KADIN HAKLARI ÜZERİNE
Uzun süreden beri şöylece 19.
yüzyıldan, 20. yüz
yıla geçerken konuşulmağa başlamış bir konudur.
Kadın konusuna girmeden önce, birleşimde,
oksijen hakları, kompoze
birleşimlerde, bir elementin diğerine göre hakları diye bir
düşünceye hiç yatkın değiliz. Zira bu birleşim
elementinin yeni elementler üretmek için belli
ölçülerde formüle edilmiş sitemlere saygılı
olunuyor. Dişi ve erkek bütün canlılarda kendi rolleri
içinde bir takım ayrıcalıkların doğallığını da beraber taşırlar.
Yapı itibariyle ayrı şeylerdir, kendi sistemleri içinde
düşünülmek
gerekir.
İnsan bireyinin yapı taşları olan, kadın ve erkek
olgusunu bir eşitlik
modasıyla zorlamak, bilmem ne kadar akla yatkın olur?
Erkek ve kadın doğanın yapısında var. Doğum gibi, ölüm gibi.
Açlık tokluk, varlık yokluk, hep anlaşılmış,
anlaşılagelmekte.
Yapı içinde erkek anlaşılabilir veya anlatılmağa daha çok
çalışılmış veya kendimi yapı karekterimiz olduğu için
daha çok tanıma ulaşmış.
Örneğin; dölleyici atak, korkusuz, zaman
zaman cesur ve diğer
gam, yani başkaları için her tehlikeye atılabilen,
çevresindeki olaylara bir macera niteliği verebilen utopik
kararlar alabilen kişilik gösterir.
Böylece genel yapısında atılımcı, davetkar,
öncelikci bir
ivecenlik bulunur. İleriyi görmekte, duyguları ve hayalciliği
ön sırayı almağa hazırdır. Cinselliğe bakış açısı,
doğal olaya saygılı, yeni nesillere ilgili ve sevgili yeni nesilde
birinci amilin kadın olduğu.
Yaratılış bana göre kadınlara, kadınlığa endekslidir. Kadınları
yüceltebilen toplumlar, kendileri yücelirler. Henüz
bizim geçirmekte olduğumuz evrimde; kadını sıradan insan gibi
görüyoruz. Kadın insan değil, insan üstüdür.
Onların dilini anlayamadığımız için, kızdıbağırdınaz ettiisyan
ettihakaret etti gibi çeviri yanılsamalarıyla, olay yaratıyoruz.
Seven kadın konuşur, konuşmalıdır. Sözcükler sanaldır,
soyuttur, tek anlamlı değildir. Başka bir dilden çevirilerde
çevirmen uyanık olabilse, "Seni Seviyorum" tanısını ve
müziğini algılayacaktır.
Önemli Not: Bu yazım sosyolojik, etiğin işleyen kural ve
kuramlarının perspektivinde yazılmış, klasiktir. "Her eve lazım Zetina
dikiş makinası" evliliği birincil tutan
görüşü anlatır. Ülkemizde hala üniversite
okusa bile, bir genç kızın yaşantısını vurgular.
Uygar yapıda bireylerin, özgürce, sadece
birey olarak sevgide
çoğalması ondaki nükleer gücü keşfetmesiyle
yaşamı yaşanır kılmak amaçlıdır. Dahası tektir, evrenseldir,
önce tinsel sonra da tanseldir.Üreme dürtüsü
aydıldır.İsteğe,dileğe bağlıdır
Canlılık sularda başladı. İlk canlı (bakteriydi), hücreydi.
Hücre kendisini kopyalayarak çoğalıyordu. Uzun süren,
tek hücreriler döneminden sonra, çok hücreliler
evrimi başladı. Türlerin oluşumu ve çeşitliliği gereği
cinsellik, dişierkek birleştirici güç olarak seksin
eşliğinde devreye girdi.
Böylece milyonlarca yıllardan beri
süregelen, tek
düzelik yerini, çeşitliliğe bıraktı. Dişi, erkek, bir
bütünün iki zıt ögesidir. Kuvvetlerin zıtlıkların
bileşkesi. Eksi, artı, anot), katot, nötron, pozitron gibi,
saymakla bitmeyecek zıtlıklar bilimin direncini, inandırıcılığını,
korur, kollar.
Dahası, teknolojide yeni buluşlar, zıtlıklarla
savaşarak değil, onları
kullanarak olmuştur.
Konumuz cinsellik olduğuna göre; savımızı
sürdürelim.
Aile, sosyal yapının, en küçük birliği,
bütünün vazgeçilmez, verimli zıtlığını da taşır:
Erkek ve kadın.
İki ayak üzerine kalktığımız,
düşüncenin sonsuz
verilerini yorumlamaya başladığımızdan bu yana, onlarca düzeni
bozarak, ancak belki de bir düzen kurabildiğimizden bu yana; aile
bütünü de, düşüncenin karmaşasından payını
aldı... Evrensel yapının içsel mantığından uzaklaşarak da
olsa!!..
Çağlar boyu, kadının toplumdaki yeri
tartışılmıştır. İsadan
önce; Ptagoros, Eflatun, Sokrates, Aristoteles, adın konusunu uzun
uzun eleştirmişler, düşünmüşler.
Yaşadıkları zamanın, mantığına göre; egemen
güçleri
devlet otoritesini, devreye sokarak, yasalar getirmişler.
Antikçağ ve ardılları; Engels, Maros ve diğerleri akılcı
yorumlarla; kadının ezilmişliğini konu edinmişlerdir. İnsanlık ideo'su
evrim gereği, demokratikleştikce, kadinlar, bilinçlendikce,
yasalar da, yine erk'e tarafindan değiştirilerek bu günlere
gelinmiştir.
Böylece feminizim, yapay olarak gündeme yerleşmiştir.
Doğurganlığıanalık görevi birleştirici
bağlayıcılığı estetik
yapısı gereği kadın, aile içinde, toplumlarda saygındır. Her
sosyal kuruluşta (dinde, dilde), etik ve tabuda, "ana"
sözcüğü gizemli, muhterem, saygındır.
Zamanlar içinde, otoriter nedenlerle, yine,
tabular,
kültür, etik, kadını, mal gibi, alınıp satılan meta gibi,
görmeye yönlenmiştir. Günümüz de bile,
yasalarımız, kadınları ayrıcalıklı tutar. Koruyuculuğunu
sürdürür. Bana göre bu bir paradokstur!!
Zaman zaman, kadınlarımızın böyle istediklerini,
düşündüğüm olur...!!!
Kadın üniversiteler bitirmiş olsa bile; ide de,
(her genç
kızın rüyası, Zetina dikiş makınası! ). Yani varsıl bir erkek; hep
aranandır!!!!
