilk defa karşılaşmıştım, çok zoruma gitti, uykularım bozuldu. Bu benim ikinci ve büyük şokum oldu. Ummuyordum, beklemiyordum.
    Günlerce kıvrandıktan sonra özlü bir mektup yazarak Naci Köprülü eliyle kendine okunmak üzere yolladım. Ama yine sonuç vermedi, bu beni iyi üzdü. Kim bilir belki bu durum üzerine bir hayal kurmuş, uğruna çaba vermeyi kurmuştum. Tutturamadığım bozulmuş dünyanın daha saygın bir başka yönüyle yola çıkmak istiyordum, belki.
    Aslında çok iyi bir yaşamım olmadı, baştan beri en kötü şartlar içinde oynadım. Ama güçlü hayallerim, bana gerçekleri hep renkli sundular. En beceriksiz, başarısız durumlarımın bile avantajlı bir yorumunu yapabiliyor, yorumlarıma inanıyordum.
Öğrencilik yıllarım, öğretmenlik yıllarım, ressamlığım hep güçlü hayallerimin de renkli oldular. Belki başarılı yaşam da bu demektir. Her insanın yaşamında başarı ve başarısızlık vardır. Bu da bir gerçek. Ben hala kendimi büyük sayıyorum. Nedenlerim de geçersiz değil. Düşünebiliyorum, fikir üretiyor, çağa yorum getiriyor, durumların muhasebesine gidiyor, iyiyi arıyor, yaşam üzerine düşünceler üretiyor, sanat ve onun labirentleri üzerine düşünüyorum. Bilgi hazinem boş değil, fikir üretebiliyorum, kendimi ve çevremi yargılıyorum. Bir fikri iyi ve kötü yanlarıyla, alternatifleriyle ortaya koyabiliyorum. Yeniliğe açığım, herhangi bir konuda bağnaz değilim, militan değilim. Daha iyi yaşanılır bir dünya için bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorum. Doğru olanı, mantıki ve kanuni olanı seviyorum, istiyorum. Doğruların toplumun yararına uymasını özlüyorum. Toplumun geleceğine kötü etkileri olacak konularda hassas, koruyucu olmak istiyorum.  Doğayı çok seviyorum, her şeyin doğaya paralel olarak oluşmasını düşünüyorum, bağnaz bir dindar değilim ama dinsiz değilim. İnsanları seviyorum, onlara yardım etmek istiyorum. Böylece ben kötü, uyumsuz, çağdışı olabilir miyim? Yaşlı bir bunak sayılabilir miyim??????
    Evimde eşimle uyumsuz durumdayım, ama bütün uyum yollarını bir bir sonuna kadar özveriyle denedikten sonra, uyumsuz durumdayım, yani uyguladığım sistem tek çıkar yol kaldığı için böyleyim
    Büyük oğlum Mustafa (Cumhur) ile uyumsuzum, sebep mutluluk kapısına kadar gelmişken, hiç de gereği olmadığı halde yıllardır annesini karısına üstün kılmaya çaba veriyor. Bu yüzden ne fırtınalar ne fırtınalar oldu. Evlilikleri yıkılma çizgisine geldi geldi gitti. Bütün bu olanlardan sonra hala ısrarla geline kaynanayı sevdirme baskıları sürüyor.
    Kurduğu iş sadece bülöf üzerine oturuyor, bülöf için sarfedilen daima ana mal için sarfedilenden büyük, böylece sağlam bir zemin hiç bulunamıyor, ama sürdürülüyor.
    Kendi gücünün üzerinde oynamaya, en küçük bir iç kuruluş, feni siteme gitmeden el yordamıyla bozuk düzen orçumlanmalar ve rasgeleliklerle durumu idare etmeye çalışıyor. Büyük değil, en küçük bir fırtınaya bile dayanıklı olmayan koca bir tekneyi suya indirmiş gidiyor. Rasgele, yolun açık ola. Düzensizlikten düzen beklentisi, hiç bir çağda geçerli olmamış bir düzendir.
    Her an beklenti içinde, hatta olumsuz beklenti içinde kalıyorum işte, insan istiyor ki, başarılarında bir parça birikimden doğma katkısı olsun, işi iyi otursun, sarsıntılara dayanıklı bir kuruluş yapsın, yaptığı iş ekonomik olsun. Ama gel anlatabilirsen anlat.
Bunları kendine üzüntü eden kişi fena sayılır mı? Gel gör ki dinleyen yok. Her şey aynı minval üzere sürüyor. İşte beni de bu yıkıyor. Başarı bir adım ilerisinde duruyor ama gösteremiyorum, anlatamıyorum.
E. Aydın, E. Aydın, 1987

    Adana'da oturuyorum, her gün galeriye geliyorum, okuyorum, gelip giden olursa sohbet ediyorum. Ara sıra da resim yapıyorum.
    Gelip gidenlerim, genelde seçkin insanlar, onları seviyor, sayıyorum. Vazgeçilmez gibi gözüken bir de kadınlar konusu var. Onlar da saa ve nur, içi geçmiş istifadeye yarım yaklaşan kimseler. Zaten ben de, daha fazlasını düşünemiyorum. Ders de vermediğime göre, maaştan gayrı bir gelirim yok.
    Yatacak yerim eğreti, kısıtlı, düzeni zayıf. Çamaşır işi bir sorun. Banyo da cabası. Yaşam biçimim böylece monotonlaştı.
Her gün aynı çizgi üzerinde gelinip, gidiliyor. Sonu bekler gibi bir duyguya düşüyorum. Aslında benim Adana'da oluşum, alışkanlık ötesi bir sebebe dayanmıyor. Eğer uzunca ve sağlıklı yaşamak istiyorsam ki, bu böyledir, değişiklik ve yeniliklere gereksinim var. Beni, hayata bağlayan yeni şeylere, yeni insanlara, yeni tanışıklıklara.
    Gelir kaynağım kısıtlı ama pek düşük değil. Öyleyse, Sanat evi kapanacak mı, kapanmazsa ne olacak? Boş, muattal duracak mı?
    Yoksa icara vermek, yılda yirmi milyon gibi bir katkıyı mı düşünmek  gerekecek? Veya Murat'la bir iç anlaşmaya mı gideceğim?
    Mersin'e taşınacağım, icar en azından yılda 10 milyon olacak. Telefonu, elektirik, suyu caba. Üç ayda on milyon aldığıma göre, en az üç aylığım kiraya gidecek. Geriye otuz milyon kalır. Ayda ne kadar yemem gerekecek?
    Zaman meselesine gelince, orada, Adana'dan daha geniş bir çizgim olacak. Belki, sinemaya, tiyatroya gitmek imkanı bulacağım.
Gezilere çıkabileceğim. Ama bir yan işe de gereksinim duyacağım.
E. Aydın, 198(*)


b3-20Bütün herşey 28 perşembede başladı. Yeni bir yaşam ters virile girdi. Hastane,ilaç,oldu olacak, öldü ölecek, ruh kargaşası içinde bu satırları dizdim.
Yaşam ne kadar ince, ne kadar sarmal bir çizgide dengelenmiş. Rüzgarın şiddeti, renk renk. boy boy çamaşırların ipte sallanışından, anlaşılıyor. İpler, ebetten ezele gerilmiş, başlangıç ve bitiş belli değil. Canlılar, ufuk çizgisine tutturulmuş, boy boy, benek benek, yaşamak isteriz bir soluk daha fazla. Üzüntümüz, korkumuz, sevincimiz onda.
    Hatıralar renk renk benek benek hatıralar, işte onları silmek sildirmek. Zorluk burada. Yoksa ölmek bir soluk konusu.
    Gülüyordu, ağlıyordu, kişilik belirtisi gösteriyor inat ediyordu, anne baba diyor, yiyor, içiyordu, güzeldi edalıydı, şöyleydi böyleydi.
    Biçim alabildiğince anlamlı, alabildiğince çürük, alabildiğince sağlam,  soyut, somut, yalın. Bu sözcükler yalın bir tümcede yan yana gelir anlam kazanırsa, atomun parçalanması kadar hızlı, onun kadar sonsuz düşünce üretecek kafa gerek.
    İnsan ne ki? Burgaca kapılan kağıt parçası nereye çıkacağını ne bilsin?. Kızımız sarmal burgaçtan çıktı, gözümüz aydın olsun bayramımız salt, katkısız, kutlu mutlu olsun. Her şey böyle oldu sigara gibi acı, yaşam kadar gerçek.
(Editörün Notu: Bir ramazan bayramıydı, ağbim Mustafa Cumhur'un büyük kızı Aygül difteri teşhisi ile hastahanede hayatitehdit yaşadı. Bu yazı o günlerde kaleme alınmış olmalı)
E. Aydın, 29Mayıs1987
16 TEMMUZDAN (1987) 29 TEMMUZA
YAŞANTIDAN KESİTLER
    Doğumum 1920, kimselere söyleyemem. Aynalara da seyrek bakarım.
    Yılların alıp götürdükleri, üzerime yığmaya çalıştıkları, heykelleşen, kısırlaşan sevimsiz görüntü. Bir de bu kadar basınca rağmen, içimde bir ben oturur. Sevecen, çocuksu, mutlu, umutlu, nikbin, evrensel ölümsüzlüğü benimsemiş. Biri durdurucu, biri yürütücü. Düşman kardeşler sanki. Sevileri, seçileri başka, konu başka, renk başka.
    Ben ikincisiyleyim bugün, diğeri römorkumuz. Dere tepe soluk soluğa yürüyorum. 24Temmuz1987 Pazar. Ermenek'te yumuk tepede, soğuk bir pınar başında, iki yorgun, önce insanların, canlıların sonra doğanın gerçek tırpanını yemiş, iki söğütün altındayım. Rakım oldukça yüksek, belki 2000, dorukta bir yer.
    Rüzgar ılık, serin ve konuşkan. Söğütler benim kadar yarınlara dönük, gövdesi delik deşik, beli eğri, kökleri iyi su çekmiyor belli. Ama yarınlara, zamansızlığın ötesine bakıyor, umutlu. Aynada ben, yıllar içinde ben misali.
Kelebek, karınca, sinek, çiçek, var olmanın kıvancında doğa örgüsünü oluşturuyorlar. Dekor yalın, aktörler içtenlikli, oyun sürüyor, sürecektir. Kuşkusuz.
    Dert, keder, bir düze hayat, sıkıcı, ölçülü, ölücü zamanlarda aşağılarda tortulaşmış sanki. Yükseklere çıkıldıkça birşeyler değişiyor, ölümsüzlüğe yaklaşılıyor sanki. Belki onun için hep yukarlara bakılır, yukarlara gitmek istenir.
    Doğanın içindeyim. Doğanın dışında, herşey daha net, daha fuluğ, gürültüler yok artık. Kişisellik gidiyor, görecelik başlıyor. Üç kişi kişilikten öte, çoban çeşmesinde başbaşa, saat içinde yılları, an içinde asırları özümlüyoruz, daha önce var olmuşlar misali. 24 Temmuz Pazar, yükseklik 2000, soğuk pınar, uçup uzaklaşan gazete kağıdı, kayalara tutunan naylon torba. Sigaram maltepe, çakmağım çakmak. İçim ferah, duman özgür.
    Yollar görünüyor uzakta, taa uzakta, zamanları delen, uzakları yakın eden, uzaklara giden. Yolcuları var her yaştan özlemle, hüzünle gelen giden. Gelenlere hoşgeldin, gidenlere uğurlar olsun.
    Adana'da Aydın Sanatevi, arkamda kitaplık, önümde daktilo, ısı gölgede 40 derece, vantilatör dönüyor. Zaman istediğimce dilim dilim. Ermenek bir küçük dilim.
E. Aydın, 29Temmuz1987

    13Ağustos1987 Perşembe, ben yine garajlardayım. Biletim Nevşehir, aracım Nevtur. ÜrgüpGöreme, Avanos, Kırşehir.
Geziden çok sıcaktan kaçıyorum denebilir. Sınır 20 Ağustos olacak. Öğle sonu Nevşehir'deyim, otelim Kaymak, tek kişilik, 2500 TL. Öğretmen evi de çok güzel, yalnız yataklar iki kişilik, sıkıcı bir gün geçirdim. Okudum, yazdım, çizdim, gezdim zor oldu.
    Şehir, tipik bir Anadolu şehri ve bakımlı. İnsanlar iyi, uyumlu, kanaatkar ve mutu, ziyaretçileri bol, turist yağmuru var.
Bana da turist gözüyle bakılıyor, ben de öyle olmasını yeğledim. 15Ağustos Pazar, Ürgüp'te üstlendim. Ürgüp bir değişik ülke, bana çok enteresan geldi. 9000 nüfuslu ama, sanki uzayda bir kent.
    İçindekiler uzaylılar, ikibin yılının ötesini yaşıyor ve yaşatıyorlar. Herkes herkesle anlaşıyor, konuşuyor, her dil geçerli, dil, din, ırk, millet, milliyet silinmiş, Sevgi devleti kurulmuş, dünyada tektir. Arısı ulusal Ürgüp devleti.
Temizlik, hoşgörü beni şaşırttı. Lokantaların etiketi ne olursa olsun, fiyatlar aynı, oteller makul fiyatta, helalar pırıl pırıl, temiz sular akıyor, hem de sıcak, soğuk ve de kurutma cihazlı, tabii ekstra hizmet seviyesi de vardır herhalde. Ancak herkesin sık kullanacağı şeyler herkes için aynı.
    Ürgüp, zaman şeridi içinde oyulmuş bir yamalı bohça. Oynadıkça altından yeni bir benek gözüküp, siliniyor. Doğa ise delik deşik, idealist, sevecen, atalardan bizlere ulaşan ince mesajlarla dolu. Labirentler gezilirken, korku dışarıya çıkıyor, her şeyi daha çok duyuyor, seviyor, huzur buluyorsunuz. Asırlar öncesinden gelecek günlere, bugünlere ses geliyor, dost dost. Bu sesi duymak için dünya orada. Her günün inişinde, insanlar, ataların dehlizlerinde otantik atlarla çağrılan lokantalarda, restaurantlarda, kafe barlarda yiyor, içiyor, dansediyor, geçmişin saygın insanlarının şeref konuğu oluyorlar. İnsanlar ve ziyaretçiler, sabaha kadar ayaktalar. Her boy ticaret erbabı mutlu, neşeli çalışıyorlar.
    Çalışmak ne kadar güzel, ne kadar da sevimli, buraya can sıkıntısı giremez. Sabah saat 9'da sayılı ülkelerin gazeteleri, uyuyanlara, uyumayanlardan yeni haberler getiriyor. İletişim, telefon kulübeleri bir harika. Canı sıkılan, Hollanda'lı, Amerika 'lı, İtalyan, İngiliz anne babası ile iki satır konuşuyor, güne neşeli başlıyor.
    Burada yerel idareler de bir başka anlayış içinde çalışıyor. Doğaya yatkın taş binalar, imkan nispetinde yer altı yapılar, kemerler, kubbeler, seçkin cam ve duvar süslemeleri, peyzaja yatkın yeşillikler, parklar, müzeler. Herşey bir düzelikten uzak.
Bütün köyler günün yarım saatlik, bir saatlik bölümleri içinde geliş gidiş vasıtaya bağlı.
    Tarih sanki burada durağan bir abis (derin kuyu) oluşturmuş labirentlere giriyor, tepelere çıkıyor, yerin derinliklerine iniyor, geçmişle buluşuyor, koklaşıyor, bugünü yaşıyorsunuz. Düşünce tavanınızın el verdiği ölçüde, bilgi dağarcığınıza yatkın olarak yaşıyorsunuz.
    Her ülkenin insanını, iç içe, el ele, lokantada, barda, kahvede, çay bahçesinde, yan yana el ele görüyorsunuz. Bin sene ve seneler öncesinin, tandırda ekmek yapan Elena'sı bugün aynı yerlerde Aliye kadın olarak yine aynı işleri kotarıyor. Bilmemki çarpıklık bunun neresinde? Akşam güneş göç hazırlığı içinde, yavaş yavaş verelerini topluyor, ince bir sislilik, fuluğa, sonra da karanlığa bırakacak yerini. Açık seçikliğin, realitenin yerini artık düşsü duygular doldurmakta, dinginlik yaklaşmakta, herşey yavaş yavaş birbirlerine sokulur, küsler barışır, ayrılı ayrıcalıklar tüme varır. Ben silinir, biz başlar.
İnsanda unutkanlık, doğada akşam ne kadar da benzer.
    Zıtlıklar birliğe, savaşlar anlaşma mecralarına doğru akkın eğgin olur. Dinlerdeki kurallar, doğaya yatkın.
Pazartesi Ürgübe doyamadan, Göremeye geçtim. Sadece açık hava müzesine, 700 TL. ödemek için çokça yorulmuşum. Diz kapağım isyan etti. Oradan Nevşehir'e döndüm. Günün arta kalan zamanını otelde dinlenerek geçirdim. Kırşehir için bilet almıştım, diz kapağım sebebiyle daha az yürümek gereği doğdu, yolumu Adana'ya çevirdim. Öğle sonu burada idim. Doktora gözüktüm, eve döndüm. Hanım benden önce gelmiş. Evi hırsız yoklamış, bir cam kırmak suretiyle, hayret hırsız bizim evden dişe dokunur bir şeyler almamış. Denildiğine göre, bir elektrik süpürgesi, bir kaç bardak, bir ayakkabı. Bunada ayrıca şaştım.
E. Aydın, 19Ağustos1987

    Ben bin dokuzyüz yirmilerden beri yoldayım. Geçen alt günleri hatırlamıyorum veya sıraya koyamıyorum, örneğin, kısrağımızın teptiği yıl, henüz okumuyordum, öyleyse dört veya beş yaş veya o arada bir yerdedir. Kısrak da bunu böyle istemezdi her halde, boş bulundu, sinirliydi de, tayını Mut'ta bırakmıştık, Ermenek'te bağda, üst maldanda, zaman öğle sonu, sabahın ileri saatleri de olabilir. Boynumda kuş avlamak için lastik, kıldan yapılmış uzunca bir iple yularından bağlı kısrak, benden ileriye doğru ot arıyor, o sırada ön ilerimde olan kısrağın arka ayağında bir kir veya bıçılganı var, ilgilenmek istedim elimi sürdüğümü iyi hatırlıyorum, şiddetli olduğunu tahmin ettiğim bir tekme yiyorum kafama. Üst tarafını ben hiç hatırlamıyorum. Sanıyorum bir pelte gibi eve taşınıyorum, annemin veya çevre yaşlılarının uz elleriyle, kafa tasım sağlam kalan parçalarıyla, yuvarlaklığa yakın bir düzene ulaştırılıyor, beyaz tülbentlerle sıkıca bağlanıyor bugün bile dokunduğum zaman duyumsadığım, paligon yapıya kavuşuyorum.
İçinde neler olduğunu pek bilemiyorum ama orada da birçok deformasyon olduğu gerçek. İşte şimdi şu satırları dizen, ben o kafa yapısının sahibiyim. Ondan sonra uzun bir boşluk var anılarımda. İlkokul birinci sınıfa kadar uzanan. Üç veya dört sene arada kayıp.
    Dersler eski Türkçe devam ediyor, öğretmenimiz Pepeme Mümtaz Bey, çok dayak atıyor, sonra da şeker dağıtıyor. Zayıf, ince, uzun portresini iyi anımsıyorum. Sınıfımda Rodoslu'nun kızı Müzeyyen, ki bize fettan ve güzel gelirdi, biraz da ablasının bazılarıyla yattığını duyardık. Aynı evin insanları oldukları için olay biraz yakın gibi gelirdi bize. Ortalarda arkadaşlarımdan çok kişi yok, bir Uzun Ali'nin oğlu Ömer'den başka. O da bizim Ermenek çerezlerine düşkündü, böylece bana yakın düşerdi. Ya o yıl yahut da bir sene sonra yeni yazı çıktı, biz tekrar birinci sınıfı okuduk. Yıl bin dokuzyüz yirmi sekiz oluyor galiba. Kasabada birden bire gece okulları patlaması oldu. Babam yeni yazıyı ilk öğrenenler arasındaydı. Kendisi imamdı. Sonra ev halkına, anneme öğretmeye çok gayret etti. Hatırlıyorum bir ara gece okulları gündüz okullarından daha düzeyli olmuştu.
    İkinci sınıfta yine Ömer, bir de Topal Mehmed 'in Duran'ı hatırlıyorum. Duran abazadan öldü verem olup ölmüştü. Öyle derlerdi. Bu arada okulumuz geçici olarak kale içine taşındı, ama ben detay bilmiyorum. Olaylar fuluğ. Biz o binada iken öğretmen Tevfik Hoca bazı arkadaşlarıyla, bisiklet tekerleğinden faydalanarak, bir de dinamo yapmıştı. Okulun bir bölümü ve pınar başında birkaç lambanın yandığını hatırlıyorum. Fotoğrafları karıştırırken gördüm ve hatırladım, ikinci sınıfta Nebil Bey de okumuştuk, portresi hatırımda. Sınıf arkadaşlarımın hemen hepsini tanıdım. Mahmut Hoca'nın oğlu Aslan, Zülfikar Muzaffer, Mırza Bey Oğlu Mehmet Gürtürk, Hacı Ali, Uzun Ali'nin Ömer, inhisar memurunun oğlu Ömer, Ali Baba, Delil'in oğlu Hüseyin, Müftüzade Hüseyin Efendi'nin Zarife, reji memurunun kızı Fatma Emetullah, tahrirat katibinin oğlu Tahsin, Ali Korkmaz, Süleyman Baykal, İhsan Akay, Sulhi ve Apturahman. Hemen hepsini anımsadım. Galiba yukardaki fotoğrafın tarihi yanlış, yani üçüncü sınıfa ait. İkinci sınıf, Ermenekli Rıza Bey, Mustafa Maden, Ulviye, Bakkalın Oğlu Ali, Apturahman, Tahsin, Ziya Özmutlu, Hacı İbrahim Oğlu kızı Fatma, Kar Ziya'nın güzel kızı, Müftü Nadir Efendi'nin Türkan, Şadan, Sabri, Günlarlı, Delil Efendi'nin Hüseyin, Mahmut Hoca'nın oğlu Aslan, Melahat, Müzeyyen, Fatma Emetullah, Sadun Doktur'un oğlu, Ali Baba, Rahmi Baykal,  Cemil, hatırlayabildiklerim.
    1920' lerde doğduğunu düşünüyorsun, yetmiş bir yaşında sayılıyorsun. Yetmiş yıl dile kolay. Dünya gelinmiş hasbel kader bir canlı, türünün özelliklerini gösteren bir insan, kişisel vasıfları silik, eğitimden nasibini almamış yani eğitilmesi zor bir yapı, denize ulaşmış bir taş gibi, yaşamın türlü dalgalanmaları, çırpıntıları içinde çalkalana çalkalana belli bir görüntüye ulaşmış, var sayılmış, çevresindekilerden biraz farkı olmuş ve de adına Ethem denilmekle ad sahibi olmuş bir zerrecik. Bilimsel derinliği sıfır. Zira hiç bir zaman bir uzmanın, bir mücevher ustasının tezgahına gelmemiş raslantıların kendine verdiği bir basit yetiyi yine sıradan yollarla geçim sebebi edinmiş sıradan, zayıf, beceriksiz biri.
    İçinde bulunduğu otorite kaynağını esas alarak, var olduğunu kendince bir takım varsayımlarla kabullenmiş, işin garibi kendine belli sınırların ötesinde bir sınır çizerek üstünlük saplantısına sığınmış kendi hayaliyle kendine çizdiği sınırlara ulaşmaya çaba veren, bu nedenle bilimsel çizgileri izleyen, özde bomboş bir yapı.
    Birikimleri ve yaşam deneyimleri olmadığı için en küçük bir uyum konusunu beceremeyen, küçücük müşkiller karşısında dipten sarsıntılara açık olan, bir basit yapı. İleriye, yana hareket gücü olmayan bir araba, sevmeye sevilmeye doymamış, ham sevgi yüklü kendi iç kanunlarına göre, mantığını duygusallığının çizgisinde gezdiren, kendine ve davranışlarına göre mantık üreten, kimselerin doğrusuna doğru demeyen, hep kendi duygusal doğrusunu arayan bir ilkel benlik.
    Örneklemek gerekirse: Tanrı inancı çoğunlukta ayrı, yapaylığa karşı gözüken bir  yapaylık. Toplumun inançlarına, kültürüne ters düşen kuralsızlık, inançsızlık, oturmuş bir kültür eksikliği, zevkte, eğlencede duyum anlayışı, fevri çıkışında ödün vermeyen bir karakter, dinlemeği, çalışmayı tembelce değerlendirme, niçin ve nedenlere olumlu bir iç inancına ulaşamamış, dişilik, erkeklik, cinsellik, doğum, ölüm için içten, kesin bir yaklaşımı, bir iç anlatımı oluşmamış, bocalayan, kararsız bir yapı. Ancak bugünkü ulaştığı çevrece fark edilebilir yere böylece ulaşmış, hatta kendisinde olmayandan çok üstünlükleri üstlenmiş, ayrıca bunun da yükü altında ezilen bir kişilik. Bu yaşa değin hep kendi kurallarını genel kurallara rağmen kurmağa çalışmış bir kaos.
Bu benim işte. İyi miyim, kötü müyüm?? Soru, soru.
    İşin şaşılası yönü çağdaş insan tarifi benim naturamı kapsamına alıyor. İşte ben onun için varım, onun için zinde ve dirençli olmaya çaba veriyorum.
E. Aydın, 1990