Cumhuriyet'in kuruluşlundan bu yana kadınlar hep
ezildiklerini
gündemde tutarlar: Kim eziyor? Erkekler.. Erkeklerin, kadınlarına
vermedikleri ne kalmış ki??? Saydığı, sevdiği, ilham kaynağı, onlar
değil midir?? Onlara, şiirler yazan, mersiyeler düzen, sanal da
olsa, onları çehizleyen; bir tek gülücüklü
bakış için, sırasında, yaşamı bile dışlayan, onlar için
mamureler yaratan, savaşlar veren, erkekler değil midir..? Bu kadar,
sağlam, evrensel, bir etiğe karşın; kadın, kendini
küçümser, ezilmişliği; sanki, kanıtlamak ister gibi,
değişmez bir portre sunar.::!.? Yalancı çoban örneği: Onlar
bağırıyorlar. Hakkımızı istiyoruz da istiyoruz!
Eğer bir yerlerde, bir problem görüyorsanız, bu, sizin
probleminizdir. Eğer birinin, bu konuda, birşey yapması gerektiğini
düşünüyorsanız, unutmayın ki, siz de herkes kadar,
birisiniz.!
Zaman o kadar hızlı ilerliyor, değişiyor ki,
ayrımında değiliz..
Parlementoya kadınlarımızı da alabilmek için, az mı çaba
verdi biz erkekler...???! Çıkan sonuç:
Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze
kadar parlementoda,
kaç kadınımız oldu???? Biz erkekler, sizleri seviyor,
güveniyor, dahası ülkeyi sizlerle beraber daha iyi idare
edebileceğimize inanıyoruz. Niye, sivil kadın kuruluşları olarak aktif
politikaya soyun muyorsunuz?
Radikalizmin, (şeriatın) hedefi açık
seçik sizlerdiniz,
sessizliği sürdürdünüz. Acı gerçeği,
çok geç duyumsadınız. Karanlık güçler, ev ev
dolaşıp, gizli gizli teşkilatlanırken, sizler toplantılarda,
dedikodusunu sürdürüyordunuz!..
Son birkaç yıl içinde, kahraman, önsezisi
güçlü, dinamik kadın liderler
öncülüğünde, organlaşmaya, sesinizi
yükseltmeye başladınız, övülesi sonuçlara
koşuyorsunuz. Gurur duyuyoruz sizlerle.
Sivil toplum örgütlerimiz,kadin
kuruluşlarimiz;orta sahada
top gezdiriyor, temposuz, kuralsız, kendi düşüncenize
göre oynuyor, alkış toplamakla yetiniyorsunuz. Organlaşmıyor,
toplumun duldalarına; gitmiyorsunuz.? Devletin eksiklerini onarmağa;
öğrenciye burs bulmağa giydiripkuşatmağa; dahası
görülenle zaman yitiriyorsunuz. Bir türlü, ulusal
savaşımızın kadınları olamıyorsunuz.
Bu top yekün bir savaştır.
Bedeli ödenmeyen savaş kazanılamaz.
<ah..bunu bir anlsanız>!!
Türk ulusu, ebencet tarihinde, karanlık
günlerin ışığını
(sizleri) yanında buldukça, kazanamayacağı savaş olmamıştır.
Sizler, ateş böceklerisiniz. Karanlıklarımızda
ışıyan, ışıtan!..
Ortalığa çıkınız! Toplumumuzun kutularına, en ücra
köşelerdeki, karanlıkların üzerine gidiniz, onları
aydınlatınız.Açı doyurunuz, yoksulu giydiriniz. Ulusumuzun
geleceği, kadınlarımızın inandırıcı özverilerine, katılımlarına
bağlıdır. Sevgiler Saygılar.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Yine akbulutlar renklendi,
Usumda yağmur var, çisem çisem
Işık ışık umutlar üstüne düşen
Nar çiçeği ayva kokusunda
Sevgi çoğalıyor, özlü söz gerek!
Sevgiyi anlatan, sevgiden öte!.
Yazmak gerek tanığıyım yüksekliklerin....E.A
Varlık var olalı beri, anlam da, anlamsızlık da çelişkideki
gizini koruyor. Akılcı olmaya özenen insan, yaratıcılığa tutsak,
sevgi ise varlığın tek ve koşulsuz gerçeği.
Anımsanacağı gibi, sevgi pek öyle asil soylu
bir duygu değil,
aç, çıplak, yalınayak, sokaklarda gezen, oralarda yatan,
heryerlere davetsiz girip çıkan bir garip haspa....! Anası olan
yoksulluğa çekmiş. Birde baba yönü var, (babası
zekanın oğlu bolluk), atak, akılcı, yaratıcı, savaşçı,
eleştirel, kısa günde kırk defa ölen, ne yapıp ne edip
dirilebilen baba yönüdür.
Yine mistik söylencelere göre; sevgi, cin gibi, peri gibi
görünmez. Uzam ve zamanda hep yakın çevrede bulunan,
varlığını, var oluşundan algıladığımız gizil güçtür.
Yerçekimi örnekli çekici yapıştırıcı, bağlayıcıdır.
Nötür olmasına karşın, yönlendireceğiniz hedefe
bütün gücüyle koşar, biçem kazanır. İyiliğe
derseniz, sonsuz çoğalarak iyiliğe ayrımsız koşar.
Kötülüğe hedeflerseniz, amansız, acımasız
kötülüğe dönüşür. Kırmak, dökmek,
öldürmek, kıskanmak, yoketmek gücüne ulaşır.
Akbulut, bu dönüşüm bilincine ve
şansına ulaşmış
örnek bir kişiliktir. O, sevgiyi, koşulsuz sevgiye
dönüştürebilen bir hanımdır.
Özde, yaşam kısacıktır, sınırlı uzunluktadır. Derinlik
amaçtır. Onu zengin tutanlar, renkli ve derin tutanlar! onun
evrensel insana bir geçiş olduğunu bilen, duyumsayan
üstün yaratılışlardırlar ki, topluma hep ışık tutarlar fener
olurlar...
E. Aydın, 8Haziran1996
SEVGİ VE AŞK ÜZERİNE İNCELEME
Sevgi, bilimsel ve kültürel
ölçütlerle
incelenebilirliği ve öğretilebilirliği nedeniyle çağdaş
eğitimde yerini almıştır.Konunun duygusal içeriğine
yaklaşabilmek için; İnsanın, doğaya karşın varlık nedenini;
bilimin, fenlerin,felsefenin,metafizikin ışığında yorumlamak gerekiyor.