    Sene 1990, nerelere gelmişiz. Mut veya Ermenek... Aşağı yukarı iki kasaba arasında gide gele büyüdüm.
    Annemin ve babamın beni kucaklarına aldıklarını hiç hatırlamam. Güçsüz kalıp, kendilerine de sığındığımı da hatırlamıyorum. Daima olaylar beni yakalayıp, yere serdikten sonra, onları etrafımda bulmuşumdur. Soğukkanlı idiler, paniğe kapılmazlardı. Hiçbir olayıda abartmazlar, daima bir çıkış yolu ararlar ve de bulurlardı.Hayvanlarla tanıştığım zamanı hiç mi hiç hatırlamam. Aslında onların arasında büyüdüm. Dahası kendimi bildiğimde bir veya iki beygirimiz vardı. Evde onlara candan bakan iki akraba çocuğunu hatırlıyorum. Ben doğmadan ölmüş olan halamın oğulları Hasan, Nuri. Ama hayvanları kullanan çok kişi olurdu, bazen hakim, bazen tahsildar, bazen bir tüccar, bazen de hısım, akraba.
    Ben ilkokulda iken bu ağabeyler yavaş yavaş evden uzaklaşır oldular. Biri köyden Hacı Ahmetli 'den evlendi, diğeride askerliği geldi şarka gitti. Bundan sonra evin büyük erkeği bendim, ama atı tanıyor, ona biniyor, tımarını yapabiliyordum.
Tabii daha önceleri de hayvanlarla tanışıklığım olmuştu. Sanıyorum ben henüz 45 yaşlarındayken bir kısağımız vardı. Belleğimde yer ettiğine göre, bir yaz, sınırlı bir zaman için tayını Mut'ta bırakarak, onu Ermeneğe getirmişlerdi. Bende onun yularından tutarak bağın üst meydanında otlatıyordum. Kısrak yavrusundan dolayı sinirliydi. Bir aralık, hayvan benden biraz uzaklaşmış, yular arka ayağına dolaşmıştı. Ben pervasızca oturduğum yerden uzanarak arka ayağının arasındaki ipi kurtarmaya çalışıyordum ki, hayvan tam isabet kafama sert bir tepik attı. Ayağında nal da olduğu düşünülürse, durumun çok korkunç olduğu anlaşılıyor. O parça parça baş kırlara yakışır bir sistemle yan yana getirilmiş, şu zaman kadar beni sürükleyen, yerinde, bazen yersiz, bazen utopik, bazen bağnaz, bazen otantik, bazen hayali, bazen de çağdaş kararlar almamı sağladı. Dahası ben o montajı beğeniyorum.
Çünkü kelebek gibi, arı gibi bir gönlüm var, hayal edebiliyorum, sırasında hayallere inanabiliyorum. Böylece kendime biçtiğim bir değer var. İlgilerim hiç bir zaman sürekli olmamış, teoriden çok deneyleri yeğler, bilimsel kanıtsal bir çizgiye ulaşmayan her şey benim için deney malzemesidir. Konularıma soluklu yaklaşmadığım için bilgilerim yüzeyseldir, derinlikten yoksundur.
Örfadetler, din var sayımlar benim için karmaşık ve nedensiz olduğu için anlaşılması askıdadır. Tanrı fikri bile aynı karmaşayla kaos halindedir. Niçin yaratıldığımızı,dünyanın,bu büyük kainatın ve sonsuz düzenlerin ne anlama geldiğini arar sorarım.
Uzay yerimiz, kendiliğinden gereğince ne az, ne fazla oluşmuş, öyleyse insandaki bu akıl, bu muhakeme neye?
E. Aydın, 1990
ÖNEMLİ KARAR
    1964'te Adana'ya geldim. Karı koca çalışıyorduk, bir ev yaptık. Çocuklarımızı okuttuk. Onlar şimdileri iyi sayılır birer iş sahibi.
    Karım ve ben Mersin'de, yani 1950'lerde başlayan yaşam biçimi farklılığımız, çocukluktan taşıdığımız özlem ve tutkular itibariyle farklılığımız, susturulmuş, bastırılmış arzularımız nedeniyle koalisyon biçiminde idik. Birkaç defa ciddi ayrılmak deneyimimiz de oldu.
    Ancak, ben gerekli direnci gösteremedim. Kayınpederin çok enteresan baskılarına, yaşına başına yakıştıramadığım yalvarışlarına dayanamadım. Zira O da biliyordu ki, kızı geçimsizdi. Beni anlıyor, takdir ediyordu. Doğuştan, veraseten getirdiğim bütçe yetersizliği ve arkasından dünyaya gelen çocuklarımız, bir yerde bu koalisyonun devamına gerekçe oldu. Gerçi son gayretlerle yine de portturmayı denedimse de, başarılı olamadım. Zaman süratle ve de çabucak geçti. Ev yapmak, yer yurt edinme mecburiyeti ve tutkusu bizi yine beraberliğe zorladı. Ben yine yüceliği, kadirbilirliği, atavesk ölçülerde ve hayalcilikle koruyarak, ortaklaşa yaptığımız evi, karıma hediye ettim. Güya bir erkeğe yakışır şekilde.
    Ancak evimizde hiç mi hiç iç huzur yoktu. Gerekçeleri daima kapital, maaş harcamaları, kişiliğimi her türlü davranışa karşı korumaya çalışmam, doğuştan getirdiğim sanatsal uğraşlarımı sürdürmek için direnişlerle devam etti. Artık evdeki kadın cıvıltısını unuttum. O cıvıltıyı, öğrenci ve sanat merakı olan kadınların ziyaretlerinde aradım. Aydın Sanatevi'ni kurdum. Oraya, sanat sever her kesimden insan geliyor. Doktor Mustafa Bey, Doktor Kamuran Bey, Doktor Tuncay Bey, Ziraat Doktoru Şefik Bey, Göz Doktoru Yusuf Bey. Daha niceleri. Resim yapan (*) Hanım, yine bana biraz fazla fırsat bahşeden yine (*) Hanım, erkeksi çıkışlarıma imkan veren (*) Hanım, daha birçokları gelip gidiyorlar. Cıvıltı gereksinimimi karşılıyorum. Öğrencilerim, kitaplarım, gazetelerim ve zaman zaman da resim yapmalarım günümü renkli tutuyor ama akşamlar yaklaştıkça içimde bir burukluk, bir yatsıma var ki anlatımı zor ve çok zor. Bir sokak kedisi gibi, karanlık basınca bir yerlere sığınmak gereksinimi gibi, sus pus ve çekingen, evime giriyorum; her hangi bir sürtüşmeye fırsat vermemek için gayretli ve dikkatli kapımı açıyorum. Evlilik politikasını sürdürmekte sanat erbabı olan kadın, günlerce öncesinden artan, tencere dibi sıyrıntıları ve yemek artıklarıyla, en kötü ve kirli kaplarda bir basit yemek sofrasına yanaşıyor, yemek ihtiyacımı körlüyor ve kenardan bakabildiğim kadar televizyon seyrediyorum. Erkence, yatağıma, basit ve itilmiş yatağıma, sığınıyor, sabahın ilk saatlerini bekliyorum. Sessizce sokağa çıktığımda, derin bir nefes alıyorum. Aydın Sanatevi'ne geliyorum.
    Ben, evcimen, çevreyle ilgili, becerikli veya elinden her türlü iş gelen, çok yönlü veya çok yönlü olmayı seven bir yapıdayım. Bunlar benim vaz geçilmez yönlerim ama uygulamak ne mümkün?
    Aile yapısındaki bu gariplik, yakın çevrede ve sanat çevresinde de etkisini koruyor. Belli bir çevresi olmasına rağmen, yalnız adam durumundayım. Çocuklarıma karşı gerekli gereksiz bir mesafe tutmama gerek duyuyorum. Halbuki ben, sosyal yaklaşıma yatkın bir kişiyim. Çok hassas olmama rağmen, kültürel duygularımı bastırıyorum. Akşam bir belli saatten sonra yatağıma dönmemek için, sinema, tiyatro veya geç vakit toplantılarından soyutlanıyorum. Zaten olan ve fazlasının olmasını istemediğim iç gerginliklerden korunmak için.
    Aslında ben, doğanın çocuğuyum. Beni okullar değil, doğa eğitti.
    Bugünkü varlığımı doğaya, onun sonsuz derslerine borçluyum.
    Diplomalarım, hep zorlayarak sayılmış yasaklarla oluştu.
    Ortaokulu bitirdiğimde, bir ortaokul mezunu, öğretmen okulunu bitirdiğimde, bir öğretmen okulu mezunu, Gazi Terbiye'yi bitirdiğimde, bir Gazi Eğitim mezunu öğrenci durumunda değildim. Her şeyleri deneyerek, arayarak, yaşayarak buldum, keşfettim. Etmekteyim de. İyi sayılan bir öğretmen olduğumu kabul ediyorum. Hiçbir zaman tek kararlı olmadım, duruma uygun kararlar almaya çalıştım.  Düşünebiliyorum. Yoruma yatkınım. Olaylara değişik açılardan bakmaya, elimdeki donelerin ışığında, her dem hazırım. Milletimi, vatanımı seviyorum. İyilik yapmaya hep hazırım. İnandığım, gerekli gördüğüm konularda fedakarım.
     Yaşım ise Yetmiş. Ama yaşamak istiyorum. İçim hayatla dolu. Bir şeylerin hep eksikliğini duyuyorum. Çok şükür sağlıklıyım. Kendimle, rahatsızlıklarımla geçiniyorum.
    Bütün insanlar gibi, benim de sonlu olduğumu biliyorum. Ama yaşadığım süreyi, gereğince dolmuş görmüyorum. Bir takım mutlulukların eksikliğini duyuyorum. Yaşım yetmiş, işim bitmiş diyemiyorum. Genç yapıdaki bir insan kadar hayatın içinde olmaya, iyi birşeyler yapmaya özeniyorum. Ama, o iyi şey nedir? Onu bilemiyorum. Biliyorum yollar çok, imkanlar var ama ne olmalı, neyi seçersem ekonomik ve gerçekçi olur? Ona karar veremiyorum.
    Adana'da kalıp,bu bir düze alışılmış, yukardan beri anlattığım yaşamla, belli sonu beklemeli miyim yoksa, babamdan kalan viran eve dönüp, elimdeki yıpranmış araçlarla, yetersiz imkanlarla, gönlümce mütevazi ve fakat, hayalime yatkın ve dingin bir düzene mi yönelmeliyim?
    Bu iş için bir ortam var. Ablam Sıdıka, Mut'u bana vermeye yatkın.
    Ben Mut'a taşınacak olursam, görünürde, Adana tarafından bir problemim olmayacak. Ben Mut'ta ne yapacağım, bu mezbeleliği nasıl kullanılır hale getireceğim? Mut'ta sıcak bir çevrem olacak, bu gerçek. Evinde bir kahve içebileceğim, bir akşam yemeğinde beraber olabileceğim, istediğimde kapısını açıp kapayabileceğim, çekinmeden açıp kapayabileceğim bir kapım. İstediğimde uzanabileceğim bir yatağım. Gel deyince gelebilecek yakınlarım, belki de dostlarım olacak. Akrabalarım kapımı kapı sayacak, soframı sofra sayacak ve beni, insan ve bir büyük sayacak kimselerim olacak.
    Aynı kitaplarım olacak, günlük gazetelerim, resim, belki de çevremde sanat meraklıları. Yeni yeni dostlar.
Bir gün : Erken saatte uyanacağım, yürüyüşe çıkacağım, bir saat, dönecek kahvaltı edeceğim, gazeteleri bekleyeceğim, onları okuyacağım, uyuyacağım. Öğleyin yemek saatidir; bir hazırlayan varsa, evde, yoksa lokantaya gideceğim veya evde birşeyler uyduracağım, dinleneceğim ve resim çalışacağım, pınar başında birkaç saat oturacağım, köylere gezi yapabilirsem yapacağım, akşamı, geceyi delebildiğimce deleceğim. Düşünce bu.
    Bakalım Tanrı ne gösterecek, durumu onaylayacak mı?
E. aydın, 1991
YOLLAR NASIL AYRILDI
KESİŞEN BİRLEŞKELER
(Editörün Notu: Aşağıdaki yazı boşanma kararı ile ilgilidir)
    Bindokuzyüzkırkdokuzlarda, yaratılış özellikleri bakımından farklı yönlerin duygu kurgu bir çizgide buluşmaları ile bu aile yapısı, bu çelişkili yapı oluştu. Otoriteye dayalı bir kültür yapısı, demokratik yaşamın tuzağına düştü. Artık bir evde iki otorite vardı. Kurumsal kararları, tek katkılar gereği beraber vermek gerekiyordu. Yollar çamurlu, kaygan, hava fırtınalıydı. İz izi tutmuyor, yelkenler ters ve güçlü rüzgarlarla doluyordu. İnsan ve aile yapısını koruyan sevgi ve mecburiyetlerin yardımıyla kırk yıl geçti aradan. Ben yetmişbir yaşında, karım altmışdokuz yaşında. İki oğlumuz var, büyüğü mühendis, evli ve üç çocuğu var. Küçüğü diş doktoru, evli, iki oğlu var. 1967'lerden itibaren bütçe sorunları hafifledi.
    1980'lerden itibaren de her iki tarafın fırtınaları ve boraları yüzünden zayıfladı veya yerini husumete terk etti.
    1991'de savaş kes kararı aldık. Artık herkes kendi yoluna. Evet geç kalmış ve geç gelmiş bir durağan bölge, ama tek çıkar umut, çekilmezliğe bir son gerek. Artık güçlerin sinirleri yıprandı, kendileri demode oldu. Artık bu savaştan kimin ne kazandığına gelince, ben müstakil bir dükkan ve onun artı gelirleri ve bir de yazlık deniz evi ile yoldayız.
Her ikimizin de yiyecek bir ekmeği var Allah'a çok şükür. Zamananın ne göstereceği yine onun taktirine kalmış.
Başlamayı bilenlere işte göründüğü kadar ufuk, iyi yolculuklar.    
E. Aydın, 16Mayıs1991Perşembe

    İki gündür Mersin'deyim. Dingin ve bezgin bir psikoloji içindeyim. Birşeyler bitiyor, birşeyler başlıyor. Bu gerçek. Kolay olmasa gerek. 1969 ve 1991 arasında yaşanmış alışkanlık ve rutin günlüğün tekrar gözden geçirilmesi. Yeni olanakların gerçekçi bir yaklaşımla düşünülüp olabilirliği seçmek. Akılcı olmak düşündürücü. Şu şartlarda geri dönüş gözüküyor. Veya kaos. Çözüm çözüm çözüm..
E. Aydın, 18Mayıs1991

ADANA'YA DÖNMEK İÇİN TAM ZAMANIDIR?
TÜMCESİNİN İÇERİĞİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?
    Ben niçin Adana'yı terk ettim? Güya ölçtüm biçtim, enine olabildiğince boyuna düşündüğümü sanıyordum. Görüyorum ki düşüncenin içinde bazı çıkmazlar ve açmazlar var. Mersin'de bir ev tuttum, telefon da aldım. Ama telefonum çalışmıyor, arayan yok, ben aramazsam beni arayan yok. Bir nevi terk edilmişliğe itilmiş durumdayım. En azından ben öyle duyumsuyorum. Sanat çevresinde ise henüz bir yerim yok ve de olmayacak gibi. Belediye yazımla ilgilenmedi. Sanayi Odası işi de olamayacak gibi? Kadın işi de bir sorun. Dahası neden böyle, kaçıyorum? Nereye kadar kaçabilirim ki ben yapayalnız bir adam olmayı becerecek kadar güçlü müyüm? Tabii ki hayır, ben aslında güçlü değilim ama güçlü görünmeyi seviyorum. Sanat durumu da böyle değil mi?
Günlerce bocalıyorum ama ortada hiç birşey yok ve bu gidişle olmayacak da. Kalıyor orta sahada top gezdirmek, yani yapar gözükmek. Yanlış anlaşılmasın benim sanatım kötü değil, ama yol yöntem ve değişen gerekçeleri kavrayamıyorum. Yoksa senin gözün, kaşın için diploma verirler miydi?
    Bu ülkeye kış da gelecek, evde daha bir yalnız olacaksın daha bir sıkılacaksın. Okuyorsun ama kaç saat okunur? Geziyorsun ama günde kaç saat gezilir? Bir ahbap ziyaret ediyorsun ama her gün olamaz ki?
    Sıkıntılı mıkıntılı bu durumu Adana'da kotarıyordum denemiştim yine öyle yapabilirim.
    Adana'da muayenehaneye yerleş, galeriyi badana et, düzenle ve bir süre sonra yükünü Adana 'ya yine taşı, galiba daha önce incelerken gözden kaçan kısımlar olmuş, gerçekler bunu gösteriyor. Biraz daha düşün ve çarşamba günü hareketi başlat. Öperim.
E. Aydın, 26Ağustos1991

    Bu gün onüç Eylül bindokuzyüzdoksanüç Pazartesi, bu günlere bin şükür.
    Eylül'ün başında, Aydın Sanatevi mekanında, bir de diğer gereksinimlerini gidermek istemiyle çok zamandan beri kafamda takılı duran bir olayı başlattım. İki yıl önce türlü ve gerekli veya gereksiz nedenlerle evliliği kanunen bitirmiştim. Bir çok insan, bu saatten sonra bu işi yapar? diyenler olmasına karşın, kendime bu yaşam biçimini seçtim. Günahıyla, sevabıyla bunu yaptım. Şimdiye değin Tanrı izniyle bir pişmanlık duymadım. Evlilikte beraberce ve ben ağırlıklı yaptığımız, evi de kadına bir vefa borcu veya sorumluluğu olarak bırakarak, toplum denizine geldim. Bir zamanki kadar varlıkla atladım. Ben öyle pek ahım şahım olmamama karşın, azda olsa sevenlerim var, çevremi boş bırakmıyorlar. Okuyorum, resim yapıyorum, yazıyorum, gelen eşdostla değişik konularda sohbet kuruyorum.
    Kendi felsefemce, inancımca renkli yaşıyorum. Zaman zaman gezinmeye gereksinim duyunca kalkıp geziye çıkıyorum. Güncel ve çağdaş yaşama paralel yürümeye, yaşama bağlı kalmaya çaba veriyorum.
    Devlet beni ham bir insan yavrusuyken aldı, besledi, okuttu, öğretmen etti. En karanlık ve olanaksız şartları içinde bana değer verdi. Bende gücüm yettiğince ona faydalı olmaya çalıştım. Beni eğitmeye çalıştı, bende istenenden fazlasına hazırmışım ki, hep kendimi yenilemeye, dağarcığımı dolu tutup öğrenci önüne çıkmaya çalıştım. Sanırım ki çok iyi denecek kadar başardım. Bugün teorik olarak bütün bilimlere yatkınım, pratiklerim de az sayılmaz. Ölçütlerime ve genel ölçütlere göre amaçlanan insan da bu olsa gerek.
    İnsanları seviyorum, soluk aldıklarıyla seviyorum, hatalara, eksiklere, fazlalıklara, ben çok taciz etmedikçe anlayışla bakabiliyorum. Onlara yararlı olabilmek için çoğu zaman kendimi, öz çıkarlarımı ikincil kılabiliyorum.
Elime geçen fırsatları paylaşmayı seviyorum. Kusurlarımı onarmaya hazır oluyorum. Formalist bir dindar değilim ama geniş anlamda, insana dönük, doğaya dönük düşüncede iyi bir yüceltiye sahibim.
    İki oğlum, Murat ve Cumhur yaşamı seviyorlar, başarmak için kendi içlerinde, kendi felsefelerini, kendi çaplarında kurmuşlar. Çoluk çocuklarıyla kendi göreceliklerinde yürüyorlar. Onları genelde seviyorum, anlayışla karşılıyorum. İnandıkları hayaller peşinde koşuyorlar, benim evliliği bitirmem konusunda anlayışlı davrandılar, tavır koymamak faziletini gösterdiler, ikisi de yanlarında yerleşmemi candan istediler. Ancak durum benim gerçeklerime uygun olmadığı için kendime bir mesken edinmek için uzun uzun düşündüm. Mersin'e kardeşimin yanında bir eve taşındım, birkaç ay öyle kaldım, onlar da çok ilgi gösterdiler sağ olsunlar. Ama görünmez ve anlatımı zor bazı nedenlerle Adana'ya geri döndüm. Burada kiralık bir ev aradım. Evin bana beşaltı saatlik bir süre için gerekli olduğunu, ben sabahın ilk saatlerinde uyandığım ve doğaya çıktığım değişmezi ev tutmam gereksinimi düşünce çizgisine getirdi.
    Şimdi doktor oğlumun muayenehanesinin bir odasında kalıyorum. O da bunu istiyor, ancak dişçilik gibi bir sanat konusunda her alana gereksinim vardır. Bunuda günlerdir düşüne taşına, son çare olarak aydın sanatevi içinde yatabilecek bir mekanı yapmaya karar verdim. Hiç de estetik yapısı olmamasına karşın belli bir mekanı oluşturdum, oluşturuyorum.
    Elektriği, suyu, helası, zaman zaman yıkanabilecek bir basit banyosu, konfordan uzak ama olduğunca kullanışlı bir düzenin başlangıcındayım. Yorgunluk ve sarflarım için kaygılanmıyorum, zira burda oturmam, burada bulunmam bir dereceye kadar anlam kazanıyor. Düzenlem işleri çok yavaş yürüyor, günü ve bir işçi yevmiyesini doldurmayan pelik pörçük işler olduğu için.
Sağlığımı korumak, kollamak durumundayım. Yalnız yaşamanın acı kural ve gerçeklerini özümlemek gerek, el verdiğince sağlıklı yaşam için bir şeyler yapmak gerek. Olabildiğince uzun yürüyüşlere çıkıyorum, hergün uzun ve kısa açık havaya çıkıyorum. Terlememeye gayret ediyorum, iyi ve hafif yiyor, temiz su içiyorum. Ancak zaman zaman belimde, boynumda romatizmal ağrılar oluyor. Belim tam iki gün önce tam formuna girmiş gibi, kambursuz yürümeye özendiğim bir sırada, telaşla bir küçük masayı uzaktan ve desteksiz kaldırmaya çalıştığım sırada ince bir ani ağrıyla bel kısmımdan mideme, bağırsaklarıma ulaşan ve bazen eğrilip doğrulmamı, hele hele geceleyin yatakta yön değiştirmemi büyük ezgi haline dönüştürdü. Aldığım yerinde tedbirlerle, doktorlar eline düşmeden bunu da atlatacağıma inanıyorum. Çünkü bugün kendimi daha iyi hissediyorum.
    Sigara büyük sorunum, çok içiyorum.Gerçi dudak tiryakisiyim, zararım çoğunlukla keseme oluyor. Ama nede olsa teneffüs yollarım bundan zarar görüyor. Günde bir pakete doğru hemen karar almam ve uygulamam gerekiyor. Tanrım bu gücü bana verir. Herhangi bir sakamet çıkarmadan bir maraza kalmadan bunu kesin kes başlamalı.
    Geçen yıl belimde bir elektrik geçer gibi birşey oldu, uzun süre  soluk almada, öksürmede, helaya gitmede, yatakta dönerken, anlatılamaz ızdırap çekmiştim. Sonraları yavaş yavaş iyileşti. Bu yaz başlangıcında sanki geçti gibi olmuştu. Ama bir hafta önce, bir küçük komidinin kaldırılması anında aynı elektrik güç sanki beni geçen yılki çizgiye geri getirdi. Gündüzleri neysede, geceleri yatak, pozisyon değiştirmek anlatılmaz eziyetleri tattırdı bana. İşte yalnızlığın yalınlığına, zorluğuna bir somut örnek oldu.
Tanrının beni sevdiğine candan inanıyorum, birtakım üstün yetiler lütfetmiş, barajlayabildiğim her alanda ayrıcalıklı bir kişilik oluşturabiliyorum. Ama barajlama da idare işi, karar işi, oda işin bir başka yönü.
    Kerime'nin oğlu Hidayet yanımda oldu, üniversite sınavlarına hazırlandı, genel kültür derslerinde pek başarılı olamadı, onu sanat konusuna hazırladım, yine Tanrı lütfiyle başarılı oldu. Resimiş yetenek imtihanlarına girdi, yine Allah'ın O'na ve bana bir lütfü olarak başarmak üzere, yani kazanırsa dört yıl yalnız kalmayacağım. Bu benim faydam gibi konuşuyorum. Ama aslında zavallı çocuk da böylece geleceğini kazanacak.
    Benim çok çok eski bir borcum olmuştu. Hidayet'in annesini biz Mersin'de öğretmenken üç yaşında yanımıza evlatlık almıştık. Bunu benim Mut 'lu olmam sebebiyle bana emanet etmişlerdi. Ev hizmetlerinden vakit ayırıp okutmaya, benim isteğime karşın vakit ayıramadık. Okuma yazmayı bile öğrenmeden yaşı onbeş oldu, köyüne geri götürdük, bir hayır sahibi, ihtiyaçlı fakir kişiyle evlendi. Dört çocuğu oldu, kışın tekrar yanımıza aldım. Ama hanımla uyum sağlayamadı ve köyüne götürdüm. İşte o vicdan borcuna mahsuben, Hidayet'i orta ve lisede okuttum, kafası çok işlek olmamasına karşın, lafı kolay anlamamasına karşın anladığı şeyleri canla, başla, inançla yapabilen bir kişiliği var. Fedakar, cefakar, azla yetinmesini bilir, sanata bir hayli yatkın. Eğer devlet kadrosuna ulaşabilirse ki, o yolda yürüyecek iyi bir vatandaş, iyi bir memur, dahası uyumlu bir öğretmen olabilir. Ben, devlet ve kendisi kazanmış olur. Dün, bugün ve gelecek bir paralelde evrensel amacına ulaşmış olacak.
    Tanrı her kuluna böylesine yaşamın amacına uygun çalışmalar ihsan etsin. Adana'da yeğenim Nuray var, evli, üç çocuğu var. Bana da çocukları kadar yakın, bel ağrısı için eczaneden bazı ilaçlar yolladı, çamaşırlarımı yıkamak ister. Allah kendine güç, kuvvet, sağlık versin, fedakar bir kişi. İlaçları planlı bir şekilde alırsam iyileşeceğime inancım var, tanrı bunu benden esirgemez, çünkü O'na ulaşan yolda ve daha bana  gereksimi var.
    Bugün Cumartesi, ustalar ve iş üstlenenler yan çizdiler, Aydın Sanatevinde yalnızım. Hidayeti bir hava alsın diye Mersin'e yolladım. Benimde bir aydan beri Mersin'de ekleyen bir bavulum var, temizliğe gitmişti, kardeşim Kemal'in evine, onu da alacak akşama dönecek. Belimin ağrısı bahanesi ile burada çakıldım kaldım. Yalnız kalmak bir hayli zor ama ben seçtim ve bu böyle olacak.
    İnsanı nasıl tanımlayabiliriz acaba? Bazen güçlü, yırtıcı, bazen aciz ve korkak, ürkek, tedirgin. Hepsinin başında, yani moral bozan şu bel ağrılarım oluyor. Yürüyemiyorum, eğilip doğrulmakta zorlanıyorum. Birde şu bir türlü bitmeyen işler. Bir aydır üzerindeyim, hala göze görünür birşey yok. Belki yarın bir resim koyacak tavanımız olacak, belki yine yarın yerleştirme fırsatım olacak. Günler iyi ilerliyor, bugün yine iyi birşey oldu, kapımın önündeki kumları kaldırttım. Şimdi sırada içerdeki derbederlikte. Burada neler yapabileceğim hala belirgin değil.
    Hela oldu oldu gibi, banyo oldu oldu gibi. Resimlerim ortada duruyor, toz toprak içinde, bir bir elden geçmesi gerekiyor. Ama neyin nereye geleceğini bir türlü bilmiyorum, bu yüzden hiç birşeye el sürmek istemiyorum. Yer değiştirdiğim herşey ertesi gün yine bir başka tarafa gitmesi gerekiyor. Hidayet Mut'tan dönünce ilk işimiz kitapların tozunun alınması olsun. Dolapların üstündekileri seti de indirelim, dolapları biraz öne alalım, arkasında yaratılacak boşluğa bir somye koymaya çalışalım. Belim ağrıyor, ama galiba iyiye doğru gidecek, bu temizlik işlerini bir bir benim yapmam gerekiyor ama devinemiyorum. Dün doktor Yusuf bey geldi, ince bir davranışla bir milyon lira katkıda bulundu. Ne incelik yarabbi.
    Yaşamak güzel şey, hele yapacak birşeyleri bulunmak daha bir güzel ve görkemli. Bir kitap yazmayı düşünüyorum (Çağdaş Mektuplar) isimli. Benim Türkçem, cümle kurmam yetersiz, hemen hemen her mektubun tekrar kaleme alınması gerekir. Edebi bir de özellik kazanmasını isterim. Kalemi olan, yazın deneyimli bir emekli öğretmen veya eğitim fakültesinden yüze gelmiş bir öğrenciyi çağırmalıyım. İsterim ki Türkçe yazında, çağdaş, güncel ve kolay anlaşılır, mektuplar arasında bir bağıntı kurulabilsin.
Mevsimler gelip geçiyor. Bir koca yaz da bu arada geçti. İki tane gurup gezisine katıldım. Güneş turizmle, biri Alanya, Antalya, Side, Manavgat, Perge, Aspendos, Düden, Damalataş, Alanya müzesi, Antalya müzesi, Kırmızı kule gibi yerleri gördüm. Perge çok çok büyük bir oturum alanı imiş.
    Sonra yine Güneş turizm organizasyonu ile Karadeniz gezisi yaptık. Adana'dan başladık, Bolu 'da kahvaltı ettik, Abant kıyısında gezinti yaptık, Bolu'dan sonra, Akçakoca'ya çıktık, otobüsün arızası sebebiyle orda bir süre kaldık, Zonguldağa ulaştık, Amasra, Cide, İnebolu, Sinop'da kaldık. Ünye, Perşembe, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Çamlıhemşin Sarp. Beşikdüğünde yattık. Kastamonu üzerinden Yedigöller, Mengen yoluyla İstanbul Adana yoluna, Yeniçağlada ulaştık, bilinen çizgiden geri döndük. Gezi biraz sıkıntılı oldu ama, yani onbir günlük yolculukta, Sinop'ta, Cide'de, Beşikdüzün'de yattık. Yani dört gün yatabildik, doğaldır ki akşamları geç saatlerde. Bu arada ekstradan ÜrgüpGöremeye uğradık, bir gece de yattık, Avanosa geldik, Ürgübe yakın bir Ören yerinde fiks menü elli bin liraya bir öğle yemeği de yedik.
    Daha sonra 1 Aralık, Namrun arkasında Dağ oteline gittim. Bindörtyüz metrede dört gün kaldım. Oda iyi idi. Yaylanın adı eskiden çamlık ve havadar oluşu nedeniyle Namrun olarak isimlenmiş ve sonra insanlar, hem de okumuş kent soylu insanlarımız, ormanları bir keçiden daha fazla kemirmişler, arsa kazanmak içi çamları, kah gece, kah kış mevsimlerinde yok etmişler. Sonuçta çamların yok olduğunu görünce, ismi kalsın yadigar diye adını Çamlıyayla olarak değiştirmişler.
    Doğa orada öylesine görkemli, öylesine yalın bir yapıdadır. Akşamleyin yalınlık ve görkem daha da artıyor. Binbeşyüz rakımdan tatlı bir eğimle güneye uzanan, aynı oranda alçalarak ilerleyen tepeler arasında geniş ve yeşil bir vadi, her çamın dibinde bir ışık kümesi, sonra gök kubbe içinde kehkeşanlar asılı bir avizeler gurubuyla sanki mekanda zaman dinleniyor.
Üç gün sonra Adana'ya döndüm. Aydın Sanat evinin iç olayları ile haşır neşirken, bir ağırlık kaldırırken belimi yine incittim. Şimdi o hareketli güzel günlerin izlenimini kağıda dökerek dinleniyorum. Günlerden Pazar.
E. Aydın, 13Eylül1993