Bilimler; dinler gibi, tek doğru olarak
düşünüldüğü sürece, anlatımda zorlanacağız
Canlı cansız yaratılışın sarmal iç mantığında yaşamın
anatomisini ve gerçeklerini koruyarak ve kollayarak sevgi hep
var olmuştur. Bunca ağırlığına, ezinti, üzüntülerine
karşın, yaşamı çekilir kılan, sevgidir. Bu bir çekim
gücüdür, birleştiren, bağlayan, direnç kazandıran.
Ne gariptir ki insanoğlu, sevgiyi yaşamın ve
yaşanmışlığın
labirentlerinde zamanlar boyu hep körü körüne arar
durur. Mitolojinin yarattığı, tanrılar imparatorluğu kurulmasaydı aşk
da, sevgi de ilkelliğini korur olacaktı..! İnsan merkezli bu kuruluş,
bir mucizeydi.!. Mitoloji "söylence bilim",
özgürleşen düşüncenin hayal ürünleriydi.
Kuramları da yoktu.
İsa'dan bin yıl önce, Asya'da, Afrika'da, Mısır 'da,
Sümerler'de yeryüzü tanrıları vardı. Helen'ler, bu
ön deneyimlerin de etkisiyle; çok figürlü,
çok sesli, kendi içinde bütünleşen, sanal
otoriteler yarattılar.
Bundan sonra bilimler de, fenler de, güzel
sanatların gelişmesiyle
yaşam kazandı...
Aslında sevgi; varlığımızda, soluduğumuz havada,
içtiğimiz suda
çelişkisini ve görkemini koruyarak bizimledir. Sevginin,
sonsuz denizlerine yelken açmadan, yaşamında anlamı
olamayacağını sanıyorum.
Genellikle baş vurulan kaynaklarda, sevginin hangi
bilim dalının konusu
olduğu belirsizdir. Böylece bir bilim dalı sevgiye değinmiş,
kendine göre yorumlamamıştır. Yaşamın özdeği olan sevgi,
neden derinlemesine incelenmemiştir.
Güvencemiz; ilim ve fenlerin ışığında
teknolojinin verilerini
geçmişin belleğini de değerlendirerek, kozmosun derinliklerine
doğru yol almaktadır; sanal ve ütopik zamanlara.!!
Daha iyi, daha mutlu, daha çok insanca yaşanabilir
dünyaları anlayamadığımız.!!.
Hayvanlar konuşur, bitkiler konuşur, nesneler konuşur. Kendi
dillerince.! Onlarla iletişim kurmamız da bir evrim olacaktır.
Yaşam yörüngesel bir bütündür. Dirliğin
kurulması ve korunması, özümseme; empati, sempatiyle olasıdır.
Bana göre; aşk da böyle birşeydir. Düşüncenin
yaratısıdır.
Düşünceden buyana, insan doğanın da bütün
sorunlarını üstlenen çaresiz bir Don Kişot'tur.
Doğayı ve doğalı değiştirmek!!.?.??????
Bernard Shaw "Onlarca düzeni bozarak belki de bir düzen
kurabiliyoruz artık" diyor.
Değişiyor, değiştiriyoruz; kurulu düzeni bozarken,
kazanımlarımızın sanal da olsa, güvencesi nedir? Yerküre
elimizde bir deprem geçiriyor, yok olabilir de..?
Seçeneğimiz yok..! İnsana karşı savaştığımız
süreçte, kaosta yeni dünyalar kurmak hayal
ötesidir. Yine de mikrodaki sıradan olaylar makroyu bağlamaz.
Evrim sürüyor.
Eflatun'dan buyana (Schopenhauer, Sigmund Freud) kadar sevgi;
cinsellik, seks, aşk bağlamında düşünülmüştür.
Yine çağlar boyu öyküler, söylenceler, romanlar,
sahne oyunları, müzik, müzikal gösteriler, resim, yontu;
insanın kendi boşluğunun sınırlarında, uçurumlarında, olmayanın
imgesel görüntüleriyle avunmuş, gerçekte
yaşamadığı romantizmin fantazyalarıyla yetinmiştir.
"Aşka inanmıyorum, aşk diye birşey yoktur" diyen,
Tolstoy, Anna
Kararina savaş ve barış romanlarını ulaşılmaz, uzlaşılmaz aşk
temalarıyla bezemiştir.
Prosper Merimme Karmen, Andre Gide, Pastoral senfoni
(Victor Hugo),
Notr Dam'ın kamburu bu tür umarsız aşkları örneklerleridir.
Ressam Caravaggio (Muzeffer aşk);Prado(Aşkın
doğuşu), Watteau(Amour au
Theatre) yapıtlarıyla romantik ve platonıgue aşkı vargularlar. Beni
hayrete düşüren; İsa'dan önce (469399) Sokrates
(şölen) de sevgiyi ne güzel, sıradanlıkla
örtüştürmüş, insana ulaştırmıştır.
Var oluşumuzun gizemini, şairin dizelerinde
buluyoruz.: Ey yaşam,
hoşgeldin!.Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya, deneyimin
gerçekliğini dövmeye, ruhumun örsünde, soyumun
yaratılmamış vicdanını..!! (James Joyce)
Mitoloji'de; cinler yarı tanrı, yarı insandır.
İnsanlarla tanrılar
arasında iletişim sağlarlar, yapıdaki büyük boşluğu onlar
doldurur. Onlarda tanrı soluğu vardır. Sevgi de cinlerden biridir.
Afrodit'in dünyaya geldiği günü kutsamak üzere
bütün tanrılar bir şölende buluşurlar. Zekanın oğlu
Bolluk da orada imiş. Yemekler yenmiş, nektarlar içilmiş. Bu
tür şölenlerden kısmetini almak için yoksulluk da
kapının önünde bekliyormuş.O sırada, Tanrı şerbetinden sarhoş
olan Bolluk, Zeus bahçelerinde dinlenmek için bir ağacın
gölgesine uzanmış, sızmış.
Hep çaresizlik içinde yaşayan
Yoksulluk, Bolluk'tan bir
çocuğu olsun istemiş. Sessizce yanına uzanmış, aynı günde
gebe kalmış. Doğan çocuk "Sevgi" imiş. Talihi de ona
göreymiş. Her zaman yoksul, pasaklı, pis, evsiz barksız, yalın
ayak, her yerlere girip çıkar, dağda bayırda, yol kenarlarında
yatar kalkarmış. Ne olacak, anasına çekmiş!..
Baba tarafına çeken huyları; güzelin,
iyinin peşindedir.
Sürekli atılgan, yaman avcıdır. Tuzaklar kurar, fikirlere,
buluşlara açık, yaman bir büyücüdür, aslında
ne ölümlü ne de ölümsüzdür. Bakarsın
bir günde gelişir ve ölür. Sonra babasının, tabiatı
gereği bir çaresini bulur dirilir...ilah.
Sevgi'yi, anlaşılabilirliğe ulaştırmak için,
kozmosun
değişmezlerine göz atmak yeterli olacağı kanısındayım. Bunlar
çekim güçleridir.
Fizik bilimden hepimizin tanıdığı değişmezlerdir.
Çekim kuvveti,
zayıf kuvvet, elektromanyetik, nükleer kuvvet ve türevleridir.
Ah ederek, vah ederek, yoksunluğundan dem vurduğumuz sevgi. Canlı
cansız bütün varlıkların özünde, birleştirici,
bağlayıcı, sonsuz kapsamlı yaşam nedenimizdir.
Yukarda değindiğim gibi, öğretilebilirliği,
öğrenilebilirliği
nedeniyle belli başlıklarda toplanmıştır.
Anababa sevgisi, kardeş sevgisi, cinsel sevgi,
tinsel sevgi, tensel
sevgi, ben sevgisi, vatanulus sevgisi, dinsel sevgi, sanat
sevgisi...
İnsanın bilinci arttıkça çoğalan sevgi
çeşitleri
böylece sürer gider.
Leonardo Da Vinci; "sevgi bilginin kızıdır, ne kadar çok
bilirsen o kadar çok seversin" der.
Dr. Erih Fromm; "sevgi insan oğlunun gelişmesinin ilk
dönemlerinden başlayarak, günümüze dek yaşayabilen
bir duygu, anlam dolu bir sözcüktür". Yaratılan tüm
sanat yapıtları, sevgiyi konuşur.
Zamanlar boyu anlayamadığımız, yorumlayamadığımız
aşka gelince:
Aşk, soyun süregenliğini amaçlar. Schopenhauer'ın
vurguladığı gibi aşk "kör irade" dir. İki karşı cinsi hedef alan,
yüksek bir gerilimdir. Seller gibi gelir, bentleri yıkar,
seçici amacına ulaşır, sonra yavaş yavaş zayıflayarak; belki de
yerini pişmanlığa bırakarak, yok olur gider.
Bundan dolayı aşk bir çingene
çocuğudur, asla kanun
dinlemez. (L'amour est l'enfant de boheme, il n'a jamais connu de loi)
öz deyişi sanırım yerindedir.
Aşkın evrensel görevi: Beyindeki
düşünce dizgesinde
seçenekleri soyutlayarak, bulandırarak cinslerdeki iradeyi,
mantığı ivedi seçim için nedenler yaratmaktır. Erkek
dominant olduğuna göre, tamamen duygu kökenleri birincil
tutarak kör iradeyi yani aşkın seçici buyurganlığını egemen
kılar. Seçicilik canlı cansız varlıklarda da vardır.
Duygusallığını hep korur.
Bireyler aşkı kendine özgü yaşarlar. Aslında yaşamazlar.
Aşkın buyurganlığı nedeniyle, öğretimi ve
eğitimi de yapılamaz.
Birey, aşkı kendine özgü yaşar. Amacına ulaşamadığı zaman yok
olmanın sınırlarını bile seçebilir (Verter örneği )
Sevgi, zayıf kuvvettir, ama gücü
sonsuzdur. Mantığı, sadece
vermek, daima daha fazlasını vermektir. Karşılık gözetmeden
vermektir.
Eğer sevgi, bir alış veriş nesnesi gibi, sıradan
amaçlarla
sunulmamışsa, zamanlar içinde çoğalarak geri döner;
bu yönüyle de, nükleer güçtür.
Çağdaş düşünde, psikolojinin de
katkısıyla, "sevmek
dokunaktır" öz deyişi, açmazlarımızın tek umarı olarak
ortadadır.
Bunca zorlu yaşanmışlığın, yaşanacak nice nice zamanlara direnebilmesi
için, yaşamı bize çekilebilir kılan, kaçınılmaz
yokluğa karşı tek güvencemiz sevgidir.
Aşkın evrensel görevi:
Beyindeki düşünce dizgesinde,
seçenekleri
soyutlayarak, bulandırarak cinslerdeki <iradeyi>,
<mantığı>, ivedi seçim için nedenler yaratmaktır.
Sevmenin dokunam olduğunu unutmamak koşuluyla..!!.
E. Aydın, 18Temmuz1996
BAŞLIKSIZ
İnönü caddesi Yapı Kredi Bankası Kemal
Satır Resim
Galerisinde bir sergi gördüm. İçten izledim. Adem'le
Havva'dan bu yana, insandaki cinsel panoramanın evrelerini evreler
içinde kadın ve erkek davranışlarındaki yaratılıştan gelen
değişmez özelliklerini, psikolojisi, sosyolojisi ve çağlar
boyu konumunu, çağdaş çizgide yorumu ve sorgulanması
serginin oluşumuna boyut getiriyordu. İlk betimlemelerde Adem, iri
yapılı, güçlü, saldırgan, yine de bir suçlu,
başlama ve başlatma yetisi kendinde. Havva ise, utangaç,
bütün yapısıyla çekici, çizgileri yumşak,
duruşu ürkek, varlığından üretkenliğinden habersiz ve
tedirgin ama yinede Adem'le yanyana.
Çağdaş kadın imajını yansıtıyor. Doğayı
irdelediğimizde,
canlılar topluluğunda yukardaki imajı hep görürüz.
Dalında binbir renk ve binbir kokuda açan çiçek,
Havva'nın masum ve davetkar varlığını anımsatır. Hele esintilerle ve
türlü aracı canlıyla oradan oraya atlayan, koşan havasını
arayan bulan Adem'lere ne demeli. Hayvan kardeşlerimize gelince dişiler
hep başlangıçta pasif bekleyen, utangaç, masum Adem'lerin
baskıcı, ayartıcı davetlerini, iç seçkileriyle
beklemezler mi? Sudaki kurbağa, ağaçtaki kuş, kümesteki
tavuk, bahçedeki inek, arı, kelebek hep bu çizgide bir
imajı ebencet taşımıyorlar mı?
Yine çağlar boyu doğurganlığından sebep hep
aranmış, korunmuş,
bazende yitirmek korkusuyla baskı altında tutulmuştur. Zamanımızda ise
üç aşağı beş yukarı ilahi düzen kendini korumaktadır.
Değiştirmek istediğimiz sistemin neler getirip neler
götüreceğini parabolik bir yaklaşımla incelediğimizde
karşımıza özgürlük kaosu çıkar.