    İnsan, içinde bulunduğu değişken durumlarla nasıl düz kontak haline geçebilir? Bakıyorumda her yerde bağ bozumu, benim bünyemdeki sorunlar çevreme, çocuklarıma, onların evlerine ve yaşam biçimlerine de bulaşıyor. Ben ikircimli, ne yapacağını şaşırmış, çıkmazların içinde eziliyor, üzülüyorum. İçimde bir eziklik, bir presyon karımla bir yakınlık kurmakla değişmez eğrilere dönmeyi bile istediğim oluyor. Yeter ki içimdeki ve çevremdeki her şey olabildiği kadar eski haline ulaşsın diye, ama yine de çapraz, yine de sıkıcı olaylar iç içe sürüyor. Bir doğru sanılan adım da atılmış değil.
    Bana gelince; çok şükür yiyecek kadar ekmeğim var, şimdilik kalacak bir yatağım var ama içinde bulunduğum şartlar düşündürücü. Çamaşır, yalnızlık, şu ve bu daha daha anlatımı zor durumlar. Gerçi resim benim için bir hayat tarzı, okumak, bazen de yazmak ama kargaşayla beraber olunca hepsi ucu bulunmaz bir yumak oluyor. Aslında bu kadar durum karışık değil ama sorunların çeşidi insanı ve insan beynini zorluyor. Dikkat et sağlık birinci planda.
    Bir hafta sonra:
    İçimden incecik ve özlemli bir ses duydum, bir kapı açılmıştı, şekli ne olursa olsun, hangi çizgide olursan ol, alternatif bitmiyor. Evlenmeyi düşündüm, aday aradım, oda gelmekte geç kalmadı. Dul, genç, bir çocuklu, uyumlu olabileceğini de duyumsadığım bir kişi üzerinde odaklandım. O üzerime çöken kabus dağıldı, dünyaya bir daha başka türlü bakar oldum. Sonuç ne olusa olsun böyle bir çıkışı yaptım. Gerçi sonuç alınmış değil ama huzur için, bir aile içinde olmak için bir şeyler yapmak, şartlar ne olursa olsun yapmak galiba bir mecburiyet oldu. Ey sevmek sen olmasan sanırım yaşam da olmazdı
E. Aydın
AHVAL
    Yaşayıp gidiyorum, hayatı, yaşamı seviyorum. Belimde bir ağrı var bu nedenle içim sıkılıyor, uzun uzun gezemiyorum, uzun yolculuğa çıkamıyorum. Yine bu nedenle olayları abartır olabilirim. Resim yapamıyorum, içimden gelmiyor, okumak istiyorum ona da gözüm tahammül etmiyor veya etmeyecek. Çevreyle ilgim bel ağrıları nedeniyle azaldı ve koptu. Demem o ki, günün dokusu seyrek ve yıpranmış nesnelerle dolu, yaşamın renginde bir donukluk var. Renk olsun diye biraz da duygusal bağlamlarla yanımda bir çocuk var. Fakir olmaya fakir(*). Sonrası galeride bir ince doku daha kopacak, ben nasıl yeni bir doku oluşturacağım?.
    Yarım gün için veya birkaç saat için sekreter alayım, temizlik yapsın, kitapları elden geçirsin, mektupların bir kısmını temize çeksin. Bir kaç öğrenci kabul edeyim, küçük, aylık veya haftalık sanat toplantıları düzenleyeyim, sergiler açayım, bir kitap hazırlığı içine gireyim, geziler yapayım, Mersin'e, Mut'a, İstanbul'a, sağa, sola.
    Günlük yürüyüşler, doğaldır ki bunların hepsi şu belimdeki ağrı sona erince ki, ondan ümitliyim. Yaşam zor zanaat kardeşim zor.
    Cumartesi, yani bugün sabah geldim, Hidayet 'e durumu anlattım. Ortaokul da yanında olmaya söz verdim, liseye ben yazdırdım, baba evinde ilk yılı iyi kötü geçirmesini, masasını, sandalyesini, yiyeceğini üstlendim.
    Daha da fazlasını yapmayı düşünüyordum ama ters bir davranış nedeniyle elimi çektim. İki sene sonra liseyi bitirmiş, üniversite puanı yetersiz olduğu için Mersin'e dershaneye gelmek için bana baş vurdu. Mersin'e gelmesini sağladım, bir iş de buldum, ama iş o kadar yoğun idi ki, ders saatleri hep kaynıyordu. Çare olarak Adana'ya yanıma almak durumunda kaldım. Karekök dershanesine ücretsiz olarak kabul ettirdim, geçen yıl Kasım ayında. O tarihten beri Aydın Sanatevinde yedi, içti, dershaneye gitti. Belli başlı bir puan getirmedi ama, bu arada sanat yönü ortaya çıktı, yetenek imtihanına girmesine yetecek kadardı. Hocaların bana yakınlığı, diğer yandan galiba iyi çizimleri de artı başarılı oldu. Şimdi Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim İş Öğretmenliği bölümünü ön sıralarda kazandı. Devlet'ten burs da alabilecek, başvurusunu yaptırdım. Sonuç olarak dört yıl sonunda bir orta öğretim okulunda Resim Öğretmeni olabilecek. Eğer bu yaptığım iyi bir hizmetse ki, ben öyle kabul ediyorum, onlarda bunu biliyorlar. Şayet bilmiyorlarsa ilerde bileceklerdir. İyilik et denize at, haluk bilmezse balık bilir.
Neden yaptığıma gelince; bu çocuğun anasını üç yaşında iken Mersin'de yanımıza almıştım, (*) nedeniyle gerekli ilgiyi gösteremedik, doktora göstermedik, abc'yi bile veremedik. Onaltı yaşında yoktan nedenlerle, Mut'a annemin yanına, geri köye yollamak üzere bıraktık. Tanrının lutfüyle, Çaltılı köyünden birisi bu kızı istiyor, evlendiler. İkisi birden çalıştılar, sıfırdan mal mülk sahibi oldular. Şimdi kaysı bahçeleri, evleri ve biraz da toprakları var.
    Ben bu kıza karşı kendimi hem suçlu, hem de borçlu hissediyorum. Zaman zaman ufak tefek yardımlar ettim ama dahasını düşünüyordum. İşte dört çocuğundan birisini okutmaya gereksinim duydum. Bilindiği gibi eskiyen borçlar gözde de, gönülde de büyür durur. Burada Hidayet yanımda okurken ben onlara bir de dana hediye ettim, henüz yavruya varmadı ama şu gün onbeş milyon eder. Karınca kararınca birşeyler yapmaya çaba verdim. Allah ecirini esirgemesin. Önümüzde bir yurt veya pansiyon sorunu var, yahutta Mersin'deki akrabalarına gelip gidecek. Sözün kısası, artık yolu engebeli ama engelli değil. Üniversiteye girmek meseledir ama girilince çıkılır.
E. Aydın, 14Ekim1993

    Bir kaç günden beri neler oldu neler. İşin komiği neler düşünmüştüm, hepsi biribirinden kopuk. Bursa'dan misafirim vardı, pazartesi tam gün bana gelecek, sabahleyin telefon edecekti bütün gün boyu işgence çektim, nedenleri aradım, daha önceki sıcak ılişkimle bağlantılı bulduğumdan karar verdiğim gibi aynı numaraya telefon etmedim kural gereği edemezdim. Aynı ağırlıkta iki gün geçti belki de uykularımı zedeleyen. Bursa'dan bir özür dileme telefonu alıyorum, nedenleri detaylı yazacağı sözüyle. Biraz rahatlıyorum, aynı akşam saat sekiz buçukda Balcalı'dan, yirmi günün beklentisini, o binlerce acabayı çağrıştıran aynı zamanda yaşananın anatomisiyle örtüşmeyen, sanki özür dileyen, büsbütün incelik kurallarından yoksun habersiz, güncel özel sorunları altında ezilmiş, dünyayı yaşamı dışlamış, kurulu dostlukların listesini karıştırmış.
E. Aydın, 21Kasım1996
KENDİMİ ARIYORUM
İç dünyam ve dış dünyam, çelişkilerle dolu.
İç İlişkiler ve İletişim :
Bilindiği gibi kişilik, benlik, bireysellik, hatta yaratma, ideotizm hep iç iletişimin labirentlerinde, bütün gözlerden ırak, kuytularında oluşur, gelişir.
    Bilim, kültür, etik; yasaların yasakların eşiğinde, havada, karada, suda ve heryerde sıkı yönetimini sürdürürken o orada gizli işler kotarır. Onun için olmayacak iş yoktur. Yeter ki, evet desin. Bu düzen bende başka türlü çalışır olsa gerek.!
Sağ gözüm (hangisi sağ bilmiyorum ya lafın gelişi); söğüt ağacını görür imgelerde, simgelerde ölçüp biçerken. Sol gözüm; onun üzerine tırmanan salyangozun, süt beyazı, kırık cam mavisi, kabuğunun erotik vede seksiliğini devreye sokar. Ulaşılmaz, güzel mi güzel bir kızla mavi bulutların daha mavisine uçururdu. Veya nazlı nazlı, oylumlu ırgalanışını aşka götürür gider.
Sabahın çiğ taneleriyle daha bir tazeleşmiş ebrulü gülü sol elimle okşamaya, belkide koparmaya hazırlanırken; sağ elim Of aman elime diken battı, canım yanıyor diye feryad eder.
    Artık doğada seyrek rastlanan, çalı bülbülünün sesini daha iyi işitebilmek için sokulurken, avcının tüfeğinin sesi sol kulağımın dibinde patlar. Vuramadığı bülbüle, tüfeğine küfreder. Sağ kulağm üzgün, solu ise memnun.
Dışarıya çıkmak, gezmek isterim. Ayakkabımı, çorabımı giyerken; nedenler nedenleri kovalarnereye gidiyorsun, neye gidiyorsun, gerekli mi?. Bu sefer evethayır gündeme düşer. Yol ve yolculuk ya biter, ya geri kalır.
İnsan bu mudurder, kendimi listeden silmek isterim.
    Sonra (baba) derler, (dede) derler, (hocam) derler... Şaşırır kalırım.
    Pazartesi, Cumartesine büküldü; aradaki günleri görmek, okuyup değerlendirmek olanaksız bana göre.
    Gün, öylesine kısalıyor ki, gazeteleri okumaya bile aslında yetmiyor. Resmi kim yapacak, kitapları kim okuyacak, mektuplara kim yanıt verecek, eşi, dostu, arayanı kim arayacak?.
    İkibine üç kala; gezegenimizde insanlar, çil yavrusu gibi koşturup duruyorlar. Üç aşağı beş yukarı aynı durumdalar.
     İnsanın evrimi sürdüğüne göre; umarımızda olmalı!
    Valizi hafifletmek için, hangi gereçleri atabiliriz?. 
E. Aydın, 5Ekim1997
BUGÜN BEN YENİ DOĞDUM
(Editörün Notu: Ethem Aydın'ı trafik kazasında kaybettiğimiz 27Kasım2002 sabahı aşağıdakine benzer bir olay yaşanmış olmalı)
    Ana ve işlek bir yolda, sabah yürüyüşü dönüşü, bir araba beni rastlantı olarak ezmedi. Önce kaldırıma, sonra direğe çarptı. Beni rüzgarladı ve yine yola çıkıp durdu.
    Bütün bu olaylar aynı saniyelerde oldu. Şimdi yaşıyorum. Büyük şans.
    Sarsıntı yani ruhi depresyon dinmek üzere. Yaşam budur zahir!
    Varla yok yanyana...........
E. Aydın, 8Kasım1997, Cumartesi

Çaltılı.
Adana sallanıyor. Moral bozucu. Apartmanlar çökebilir.Yıkılanlar... sokaklarda dahalar bekleniyor. Hem de huzursuz sonun başlangıcı gibi.
E. Aydın, 5Temmuz1998