Özgürlük ama nereye kadar özgürlük sorusu
kendiliğinden oluşur. Aile bağlarını sarsan, irsiyeti kenara iten bir
özgürlük düşünülüyorsa; yaratılışın
bağlayıcı kuramlarından sevginin ılık ve yıpratıcı atmosferinden yoksun
mu kalınacak? Onsuz yeni çekim yasalarımız neler olacak?
Bir erkek, dişisine sahip olmak ister, nereye kadar? Bir dişi erkeğine
sahip olmak ister ama nereye kadar? Yeni aile kurgusunda düzen
nasıl olmalıdır? Bunlar alabildiğince karmaşıktır. Atalarımız asırlar
boyu deneyimlerini tarihler içinde sergilemişler, Osmanlı da
bunun tipik bir örneğidir. Cumhuriyet döneminde, uygar
sayılan dünyada olduğu gibi yeni bir kimliğe koşuyor.
Seçen, seçilen, yargılayan, idare eden, kazanan,
erkeğinin sahip olduğu bütün hakları isteyen ve üstlenen
bir kimliktir bu.
Bu bağlamda yuvayı yapan dişi kuş rolü bu ilahi
yaratılış kuramı,
varoluş kuramı yapıda onarılmaz büyük bir boşluk getirmeyecek
mi? Şimdileri olduğu gibi, çalışan karıkocanın
çocuklarına sokaktaki sıradan bir kimsenin annelik etmesi gibi
istenmeyen ama zorunlu olan çarpık bir durumu
önümüze getirmeyecek mi? Anne sevgisi, şevkati, anne
sütü gibi değişmez gereklilikteki gereksinimlerin oraya
koyacağı sorunlar gözden kaçmış olmuyor mu?
E. Aydın, 31Ekim1996
KADINLARIMIZ
Ey Kadın!, sen yalnız tanrının değil, aynı zamanda erkeklerin de el
emeğisin; bunlar daima ve daima seni kalplerindeki güzellikle
çeyizliyorlar. Şairler, sana altın tireli bir ağ
örüyor, ressamlar sana daima taze, daima yeni
"ölmez"liğin şeklini veriyorlar. Deniz incilerini, madenler
altınlarını; yazlar seni örtecek, seni kapayacak, seni daha
kıymetli, paha biçilmez gösterecek
çiçeklerini verirler. Erkek kalplerinin arzularını,
zaferini senin gençliğinin üzerine serpmiş. Sen bir yarım
kadın ve bir yarım rüyasın..! (Rabindranath Tagore, Ruh yoldaşıma,
18611941)
E. Aydın, 27Mayıs1997
ANNELER GÜNÜ VE YORUMSAL BİR YAKLAŞIM
Doğa, bir anadır, saltıktır, vardır, vareder.
Tansıktır. Aklın alamayacağı, şaşırtıcı, olağan üstü,
görkemlidir.
Yeri, göğü, ısısı, ışığı, soğusu, yağmuru
rüzgarı,
mevsimleri, yazıkışı, binbir renkte kokuda çiçeği,
yiyecek içecekleri, canlı ve cansızları korur ve kollar.
Kadınlar da anadır! vardır vareder, varlığa
dönük özel
ilişkin yansımalar ve yönsemeler ondan çoğalır.
Yapıcı ve yaratıcı güçlerin
birleşkesidir. Onların
gözettiği kaosta, aylar, ayçalar, gök kuşakları sosyal
yapıyı sessizce sarar sarmalar, ışıtır, ısıtır. Bağışlayıcı,
onarıcıdırlar.
Hemen sorulacaktır? Eğer öyleyse, aile
yapısındaki bu kargaşa, bu
karşı koyuş, bu horlama, çıldırtan eziklikler nereden geliyor?!
Şöyle veya böyle! aynı parkurdan yola
çıktık
yaratılışta, kadın ve erkek olarak.
Biz erkekler, Adem'den gelen hırçınlığımız,
atılganlığımız, ilk
hareket ederliğimiz, kaba gücümüzle onları sindirdik.
Binlerce ve binlerce, yıllar boyu onu yok saydık, mal saydık, alıp
sattık, önemsiz bir nesne gibi gördük. Doğumda,
çocuk bakımında, ev işlerinde kullandık. Düşünme ve
yaratı gücünü yok ederek, yaşamda tek söz sahibi,
dünyanın hakimi olmak istedik.
Zamanlar zamanları kovaladı, yetersiz kaldığımızı
anladık, ama onurumuz
gerçekleri sorgulamamıza engel oldu. Hayatı ve doğayı paylaşmayı
bir türlü benimseyemedik.
Zaman zaman insanlık tarihi içinde
başkaldırdılar,kısa
süreler egemen de oldular. Ama sorunlar hep ikili kaldı, kadın ve
erkek. Ya hep ya hiç ilkesi bozulamadı. Kadın ve erkeğin, bir
bütünün parçaları olduğu gerçeğini
kavramak zamanlar aldı.
Üstün insan Atatürk, çağlar boyu süren bu
yarım olmanın sakatlığını gördü. Kadın haklarını, kadın ve
erkek eşitliğini genç Cumhuriyet'in temeline oturttu. Asırlar
boyu tortulaşmış sosyal yapı, kültürüyle, etiğiyle,
görenek geleneğiyle şöyle bir sarsıldı. Deprem diplerden
geliyordu. Sessizdi ama büyüktü. Ezenle ezilen karşı
karşıya gelmişti. Oyun büyük, kuralları ise eksikti!
Erkek, milyonlarca senenin tiranı, kadın ise sıfır yaş gurubunun
deneyimsiz bebeğiydi. Ezilmişliğe iyi alışmışlardı, konumları onlara
göre rahattı. Ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorlardı.
Bazılarına, belki de çoğunluğuna demokrasi ters geliyordu.
Seçmek seçilmek istemiyorlardı.
Bugün yetmiş yaşına gelmiş olan bebek, hala
şeriatın amansız
tehdidi ve baskısına karşı, dirençsiz veya az dirençli
gözükmeleri, demokrasi bilincinin, henüz tam anlamıyla
yargılanamamış olmasındandır.
Bir evrim sürecindeyiz, artık yavaş da olsa
kadın uyanıyor.
Tümün, tümlüğün, insan
kurgusunun, onsuz olmaz
parçası olduğunun bilincine varıyor.
Yaratılışın evrensel ideosundaki insan
çizgisine
yönelebilmek için, "saltanat elden gidiyor" imajıyla,
köhnül gerçeklerden kopuk direngenlik yerine, insanın
kadın ve erkek olarak iki vazgeçilmez olduğunu, ancak
böylece bütün ve insan olunacağı bilincine,
gerçeğine sahip çıkmamız gerekiyor. Dahası kadın, insan
özgürlüğünün bilincine vardıkça,
üzerimizdeki karanlık, sıkıntı veren kabus bulutları gidecek,
yerine pembe, ılıman, çoğaldıkça çoğalan, bir
mutluluğa binlerce mutluluk katan anne yüreğinin
güçlü saydam atmosferi gelecektir.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
İnsan türünün kadın cinsi dişi.
Çocuk doğurma
gücü, özelliği olan farklı yapı, yaratılış, ona bir
ayrıcalık binlerce albeni, onlara ek olarak, fark düşünme,
görüntüye görüntü eklemek iç itisi
de eklenmiş. Sıradanlıktan hemen uzaklaşmaya hazır.
Birine bakıyorum, sadece dişi, benim gibi anne rahmine bir baba
tarafından emanet edilmiş, 9 ay sonra hasbelkader dişi olarak doğmuş,
başlangıçta bir erkeğin evreleri içinde. Aldığı
içinde bulunduğu kısıtlı kültür, görenekler,
eğitim, eğitimsizlik bir evre eş değerde olsa bile, zaman
ilerledikçe, bir dar açı nuansıyla genişleyerek, kendi
salt yapısı içinde sevimliliğini, affedirliliğini
güçlendirerek yürür.
O kadar duyumsal bir çizgiye girer ki, bir
jest, bir saç
atış, bir göz, bir oylumlu yürüyüş, bir ağız, bir
dudak, fizik yapıda bir fark, karşı cinsi etkisine alır. Artık erkek
için hayat ucuzlar. Annebaba, akraba bağları, ekonomik
bağımlılık, orunlar sıfıra indirgenebilir.
Aşık garipler, Karacaoğlan'lar, Yavuz Selim'ler ve
de insan olan her
erkek kişi söyler de söyler.
Kimileri, aslanlar, kaplanlar, pençemde inim
inim inlerken,
"Beni bir gözleri ahuya esir etti felek" der. Ya da "Mecnunum
Leyla'yı gördüm" der. Ela gözlerini sevdiğim dilber,
dünya başıma dar oldu tez gel. Duyanların, düşünenlerin,
ozanların, sanatkarların elinde açı o kadar genişler ki, iki
asıl uç arasında artık erişilmez, binbir huri melek imajı
uçuşur gider. Cismaniyet unutulur, sıfatlar, takılar, estetik
deyişlerin paşinden kanatlanır uçar. Evren genişler genişler,
sonsuza ulaşır, insancıklar insan olurlar.
"Bugün" gazetesinde, ilk sayfada bir hanım
fotoğrafı bu yazıyı
yazmama neden oldu. Adnan Kaşıkçı, karısı Lamia, Lamia o
kadar güzel ki, oval yüz üzerinde, keman kaşlar, iki
mavi ve anlamlı göz, burun, dudaklar, alnındaki zülüf,
bu fizik Adnan Kaşıkçı gibi, sıradan sayılan birisi, bir zevk ve
estetik sahibi, 400.000 milyonluk küpeler ve bilmem daha ne kratta
takılarla dekore etmiş. Artık Lamia'ya, içimizden biri, evdeki
kadınlarımızın bir benzeri diyebilir misiniz?
E. Aydın
1997'DEN 1998'E
Perşembe akşam,
Unutmadım, yarın da Cuma
Zaman akarken, sanki biz oturuyor muyuz!?
Dünyayı, insanla ilişkin herşeyi şöyle veya böyle
kemirmeye devam ediyoruz.
Sonuçta, yaralı bereli bir sürü anı kalıyor artada.
Demek oluyor ki, insanı koşturmak için
önce coşturmak
gerekiyor. Bir filizi, hep budar durursanız, meyveye ulaştırmak sorun
olur. Çoğunlukla, kozaya ulaşırken, kozasının yeri değiştirilmiş
ipek böceği gibi.
Yirmi yıl önce yapılmış bir resmi, bir nedenle
karşıma aldım. Yeni
bir yorum için. Geriye gidiyor da, ileriye bir çizgi
olsun değişmiyor. Demek ki anlıklarla yaşıyoruz. Anlara saygı..!!
Dostluklarıda aynı şekilde kocatmıyor muyuz!?
Elhasılı bu insanoğlunu,öldürmeli
değil,dövmeli.
Irmak boyunca üç kişi gördüm.
Biri galiba kızın
kardeşi, öbürü de nişanlısıydı. Gergindiler, bir
süre sonra nişanlı, kızı tokatlıyordu. Bu çizgide bu olay
bitmeli değil mi, hayır bitmez!
Niye bitmez? Yanıtı çok karmaşık.
Radikallerin Ramazanıyla, entelin yılbaşı bir tenhada karşılaşmışlar.
Ne olacağını veya ne olduğunu kestirebiliyor muyuz? yaşadığımız
halde....
Tozu dumana katarak mehter adımlarıyla
yürüyoruz. İnsanlar
insanlara dost değil, düşmanda değilmiş.
Kadın kadındır, erkek de erkek. Türün
sıradan varlıkları.
Gel gör ki, ikiside "sakıncalı piyade", daima
mesafeli olunur.
Seversin, öpersin ama daima bir yasak bölge ilan edilir.
Hayvan atalarımızda bu böyle değil, doğal...
Özgür her kadın, bir erkek cinsi arar,
erkek de kadını arar,
bulur. Şöyle veya böyle bir zaman kesitinde beraberlik
konudur. Bu beraberliği kullanmakda, iki tarafta aynı duygularda, neden
samimi olmazlar da, karşı tarafı zor durumda bırakırlar.?
İlk davranışlar, zor yaptırım çizgisinde, erkekden beklenir!!
E. Aydın
BENİM ÜNİVERSİTELERİM
Sevgi, varlğın özünde bağlayıcı birleştiriciliğin ara
maddesidir. İnsanlar ,onu yaşamın yaşanmışlığın labirentlerinde
usanmadan bıkmadan arar dururlar
Sevgi aklın ve deneyselliğin acemi hoyrat ellerinde, bir papatyada
görkemin arandığı gibi, yaprak yaprak koparılarak sıradanlığa
ulaştırılır. Ellerinde biriken bir avuç döküntüye
bakarak, "görkem nerede, sevgi nerede" der?
Bilinen odur ki, varlık var olalı beri, anlam da anlamsızlık da
çelişkideki gizini koruyor. Umarı akılcılıkta arayan insan
günler ilerledikçe kendi boşluğunun sınırlarında acı
çekmeği sürdürüyor.
Bana göre, sevgi hangi bilim dalının konusu olduğunun
belirsizliği nedeniyle anlamında spekülasyona böylece de
erozyona uğramıştır.