Ah dağlar, doğanın yazgısı, zamanların değişken uzamda görkemli, mor, yeşil sıra dağlar, Adana'ya dönüş.
E. Aydın, 3Ağustos1998 Pazartesi

Dün rejime başladım yürüyüş, çay, simit.
E. Aydın, 20Ağustos1998 Perşembe

Bugün 10Haziran Perşembe.
Yarın Mut'ta kayısı bayramı başlıyor. Üç gün sürecek. Gitmeği düşünüyorum. Kalacak yer konusu her yıl daha da bir sorun çizgisine varıyor. Geçen yıllar daha mı az duyarlı veya şerefsizdim?. Ne oluyor? Bu duygusal değişim, bu değer yargısı kargaşası neyi vurguluyor? Mehmet'te yatardım, Hüsam'da yatardım ve bir art niyet oluşmazdı. Şimdileri ne oldu da öze döndüm?. Bir başka açıdan bakıyorsun.?!
Maaş için Zıraat Bankası'ndayım. Saat 8. Veznedarı bekliyorum.
E. Aydın


Pazar günü, çiftlik
Yağmur damlaları, tek tek bulutlar dönüşsüz duruyorlar. Ağaçlar beklemede. Meyve ağaçları. Yaprak dökümünde güneş ışınları bult aralarından sulara ulaşıyor.
Yazıyorum, sevgi ve özlem. Olanlar, olmayanlar, olacaklar, olmayacaklar.
20 yaş77 yaş. Yalnızlık yoksulluk kavşağında buluşuyor. Heyecanlı, beklentili, umulu. Yatıp, umutla kalkmalar. Güzeli buluyorum O'nda. Çünki sen yakın seçenek. Beklenen aranan gerçek ilde.
E. Aydın, 1Kasım1998, not defterinden

Pazar günü, çiftlik
Mavi yerinde, güneş yerinde, duyumsal dinginliğe kapılar fora.!
Kelebekler dalgalanarak yeşilden yeşile, çiçekten çiçeğe dalgalanıyor.
Esimde peşinde yüksekler yüksek sonsuza değen.
Toros'ların tepesi beyaz, zamanların tanığı, gururlu.
E. Aydın, 13Aralık1998, not defterinden

    Evet hastalık da hesapta var. O kendi konuşmadıkça, ben de varım demedikçe hep göz ardı edilir. Yalnızlığa soyunanlar, bir gün sıkıntısını da çekerler. Ayrıcalığın ayrıcalığı da buradadır.
    Bu hiçte özgürlüğü bağlamaz. Baş ağrısı başta kalmaz. Bir gün gelir çekilenler unutulur. Dayan gara öküzüm dayan. İştahım yok, o elektriklenmeden neden, azda olsa ateşimde var. Direnme ve diretme babında Hidayet'i çağırmıştım, vasıta bulamadı. Olanlar benim seçtiklerimdir. Bu söylenceye Arife günü başlamıştır. Kötümserlik işlediğim tema idi. Karşıma, umarsızlık saydığım olay benzerleri dizilmişti. Neden sonra bir doktor çağırmayı düşündüm. Dr.Fethi Zengin'i çağırdım. Sağolsun geldi, muayene etti, sıcak tutmamı önerdi.
    Termofor kullanmaya başladım; şok var ama yönü ve yolu belli. Bende daha onat bir psikolojiye ulaştım. Gerçi iştahım bozuk ama, yine de aç kalmıyorum, Nilgün yemek yolluyor, becerebildiği kadar Atike temizliğe katkıda bulunuyor. Dahası ayaktayım. Baş ağrısı başta kalmaz inancımdır. Yeter ki nedeni anlaşılır olsun. Bayram, yani Pazar günü bitmek üzere, umudum yarın daha iyice bir gün olacak.
    Bu gün Pazartesi, daha iyiyim. Yani ikinci gün. Bilgisayar başındayım, iyice benzer şeyler de yazıyorum. Fazıl beyden övgüler aldım.. Ayakta kalmayı istiyorum, yatmıyorum, o işi gece programına aldım. Atike hanım geldi temizlik yaptı. Nilgün hanım yemek yolluyor, gün inmek üzere.
E. Aydın, 13.Aralık1998

    Bir yıl sonra, 24 Ekim. Mersin Liselileri günü ve ertesi, aynı bel ağrısı, tanıdığım karekterde. Sarındım, sarmalandım. Ama biraz daha yalnızlık çekiyorum. Ayaktayım, ateş yok, ağrı sınırlı.
    9Kasım iç ürpertisiyle geçti. 10Kasım1997 sabahı Atatürk'ün anma günü için Atatük ilköğretim okuluna gittim. Merasim sonu döndüm. 11Kasım salı sabahı doktor Türkyılmaz Sakınc'ın yayla evine gittik. Hava serindi. İyi bir zaman geçirdik. Ama nezle oldum. Burnum akıyordu. 12Kasım Çarşamba, perşembe hep burnumla uğraştım ve de uğraşıyorum. Bu gün cuma idi. Ateşim yok. Ama burnumun ne zaman ne yapacağı belli değil.
E. Aydın
GÜNCE
    Bugün Cumartesi, Ağustosun yirmibiri. Ben uzun ve yoğun, detayı çok bir çalışmanın içindeyim. Ev kiralamak hem bütçe hem de madde olarak büyük külfet. Oğlum Murat'ın muayenehanesinde kaldım şimdiye kadar, sağolsun. Ancak bende kendisine faydalı olduğumu sanıyorum. Kanımca bu benim için bir bağımlılık ve sorumluluk gibi geliyor. Günün birinde şu veya bu sebeple, belkide duygusal bir kırgınlık olsa, benim orada kalmam imkansız olursa acaba ne gibi bir seçeneğim olabilir diye düşündüm. Sağı solu derken, eşe dosta danışırken belli bir karara vardım. Başladım ama her başlangıcın içinden yeni başlangıçlar çıkıyor. Her keser veya çekiç vuruşta yeni sorunlar ortaya çıkıyor.
    Daha ben başlangıçtayım ama zaman zaman umutsuzluğa ve kararsızlığa düştüğüm oluyor. Seçenek tek olduğu için kendimi tekrar moralize ediyorum. Yapmam, bir yerlere varmam gerekiyor. Şimdi yaptıklarım da pek az sayılmaz. Bitişik dükkanla aramızda altmış santimlik ve altı metre uzunlukta bir alanı var ettim. Banyo ve hela, belki mutfak için bir alan tasarlıyorum. Suyun yeri değişmesi gerekiyor, usta çağıracağım, elektrik şimdilik duracak, bütün apartumanın bir ışıklandırması ve havalandırılması deliği ile karşılaştım, ona bir kapak uydurmam gerekiyor.
    Yaratılan boşlukta dolap gereksinimi olacak, nasıl yapacağımı bilmiyorum. İlk etapta şu suntaları sökmem gerekiyor, sonra duvar ve kapı için biraz düşünmeye ihtiyacım var. Bütün davarlar ve kazınılan yerler sıva ve badana yapılması gerekir. İş sayılamayacak kadar çok ama etap etap yürünecek. Ama sıvayı geciktirmeden ele almak gerekli. Çünkü kum dışarda, emanet eşek ortada. Bu arada birde Hidayet olayı var, oda yanımda barınıyor. Güzel sanatlara hazırlanıyor. Başarmasını istiyorum. Bir yerde sanki birlikte olunca yaşam daha kolaymış gibi geliyor.
E. Aydın

Bütün bu güzellikler gözlerde şaka.
    Yaşam süreğen, bazen de durağan. Yavaş çekim hayat var burada. Durdurulmuş yavaşlıkta, temiz ve görkemli. Şehrin uğultusu, yaklaşık düzeni hepsi bir garip orantı, belkide uzantı.
    Temmuz, Salı, sabah, Bartın'da oteldeyiz. Hava serin. Burada bir doğal güzellik var. Dağlar görülmüyor. (*) taşkıran da burada imiş. Karadenizde.
    Bugün Ordu'dayız. Her yerde ısı düşük. Deniz Karadeniz. Kıyıda mağrur çalışıyorlar. Çalışkanlar. Yeşil yeşil, ton ton, renk renk gezinin arta kalanı.
    Gezi oldukça iyi geçiyor. Gerginlikler eksik değil.
    Gençler aşırı çizgisini zorluyorlar, içten geldiği gibi, riyasız ama yalın ve (*) şeyle davranmıyor ve yapmıyorlar. Eğer cumhuriyet bu çizgide düşünülseydi yaşamın çekiciliği kalmazdı.
E. Aydın, gezi notları
SAAT BAĞLAMINDA UZAYIN ALGILANIŞI

b3-21    Bir saat onarım evinde doğmuşum. Ninnilerim, saat tik tak'ları; çalarların Üsküdar'a gideriken bir mendil buldum, mendilimin içine lokum doldurdum tınılarıydı.  Ben, kundaktan kurtulur kurtulmaz; çevremdeki çeşitli saatleri, oyuncak nesnesi olarak seçtiğim için, tekrar tekrar kundaklanırdım. Hep sargılar içinde belekte büyüdüm. Hala elimi, kolumu, ayaklarımı dengeli kullanamayışım da bundandır.
    Anlaşılacağı üzere, saatlere yaklaşmam yasaktı. Kalabalık bir aile olmamıza karşın, hemen hergün birkaç saat kendiliğinden bozuluyor, yeni bir oyuncağın kaba malzemesi oluyordu.
    Yasaklardan sonra yediğim dayaklar da fayda vermeyince, önce çırak olarak, sonra da kalfa olarak saatçi tezgahına oturtuldum. Böylece onlara göre artık evdeki saatler kurtulmuştu... Sıranın kasabanın saatlerine geldiğini kavrayamamışlardı...          
    Müşterilerle genelde sevişiyorduk,  genelde iyi ilişkiler içindeydik, yumşak konuşulduğu zaman, zaten müşteri hep iyidir, uyumludur. Hep sizi bağışlamaya hazırdırlar. Yine şimdileri olduğu gibi, artık bir gelenin bir çok kere daha gelmesinin gerektiğini öğrenmişlerdi. Geliyor, sakin sakin duruyorlar, çayımı, kahvemi de içiyorlar, güncel konuları tartışıyorlar, güle güle gidiyorlardı. Evdekiler yetmezmiş gibi komşular da oyunun çekim alanına girmişlerdi...
Buna rağmen bozulan saat oranı artıyordu. Sanıldığı gibi, yasaklar hep kötü sonuçlar vermez. Aksine zaman zaman doğurgan, kendine özgü farklı buluşların da babasıdır.
    Sanırım bu, insanın yaratılış özelliği olacak: kurulu düzeni hep merak eder, karıştırır; onlarca düzeni bozar, sonuçta yeni bir düzende belki de birleştirebilir; adına da buluş der...
    Şimdileri bile saat tamiri her tezgahta gizini korur.
    Daha sonraki zamanlarda, Mekanik kolik oldum.
    Bisiklet, misiklet, çamaşır makinası, buz dolabı, ütü, otomobil; benim elimde düzensizliğe ve sonra yarım düzene ulaşırdı.
E. Aydın

    Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, bütün dünyada alıcı eğitim sistemleride sorgulanıyordu. Hala da geçerli olan, "iş içinde eğitim" sistemlerinin büyük araştırıcısı, John Dewey ve daha diğerleri idegojik anlamda iş uygulamasını ilk defa köy enstitülerinde deneme ve açılmasına fırsat vermişlerdi. Enstitülerde de çalışmış olduğum için Mersin lisesinde iş derslerimde ve model uçak kurslarımda pedagojik anlamda işi hep gözetirdim. Böylece saat kurgusuyla uçan modeller, tepkimeli denemeler öğrencilerimin ilgisini çekmiş, kurulu düzenlemelerden yeni bulgulara itmişti. Akalp Sayın, Güngör Gürpınar, Ayhan Korucu, Devrim Özcan, Hüseyin Merzeci, Türkyılmaz Sakınç, Erdal Ayan, Burgutoğlu Kip Koray, Enver Podazihni Balım ve daha onlarcası unutamadığım araştırıcılardı.
    Doğaya ilişkin salt bilgilerimiz, deneyimlerimizin kesin sonuçlarıyla güvenirliğine ulaşır. İşte heran emrinde olduğumuz saat; akan zamanın ölçümüyle, bütün insanlığın sosyal yaşamında vazgeçilmezliğini sürdürüyor. Bana göre saat aklın doğayı algılayışı, küçük çapta da olsa ortaya koyduğu bir doğa modeli değil midir?!
E. Aydın

    Işıkta uyumam, derin dinlendirici uyku için, yakın ışıkları söndürürüm. Uzak ve yanal ışıklar içinse, yorganı tepeme kadar çeker, içerde bir kaos yaratırım. Yaz aylarında ise, gözümü bir bez şeritle bağlarım. Sanıldığı gibi karanlık aslında karanlık değildir. Bundan sonra belleğimi geleceğe dönderir, bir süre gezinmeye çalışırım. Güncel yaşamın bir düzeliği, toplumun ve erkenin tutarsızlığı geleceğe dönük düşleri öylesine umarsız çizgilere getirmiş ki, genelde yol çabuk biter. Uyku gelmemiştir. Geçmişe doğru yön değiştirir orada, anılarımla yükül bir duldayı seçer, ayrıntılarda dinlenmeye öykünürken, rüya iklimlerinde, uzamdan zamandan ayrınmış bölgelere günün başlangıcına ulaşırım.
    Böyle bir uyku başlangıcında, öğretmenlik yaptığım günlerden bir anı arıyorum. Kars'tan başlayarak mevsimlere, gençliğime, öğrencilerime rastlamak umuduyla Alparslan lisesi bahçesine girdim, elinde kar küreği Abuzer ağa sınıflürü tüneller açıyordu, sigarası ağzında kan ter içinde; sokaklar boş, gazinolar boş, bir kaç gececi bahçesinde kırklama çay içiliyor. Sonra İzmir Bornova askerlik kır atım çevik, emirerim Sinan, sevgili beklediğim taş döşeli sokaklar, altmışbeş top alayı, Cemal ağa, terhisim Ankara, bakanlıklar, Düziçi köy enstitüsü, İvriz, Mersin lisesi, sınıflar, öğrenciler, öğretmenler uyku tutmuyor.
    Mut'a indim, ilkokul günlerimi, merkez ilkokulunu, dere kenarlarını, kaleyi, okuldan kaçarak gizlendiğimiz, gülle ve düğme oynadığımız, pantolona kadar düğmesiz kaldığım günü ve burnumu çekerek eve dönüşümü, yediğim dayakları, bozup bozup oyuncak yaptığım saatleri, kır beygirimizi, karda, kışta, yağmurda onunla geçen unutulmaz dostluğumuzu, sığındığım tertemiz anıları, sekiz on yaşlarında bir çocuğun, her mevsimde, iklimde, dağ başlarında, ormanların ve dinginliğin ürpertili ama yalın büyüsü içinde, birinde yanan kütüğün ısısı ve ışığında, atım ve ben büyür büyür, karanlık ve yalnızlığın içinde güçlü bir kitle olurduk. Şişirdiğimiz balonun içine girer yükselirdik. O zamanlarda dağlar dost, insanlar dost, vahşi hayvanlar dosttular. Böylece evlerimizin bahçesi sonsuza uzanırdı. Köyler, yazın yörükler bizim bahçe komşumuzdular. Alış veriş parayla değil ayniyatlaydı, mal alınır mal verilirdi.
    Atım balık kadar yumşak, dengeli ve devnigen, bulutlar yatağım kadar yumşak, bir kümeden öbürüne kayıyoruz, zaman durağan, uzam belirsiz yele düşlenen bir sevgilinin bukleli saçları, sevecen okşayan. Kuşlar var, dost yüzler var, öğrenciler var içten gülümseyen, birlikteliği kutsayan. Bir ebem kuşağı değişkenliğinde yüzleri, Venüs, Zeüs, Atena, Apolon, Artemişhera Osean, Pan, Kiklop, koltuğunda defteriyle Heredot, Hermes, tanrılara kafa tutan Gılgamış, Egidu, İştar.........
    Sabah yürüyüşü zamanını haber veren zil sesi. Meğer şu insan da ne kadar büyük, ne kadar büyümeğe, sonsuza deymeye ayarlı bir iç beni ve asırları, zamanları kavrayan bir beyni var.
    Kuşatılmışlık içinde insan ne kadar da zavallı, aciz, yoksun yaşıyor, yoksun yaşamaya itiliyor......
E. Aydın

    Dağ oteli. Akşam ilerliyor.
    Terasta iki kişi veya uzaylı. Yeşiller turuncunun eşliğinde mavilerle buluşuyor. Renk tonları sessizce koyu morlara kayıyor, bütün vadide yer yer ışıklar, ateş böceği aydınlığının dinlendirici, soluk gücünde loşluğu yakalıyor. Hemen tepemizde yıldız kümeleri, binbir rengi yansıtan görkemli avizeler topluluğu, gerçeklerin sonundayız artık.
    Masamıza bir mum ve oruç Aruoba geldi. Hani diyordu.
    O anıyı da aslında epey sonra anımsarsın. Pek de inanmadan! Olguları saptamaya, uygun gerçeklere ulaşmaya çalışırsın, hatta sonradan gidip, oralarda gezinip gerçekleri yerli yerine oturtmaya çalışırsın, her zamanki budala tavrınla! Hayal mi kuruyorum? dersin.
    Oysa, işte o tek, biricik, gerçek anıdır o'! senikendini de yeniden kurmanı gerektiren! Ancak senin kurmanla 'olgu' asıl gerçek olabilecek...
    Hani yana yana dibine varmış bir mumun içinde oluşan oyuğun çeperi bir noktasında çatlamış, eriyik madde dışarı akmış, fitili de açıkta kalıp tükenmişken, çatlağı akmış maddeyle doldurup tıkayarak bitkin fitili yeniden yakınca, ufacık, güçsüz, belli, belirsiz! ama pırıl pırıl, yoğun, direngen, altı canlı mavi, üstü parlak sarı bir alev elde edersin ya, onun gibi işte...
    Özlü, özgür, içtenlikli konuşmalar, fağfur fanusun içinde özlü direngen yankılar yaparak bize ulaştığında, biz kendilerimizden çok uzaklarda, ağırlıksız, orda burada, her yerde, dokunmanın çoğalmasını ideo insana ulaşmasını izledik.
E. Aydın, 11Ağustos1994
İŞE DÖNÜK HALK ÜNİVERSİTELERİ (3)
1928 YAZI DEVRİMİ, LATİN A.B.C.'sinin
YAŞANMIŞ ÖYKÜSÜ. İKİ ANI
    Raslantı olarak 1920'de doğmuşum. Yine raslantı olarak, yedi kardeşin sağ kalan, dördün, sondan ikincisi olarak nüfusa işlenmişim. Arap harfleriyle başladığım ilkokul, Latin A,B,C.. ile bitti. Yeni yazının kasabamızdaki yarattığı havayı anlatmam gerek.
    Eski yazıdan yeni ABCye geçişin görkemini dün gibi, gün gibi anımsarım. Türk insanı asırlar boyu organize eğitim ve öğretimden yoksun bırakılmış, buna karşın hemen her çağda yaygın eğitim ve kültür değerlerini korumayı, kollamayı becermiştir
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, okur yazar sayısı, Türkiye genelinde %10 civarındaydı. Modern ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmaya soyunanlar, başta
    Örnek insan Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, az zamanda çok büyük atılımlar yapmak gerektiğinin bilincinde idiler. İlk işleri Arap ABC' sini kaldırıp, yerine Latin ABC'sini koymak hazırlıkları oldu. 1927 yılında çalışma başlatıldı ve 1928 yılında bütün Türkiye'yi kapsayan bir seferberlik kanunlaştı.
    Ben o yıl Mut İlkokulu ikinci sınıfında Arap ABC'sini sökemiyor, sınıf tekrarlıyordum. Bütün yurda olduğu gibi Mut'a da Millet Mektepleri açılması emri, uygulamasıyla birlikte geldi.
    Gündüzleri bizim doldurduğumuz sınıflar geceleri, ihtiyar, genç, yeni yetme, köylü kentli, konuklarla dolup taşıyordu. Gaz lambası ışığında; kentli ve köylülerin yeni yazıyı öğrenmeye çalıştıklarını; kısa bir süre sonra, erken öğrenenlerin, alanlarda kapı pencereden oluşturdukları yazı tahtaları başında, yeni guruplarla coştuklarını da, kahvehanelerin okul gibi öğretime soyunduklarını da gururla, gözlerim yaşararak anımsarım. Hatta kahveler, cami avluları kara tahta ve tebeşir elinde öğreticilerle, öğrenicilerle dolmuştu. Zaman zaman biz gündüz öğrencilerine, gece tahta başında öğreticilik görevi verilmişti. Babam bir süre Camüül Ezher 'de bulunmuş bir imam, ama aydınlığa açık birisi idi. İlk geceler biz dört kardeşten edindikleriyle bir kaç günde okuma yazmayı sökerek, gece mekteplerinde ders vermeye başlamıştı bile.
    Dil devrimi ve ulus bilinci, ne büyük atılımların umut dolu başlangıcı olmuştu.
    Osmanlı Dönemi'nde, saray çevrelerinde okumuş yazmışların yanında, asırlar boyu aşağılık duygusuna kapılmış Türk İnsanı, okuyup yazma öğrenmekten kıvanç ve gurur duyuyordu. Sokakta yerde bulduğu bir yazılı kağıdı alıyor, sökmeye çalışıyordu.
Dahası, Namık Kemal, Müsahip Zade'nin sahne oyun uyarlamaları; kaymakam, hakim, berber, kasap, esnaf katılımlarıyla oynanıyor, haftalar boyu Mut'luya sunuluyordu. Ulusal bilinç yakalanmıştı, bugün kaybolmuş gibi görünse bile, bu ulusun büyüklüğü zorları yenmeği hep başarmıştır.
    İkinci anı: Türkiye genelinde Ezan'ın Türkçe okunması bir genelgeyle cami imamlarına buyrulmuştu. Ekte bir de tercüme metin yollanmıştı. Bir gece Müftü Nadir Efendi, Hakim Ali Rıza Bey, kaymakam, jandarma komutanı bizim eve gelerek sabaha kadar metin üzerinde durdular, belli bir makamda sesli okuma çalışmaları yaptılar, çevreden duyulmasın diye fısıltı halinde okuyorlardı, bizler bitişik odada uyuyamıyor, olanları heyecanla dinliyorduk. Nadir Efendi sesini yükselterek Yahu Hoca biraz sonra minareye sen çıkacaksın, şunu ayağa kalkıp elini kulağına atsan bağıra bağıra okusana dedi. Babam da güzel, ince, titrek sesiyle yüksek sesle bir makamla okudu.  Tanrı uludur, Tanrı uludur, haydin namaza, namaz uykudan hayırlıdır.. Haydin felaha....
Sonra minareye çıkıldı, sabahın dinginliği içinde bu ses bütün boşluklara ulaştı, yayıldı ve sindi.
Sabahleyin bizim ev ana baba gününe döndü, eline küçük bir armağan alan Mut'lular, bizim eve üşüştüler, tebrik, teşekkürler ediyorlardı.  Hoca, Allah senden razı olsun, ilk defa biz şu Ezan'ın ne manaya geldiğini öğrendik, anladık.
E. Aydın

    Şu derbeder görünüşlü Aydın sanatevi, sevgilerim, sevgililerimle tıkabasa dolu. Duvarlarda durdurulmuş zamanlardan anılar, şövalyelerde bilmem hangi baş yapıtın ilk izleri, zamanlara direnme gücünü hala koruyan vantilatörüm, artı zamanlarımda karanlık odada başında sabahladığım agrandizör, miniklerin oturduğu öğrenci tabureleri, modellik etmiş alçı ve çamur kırıntıları, kırk yılda bir gerekecek olan avadanlıklarım, üzerinde boyaların kuruduğu paletim, dışardan bana iletişim sağlayan bilge dostlarımın oturduğu sandalyelerim, zaman zaman da olsa sesini duyduğum radyom, doyumsuz alolar beklentisiyle yanında oturduğım telefonum, sabah loşluklarında binbir çelişik ama yüksek duygularla bahçelerden çaldığım güller... Yaprak yaprak benek benek renk renk beni bana söylerler sessizce.
    Raflarda kitaplarım, hergün yenilenen ve çoğalan belleğim, düşünüler arasında mavi beyaz uçuşan sigara dumanlarım, kül tablasında sayısal çokluğa ulaşan izmaritlerim, dosya dosya yazdıklarım, odalara sığmayan yazamadıklarım.
Her dem harekete hazır daktilomun şaryosu. Bir Nasrettin kapısından sonra başlayan duyumlar dünyası. Geceler boyu bana sevgi sıcaklığını tattıran, konuşa konuşa, sevişe sevişe sevmenin dokunmanın gizemini yaşadığım yatak.
    Ağızdan ağıza aktararak yudumladığımız nektar, Çukulatalı sevişmeler, değişmeler, sıradan örneklerden, yaşanmışlıklardan kurtarılmış balonlar dolu zamanlarımız. Gecenin bilmemhangi deminde, yazanın da yazılanın da bir türlü hatırlayamadığı uzay. Mor ötesi zaman, sonsuza eğri, ilahi tınılı. Savruluyor ipeksi saçlar esimde, ebemkuşağı. Güçlü iki yürek pompalıyor seviyi sonsuzluğa, ak soluğun rüzgar. Deniz dalgalı, kauık yalpa, zaman uzayda özgür. Kayıkta biz insana doğru. Yağmur çisem çisem toprağıma taşıma. Çiseminde sen nergis kokusu, bulutlardayım, yahutta mitlerdeyim. İçten içe çoğalıyorum pınarlarcasına... kaymağım sen.. Dışardan sarılmış içimde gelgitler, kıyılarım ben. Köpüklü dalgalar kıyıda açılır, soluğu sen, sen... Çoğalıyorum seninle, azalıyorum sensiz. Devamı uzun...
    Hele hele uzun beklentilerden sonra, beklenmeyen bir zamanda, kapımda gözüken kardelenim. Burayı seninle daha çok seviyorum, özlüyorum.
E. Aydın

    6 Nisan akşam Adana'dan çıktık. Saat 10, Ağaçlı tesislerine (*). Yani üç saat gelindi. Hava serin. İnsanları da bir tuhaf. İstan(*)e galiba pek iyi bir (*)
    Yarın 7Nisan olacak Perşembe.
E. Aydın, gezi notları

Akşam cumartesi. İsmail bey. Değişik bir ortamdayız. Buradan gitmek zor. Gitme. Biraz bekleyiver. Lazım mı?
E. Aydın, not defterinden 

Pazar günü, Çiftlik
Gök bulutlu, sıcak. Ağaçlar ürüne durmuş. Kaysı önde, şeftali, dut, "üzüm adım adım bekleyince goruk helva olur" özdeyişi anlamında. Kuşlar kuluçkada cücük gelişiyro. Yaşam sürüyor, sürecek. Geneler güyüyor.
Düzen genişleme üzerine, dönüşüm üzerine. Ağaç, toprak, (*) toprak,, su, güneş, hava oluşumdur. Gelişim, gelişim, büyük son, sonsuzluk. Yaşam budur. Hepsi (*) bunların. Dışındayım.
E. Aydın, not defterinden

Mersin'e gidiyorum. Trenle. Toplantı var. İçel sanat klubü.
E. Aydın, 19Şubat1999 Cuma