Platon'dan bu yana; Schopenhauer, Freut'a kadar;
cinsellik, seks
bağlamında incelenmiştir. Sevginin özünden
uzaklaşılmıştır.
İnsanlarımızın büyük çoğunluğunca; yazarlar, şairler,
halkozanları sevgiyi aşk olarak işlemişler pür sevginin saltık
varlığına değinmemişlerdir.
Aşk bir çingene çocuğudur kanun
dinelemez,
öğrenilemez derken; sevgi kurulu düzenin birleştiricisi,
yapıştırıcısıdır, diyoruz.
Sevgi bilimseldir,öğrenilebilir,öğretilebilir olmasıyla,
cinsellikten ayırt edilir. (tensel sevgi,ana baba sevgisi, kardeş,
arkadaş sevgisi, vatan ulus sevgisi gibi...). Sevgi karşılıklı bir alış
veriş değildir. O, karşılıksız verilendir. Genellikle de zamanlar
içinde çoğalarak yansıyan, bitmez
güçtür. Nötür olarak algılanır...
Aşk iki karşı cins arasında; soyun süregenliği
amacına
dönük bir alkım gibi gelen, kuram ve kurallardan uzak
oluşuyla; Schopenhauer'ın deyimiyle "kör irade"dir. Mantığı,
düşünceyi, iradeyi fuluğlaştırarak; yaratılışın vaz
geçilmezi olan, üreme, çoğalma adına ağırlığını kor.
En yüksek varlık olan insan, en uzun sürede olgunlaşır. Evrim
devam etmektedir. Rotamız sevgi üzere OLMALIDIR sağ duyu,
uzgörü yüceltilerin temiz maviliklerindeki bin benekli
kelebeğe "SEVGİYE" , ulaşmak için, doğayı ve insanları daha
çok sevelim.
Sevdikçe,sevmeği daha çok
öğrendiğimizi
göreceğiz.
E. Aydın, 6Haziran1998
AŞKIN NESNELERİ:
Ahu bakışlı, nartanem, ince bel, zülüf tel
tel, gerdanı
püskürme benli, gözleri gayet güzel, gül
yanaklı, gülgüli kerakeli, mor hareli, ince belli, dalgalı
ipek saçlı, gamzeli, şehla bakışlı, selvi boylu, kıvrak belli,
çağırgan gülücüklü, cilveli, nazlı, dolgun
ve dik göğüslü....vs.
Tamamen, duygu kökenli nedenleri, birincil
tutarak, "kör
iradeyi" yani, aşkın seçici buyurganlığını egemen kılar.
Binbir renkli, karmaşık duyguların, ebruli, dolaşık yumağıdır,
ebemkuşağıdır aşk.
Seçicilik, canlı cansız varlıklarda da
vardır. Duygusallığını
hep korur.
Bireyler aşkı kendine özgü yaşar. Amacına
ulaşamadığı zaman
yok olmanın sınırlarını bile seçebilir (verter örneği).
İsa'dan önceki kaynaklar aşkı, göreceli bir yorumla ele
almış, romantizm ummanında, erotizm ve platonik tümcelerde
işlemişlerdir. Burada, aşk 'ın, düşüncenin, yani insanın
doğaya eklediği yüksek bir buluş olduğunu da anımsamak gerekir.!
Öyleyse aşk nedir? Bu verelerden hareketle
insanlık tarihine bir
göz atalım:
Çağlar boyu öyküler, romanlar, söylenceler, sahne
oyunları, müzik, müzikal gösteriler, resim, yontu;
insanın kendi boşluğunun sınırlarında, uçurumlarında olanın
imgesel görüntüleriyle avunmuş, romantizmin
fantazyalarla yetinmiştir.
Zamanımızdan 2000 yıl önce eski Hintlilerin bir eseri karşıma
çıktı, ilgiyle okudum. Sir Rişard Burton ve F.F. Arbuthnot,
Türkçeye çeviren İlhan ve O.C. Güngören.
1997 Yol yayınları. Aşkın bir sanat olduğunu öğrenimin
yapılabildiğini vurguluyor.
İsa'dan önce IV yıllarına bakılırsa aşk, sıradan bir sokak
kızıdır, yalınayak, avare, her eve rahatca girip çıkar.
Antik çağlara gelince mitolojinin yarattığı tanrılar
imparatorluğu kuruldu. Tanrı yeryüzüne inmişti. İnsan
merkezli bu kuruluş bir mucizeydi. Mitoloji (söylence bilim)
özgürleşen dünyanın hayal ürünleriydi.
Yeryüzünde tanrılar vardı. Helenler, önceki
deneyimlerinden hareket ederek, çok figürlü,
çok sesli, kendi içinde bütünleşen, sanal
otoriteler yarattılar. Bundan sonra bilim, fen, güzel sanatların
gelişmesiyle yaşam kazandılar. Bilimler gövdeyse, güzel
sanatlar onun kanatlarıydı. Konunun duygusal içeriğine
yaklaşabilmek için insanın doğaya karşın varlık nedenini bilimin
, felsefenin, metafiziğin, dinin ışığında yorumlamak gerekiyor.
Mitolojinin yarattığı tanrılar imparatorluğu insan merkezli bu kuruluş
bir mucizeydi..!! Kuramları da yoktu.
Hele ozanlar, gerçek üstü bezentilerle kelebeğin
rüyası gerçek olur.
Örnek Tagore: ey kadın, sen yalnız tanrının
değil, aynı zaman da
erkeklerin de el emeğisin; bunlar daima ve daima kalplerindeki
güzellik ile çeyizliyorlar. Şairler, sana altın hayal
tireli bir ağ örüyor; ressamlar sana daima taze, daima yeni
ölmezliğin şeklini veriyorlar. Deniz incilerini, madenler
altınlarını; yazlar seni öğretecek, seni kapayacak, seni daha
kıymetli, paha biçilmez gösterecek
çiçeklerini verir. Erkek kalplerinin arzuları, zaferini
senin gençliğinin üzerine sermiş. Sen bir yarım kadın ve
bir yarım rüyasın.
Aşka inanmıyorum, aşk diye birşey yoktur diyen
Tolstoy, Anna Karenina,
Savaş ve Barış romanlarını, uzlaşılmaz aşk temalarıyla bezemiştir.
Örneğin Prosper Merime Karmen. Andre Gide, Pastoral senfoni,
Victor Hugo'nun Notr Dam'ın kamburu bu tür romantik aşklara
örneklerdir.
Ressam, Caravaggio, Muzafferaşk Prado, Aşkın
Doğuşu Watteau amour
au theatre yapıtlarıyla romantik ve platonik aşkı vurgular.
Asırlar süren uğraşlar, edebiyat duyumları
imbiklenmiş
değişmeziydi...!! Aşkın Ödeğiydi??.!!
Aşk bir bilimdir. Öğretisi ikibin yıl öncesinin belleğinde
uyuyan, yoksunluğunu çekmemize karşın hala eğitimine
başlayamadığımız..!!
Şimdilik konuyu sayın okurların yorumlarına
bırakıyorum.
E. Aydın
DAHA ÇOK DEĞİŞECEĞİZ, ŞİMDİLİK BAŞLARDAYIZ!!!.
"Sevgi"nin zaman içinde azaldığı
görüşü
güncel yaşamın, görünür gerçekleri ile
doğrulanıyor ama yaşanacak uzun zamanlarla örtüşmüyor.
Bana göre ise yaşamın; yaşamaya değer, tutarlı,
duyumsanan
nedenleri olmalıydı. "İlgi ve Sevgi" evrensel ve sonsuz olmalıydı.!!
Kafam karıştı!. Tek umarımız, geleceğimiz tek
düze ve
böylesine çekilmez olmamalıydı.
İdea'daki insan düşüncesi; Sevgi ve
ilginin süregenliği
varsayımına dayanıyordu. Yaşamın kutsal anlamı da buradan
kaynaklanıyordu.
Canlı ve cansız, bütün varlıkların
varoluşları, sosyal bir
düzenin direngen tümlüğüne koşullandırılmıştır. Bu
onun değişmez kimliğidir.
Canlılığı tek hücrelilerden alıp, çok
hücrelilere
doğru irdelersek; erellik (cinsellik), çekim gücü olan
erotizm ve seks'in, koruyucu, kollayıcı şemsiyesi altında
süregenliğini koruyor.
Tipik örnek; arılar, karıncalar, sosyal yapının
tansığ şaşılası
anlamını sergilerler. Bireyler, görevleriyle kurgulu olarak
devinirler. Tıpkı kalbimizin, midemizin, iç organlarımızın ayrı
ayrı ama tümlük içinde çalışmaları gibi kurgulu.
Bal için çalışmaya başlarlar.
Topladıklarını getirip
peteğe yerleştirirler. Yuvaya yaklaşanı, birey olarak; toplum adına,
sosyal yapı adına, canlarını verme pahasına kovarlar. Oğul verip, bir
dal veya kayaya asıldıkları zaman, arı beyi üzerine
öbeklenmiş bir salkımdırlar. Saldırgan değildirler, organik bir
bütünlük içindedirler. Dokunulabilir, başka bir
kovana taşınabilir.
Karıncalar da, topladıklarını yuvaya taşırlar.
Birikimden, herkes canı
istediği kadar yer. Yuvanın temizliği, savunması, araştırmaların
tümü sosyal bütünlük içindedir.
Düşüncenin insanla başladığını
varsayarsak, insanın da
düşünceyle yeni bir evrime girdiğini onaylamış oluruz.
Uzamda, zamanlar boyu diğer canlı kardeşlerimizle paylaştığımız, bir
düze sıradan yaşam bitiyor.
İnsan, düşüncenin sınırsız verileriyle donanmış olarak
sonsuzluğa, bilinmezliğe karşı savaşım başlatıyor.!
Biz buna "Kaosta İkinci Büyük Patlama" diyebiliriz.
Evrimin süregenliğine uyumlu olarak, insan da
değişiyor. Daha
çok değişeceğiz, şimdilik başlardayız !!!
Başlangıçtan beri vurguladığımız gibi; varlık
sosyal
bütünlüktür.
Yaratılış veya raslantı kurgusunu böylece
değerlendirmemiz doğru
olur diye düşünüyorum.
En küçük sosyal birimin "aile"
olduğuna göre;
Yapımız, biyolojimiz, anatomimiz ayrı ayrı sosyal birimlerdir.
Kendiliğinden düzenli çalışarak, organizma
bütünlüğünü oluştururlar.
İnsan kendini yeni tanımaya, tanımlamaya başladı. Eğer başladı
denilebilirse.!
Bütün canlılar vücut diliyle
anlaşırlar. Koklaşırlar,
dokunurlar, dalaşırlar, sevişirler. İnsanlarsa konuşarak iletişim
yolunu seçmişlerdir. Dilin ise, anlaşmada çok yetersiz
olduğunu biliyoruz. Bundan neden, sevgimiz de, saygımız da yara alıyor,
bir birimizi anlayamadan yaşıyoruz. Bu bir gerçek.! Yine de
aferin bize!
Yeni yeni, düşünceye giren, anlambilim'in
ilk ışığımız
olacağını ummalıyız.!!! Yakın bir zamanda, (belkide binlerce yıl
sonra), doğayla, kaosla, kozmosla bir bütün olduğumuzu
düşünmeyi, düşündürmeyi, bireyin bir
amaç değil, sosyal yapı için, bir küçük
araç olduğunu özümseyebilirsek; ancak idealdeki insana
doğru kürek çekmiş olacağız.
Bu yazımda, anlatıma diregenlik kazandırmak
için, kanıtlanmış
iki kuramdan, yer çekim, erellikten yola çıktım. Kurgum
güncel; ama çağdaş bile değil.
Eğer, kausa ulaşmak amaçsa, ideal
sonsuzluksa, yer
çekimini yenmek gerek.!
Sonsuz, ideal sevgiyi düşlüyorsak;
Erelliği (cinselliği)
yenmemiz ön koşuldur.!
"Düşünce"; olmazsa olmazımızın ikisiyle
de, bütün
olanaklarıyla, var gücüyle çalışıyor.
Evrim sürdüğüne göre, bir
gün başarırlar da.!
Değişmez uzam, zamanda, değişen dekorlarda, değişen
figüranlarla,
yine bir masada oturup "Kozmos"u irdeleme umuduyla!..
Yine de her olumsuzluğa karşın sevgi, konfetimiz olsun.
E. Aydın, 26Eylül1999
EY SEVGİ. !! UYSAL, YAŞAMSAL, GÜÇ.!
Kağıt'tan bir kayık, ummanlardayız.
Umarız, sevginin bitmeyen ılık nefesi.!!
Bir o yana, bir bu yana yalpalıyoruz, yekesiz.!
İdeo'daki insana doğru; pupa yelken.
Bunca zorlu yaşanmışlığın, yaşanacak nice nice zamanlara direnebilmesi
için, yaşamı bize çekilebilir kılan sevgi,
kaçınılmaz yokluğa karşı tek güvencemizdir.!.
Konumuz, İnsan olduğuna göre; önce onun yapısında var olan