Bu nasıl olur? Oldu işte. Ne yaptın, oldu işte.
E. Aydın, not defterinden

    Bugün ayın 13 Temmuz günü, ben dün Adana'dan geldim, akşam Kemal'lerde  yattım. İyi de oldu, ne de olsa bir değişiklik.
Yine bugün sabah parka gittim. Park çok bakımsız ve yürekler acısı, ağaçlar deforme, çiçekler yok. Hava da sıcak ama ben bir eski ve sevdiğim kişiyi, Hilmi Dulkadir'i ziyarete gittim, biraz konuştuk, sonra bir rahatsızlığından bahsetti, doktora gitmesini önerdim. Beraber çıktık, beni İçel Sanat Kulübü önünde bıraktı.
    Bahçede gazetemi okudum, öğle yemeğinde sahne ve figüranlar değişti, Sulutaş hocayla ve Faruk bey'le karşılaştık. O, benim dün de burada olduğumu söyledi, sevindim, ilgi iyi şey, şundan bundan laf ürettik daha çok ben konuştum. Güzel sayılacak konulara incelikli değindim, onlar da sevdiler konuşmayı. Çıktım, Oğuz'a sonra da Kemal'e geldim.
    Şimdi daktilo başında bunları yazıyorum. Akşam saat altıda bir sergi açılışı var, sonra sanat kurulu toplantısı. Kanımca akan zaman başlamış oluyor. Altı, yedi ve arkası sekiz. Biraz regriatif sohbet ve evli evine köylü köyüne.
    Dedim ki, Anadolu bir çok kavimlerin yolu olmuştur, onlar bu yurttan asimilasyon şekliyle yok edilmedi, biz yani Türk'ler yaratılış başından beri dominant insanı temsil etmişiz, tarihdeki yaşımızdan neden farklı bir üstünlüğümüz var. Onu da koruyarak Anadoluya gelmişiz, yine dominant özelliğimizle var olmuşuz, bugün bu topraklarda yaşıyoruz. Ama onları, yani bizden önce gelipgeçenleri yok ederek değil, onlarla karışarak ve kaynaşarak, bir yerde onarın da oluşuma katkılarını kollayarak, gözeterek varlığımızı sürdürmüşüz. Yani daha açık bir deyişle ben Astek'ler, Maya'lar, Eskimo 'lar, Roma'lılar, Rum'lar, Arap'lar, İsrail oğulları, Urat'lar, Asur'lar tarihte isim yapmış bütün ırkların karışımı, uyumu ve dahası özdeki durumundayız. Bundan neden medeniyetin yabancısı değiliz. Kendimizi dünya insanına anlatırken, biz Türk'üz, tekiz, en büyük biziz gibi mesajlar vererek küçültücü bir yapıyı benimsemiş oluyor ve dışlanıyoruz, özed insanlar birliği için Adem baba Havva anaya ulaşan birlikte beraberliği konuşarak düşünce çizgisini doğal ve geniş tutmak yüceliğine ulaşmak gerekirken, hala başımızdaki neidiği belirsiz maymun kardeşler Türk sözcüğünü dar bir çembere sıkıştırmakla zaman yitiriyorlar. Böylece bizi Rum sevmez, Rus sevmez, arap sevmez, kürt sevmez hep dışlanıyoruz. Hele hele bir de din ve mezhep ayrılığı için çaba vermemiz var ya, işte o da işin cabası, tuzu, biberi...
    Osmanlı asırlar boyu tarihe hakim oluken neden hep saygın olabilmişti acaba!!!.
    Demek oluyor ki insanlık asıl özgü hürriyetine ulaşmak için daha nice yüzyıllar geçirecek. Atatürk "ne mutlu" derken, asılda Rum, Ermeni, Arap, Müslüman, Hristiyan, şu veya bu, ne olursa olunsun, bu toprakta oturup, bu bayrağın geçmişini ve geleceğini paylaşmış olma ve "Ne Mutlu Türk'üm" diyebilmek espirisini kapsar.
    Yine buda Osmanlı'nın evrensel sloganına denk düşer.
E. Aydın

    Bugün Pazar. Temmuzun son üç günü. Mut'ta Çınaraltı'nda ta kendimi duymaya başladığım, günler boyu sanbar gazalları, o başında oynadığım günlere, 65 yıl ötesinin derin sisli günlerinin ayak izlerini yazdığım yerlerde oturuyorum.
Yalnız ve hemşehri çocuklarını (*) izliyorum. Boyacıları, gelmiş geçmiş Mut insanının soydan soya (*) akanı sonsuza dek sürecek. (*)
    Daha neler neler göreceğim duyacağım. Zaman nasılda geçmiş, sürüklemiş herşeyi (*). Kazançlar koyup zararlar alınmış.
Belediye Pınarbaşı'nda bir düzenleme yapmış. Biz de bir katkı düşündük. Kazasız belasız dizaynı teslim etmek (*).
E. Aydın, not defterinden

Çuprayı sevmedim öğlen yemekte
29Haziran1999, not defterinden

Ben her bayram ağlarım.
E. Aydın, not defteri

Köy. Erbay (*) gelecek.
Hava sıcak, sabah puslu. Pantol yapışıyor. Karasinek var. Isı oldukça yüksek. Adana'dan çok veya aynı. Ter bitmiyor. Gölge etkisiz. Nemli hava. Adana, Aydın Sanatevi, Murat, işyeri, çiçekler, su, arayanlar hepsi sırada.
11Temmuz1999, not defterinden

Yarın 1Ocak2000.
Mersin'de değilim. Aydın Sanatevi'nde değilim. Mut'ta olabilirdim. Tarsus'u seçtim.
Atlı spor klübü Tarsus'a 5 km, Berdan gölüne karşı. 300 m rakım. Sessiz, ben benimle... böyle seçtim.
Kırlar bayırlar, su başları, ağaçlar, çam, çalılar, vahşi doğa, at yeter bana. Yollar yollar bitmeyen yollar, engebeler, yükseklikler, inişler, çıkışlar, yalnızlığın yalın sesi, ürpertisi.
    Ey bülbül, güzel kuş, şimdi sen neredesin derdimde sonra susardın söndümü yoksa güzel hevesin.
Ormanlar koynunda bir serin dere. Şimdi oralarda mor sümbül vardır. Uçun kuşlar uçun (*) şimdi o güzel günleri anar ağlarım.
Bir dünya dönüyor, boşlukta sessiz. Üstünde canlı, bitki, hayvan, sularda balık, yaşam sürüyor. Duyular, özlemler, kaygılar, nedenler, sorma ve soruşturmalar..... arıyoruz ama neyi?
    Günler birdi bin oldu, olacak da. 1 oldular, olacaklar da. Doğdular, doğacaklar da.
    Neden, niçin? Hepsi sanal. Hanımı dargın, barışacaklar. Bu birrr..
E. Aydın, 31Aralık1999, not defterinden

Berdan. İşte insanlık bir daha...
Gazeteler ne haberler döktürecekler ne haber.
E. Aydın, 1Ocak2000, not defterinden

    Sabahın yöş dinginliğinde, günü kutsamak için, ırmak boyunda bisikletimle geziye çıkarım. Genelde yaz, güz, kış değişmez.
On kilometre kadardır. İşte şimdi döndüm, bir kahvaltı hazırladım, Ethem'ciğim için. Benim ondan başka neyim var!?
Akşamın telefon konuşması, hala kafamda renkli bir şerit gibi, gökkuşağı...
    Bana çok önceleri diyordun ki, ben ölümden korkmuyorum.
    Bense hiç ölümü düşünmüyorum.
    İnsanın neden var olduğunu, enine boyuna; uzam, zaman içinde; dünde, günde, yarında evrensel boyutta düşünmeye çalışırım, gücümce..!
    Yine bu bağlamda, hayvandan bozmainsanısıradan yaratığı, Nafi Efendi gibi, Müderris Hoca gibi, Neşri Bey gibi, Arap Reşit gibi, Muhacir Şükrü gibi, Saraç Hüsamettin gibi, Berber Alaaddin gibi, Hüseyin, Fuat gibi yaşadıkları zaman içinde yerli yerine oturtur. Yine yaşadıkları zaman içinde, akıl almaz edimlerini, yükseklilerini düşler; kendimi adamakıllı hiçlerim.!
Sonra tekrar başa döner, kendime, bir küçücük tutunacak dal ararım. Hayal kurar, yalan söyler, sanal da olsa bir özgeçmiş düzerim, inanırım veya inanmaya çalışırım. Boşlukta bir hiç olduğumu unutmaz, her insan psikolojisinde olduğu gibi farklı bir edimle bağırarak, kırıp dökerek, bir ses çıkarmayı düşlerim. Kendimi duyurmak, duymak isterim... Okuduklarımın eşliğinde, en gerekliyi ararım.
    Resim yaparım, okurum, doğadan izinsiz aldığım ne varsa geri vermeyi, yükümü azaltmayı düşler, Mut'a yeşil bürüncek hayaller, iki köy çocuğunun okuması, üniversiteyi bitirmesine, özlü katkıyı görev bilerek, hoplar hoplarım, bağırmış, kırmış gibi olur, dahası, işin garibi, mutlu olurum, avuuunnuurrrum. Hepsi bu kadar.
    Öncekiler anonim oldular, anonim olma yürekliliğini koruyalım, zamanlar içinde anılmayı umalım. Avuntum bir ağaç diken, faydasız yaşamamıştır..
Bu sabahın ürünü de bu kadar.
E. Aydın, 9Nisan2000

Çiftlikteyiz.
Doğa sessiz laboratuvarında. Toprak ana, güneş baba. Ve canlılar el birlik, imece üretime sessiz bezgin gidiyor
E. Aydın, 14Mayıs2000, not defterinden

Bugün Balcalı'ya gittim. Test yapıldı. Hayırlısı... bu da önemli. İshal.. iyiye yönelmeyen.... olay bu. Nedeni?
E. Aydın, not defterinden

İyi gün. Irmak boyu sevgili bisikletimle el ele, bazende kol kola, diz dize umutla gezinirken, kuş cıvıltıları arasında, imgeler simgelerde öykü hayallerde yaşarız. Göklerin derinliğinden bir melek ak kanatlarıyla süzüldü. Yanaklarımı da sıcacık, yaratan yaşatan bir öpücük kondu, zenginleştirdi.
23Ocak2002

Mersin sergi... yalnız oturuyorum. Tuncay geldi. İltifatlar.... Yan alkışlar...
1950 kokuyor burcu burcu.
Kimler yok....Ali Kütük, Aytekin Yakan, Mehpare Caka, Durmuş Taş, Ahmet Özen, Hasan Ekin, Ruhinaz, Necla, Haşmet, Saadettin, Hüseyin, Rafet, Türkyılmaz, Melahat, Zinni, Doğan, Faruk amca, Ali Rıza...
Yüreğimin derinliklerinden gelen, boğazımda bir düğüm oluşturan, sesimin çıkmasuna dahi izin vermeyen...
E. Aydın, 1Ekim2002, not defterinden

(*)'le Mersin'e gidiyorum. Trende, saat 910.
(*) duygular. Güya aşka dair. (*) (*) doğan ve sonrası...
E. Aydın, 1Kasım2002, not defterinden
(vefatından 26 gün önce yazılıştır)

YAŞAMDAN BİR KESİT      
    Tırrrr, Tır, Ça, Ça Çaaa.
    Saat beş. Sağlık yürüyüşü zamanıdır.
    Al horozumun anılarda kalmış; (üürüüü üüüiiig), eşek anırmaları, inek öküz böğürmeleri, koyun kuzu melemeleri, minareden (namaz uykudan hayırlıdır duyurusu), yerini, sinir bozucu olsa bile; metalik araçlara bıraktı. Çalar saatlere günaydın. Aslında, sabahın doğal ve kademeli, tüm canlılarla paylaşılan sesler, buyurgan olmayan hayvan sesleri, iyi bir ana gibi, bizleri, okşaya okşaya uyandırır, güne daha bir güçle kavuşmamızı sağlardı. Ziller hep zaten buyurgandır. İnsan buyrulmağı pek sevmiyor.   
    Minarelerde Türkçe ezan yaşama ruhsal bir güç katıyor.
    Yolcu yolunda, emekçi işinde gerek.!...
    Sağlıklı yaşam koşusu veya yürüyüşü başlıyor
    Hava serince, sıkı giyinmek gerek.
    Bisiklet benim bastonum, iyi anlaşıyoruz. Yollar bana uzun, ona kısa geliyor. Zaman zaman kol kola, çamlar altında yürür, temiz sabah havasını duyumsarız.
    Trafik yok denecek kadar az, başlangıçta yadırganan loşluk, dinginlik yavaş yavaş, ara sokaklardan çıkan guruplarla görsel bir cıvıltıya dönüşüyor. Rengarenk. Çöpçüler, çöp toplayanlar, ev köpekleri, sokak köpekleri. Yollar, ağaçlar, gölgeler, gölgelerin belleklerde oluşturduğu, imgeler simgeler gizemine günaydın...
    Uzaklardan, geceler günler boyu hoplaya zıplaya gelen Seyhan nehri yorgun homurtulu akıyor. Yosun kokusuna, balıklara günaydın.
    Sularda yıkanan kavaklara, yeni güne günaydın.
    Eski baraj yolu'nda; Adana'lım gibi oylumlu, ağır başlı, süzgün bakışlı, gövdesi ebru nakışlı, elleri kınalı, gölgesi büyük okalüptüs ağaçlarına günaydın.
    Umara, geceden olta atmış, balıkçıya rasgele. Günaydın.
    Yeni baraj çavlağına, sisler içinde henüz uyuyan Adana'ya, bulutlara günaydın. Eski Baraj, Yeni Baraj, ormanlığa günaydın.
     Gidilen yollardan geri dönülür. Aydın Sanat evi'ne, günaydın.
    Kitaplıkta yer bulamamış sözlükler, tekrar yazılması gerekli mektuplar, son gittikleri yerlerde yeni iticileri bekleyenlere günaydın.
    Şövalyeler, dik çalımlı, binicisini bekleyen hırçın atlar gibi aleste. Duvarlarda durdurulmuş zamanlara günaydın.
E. Aydın, 26Kasım2002
(Editörün Notu: Bu yazıyı vefatından bir gün önce yazmıştır)




Sayfa 1  2

                         
   
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm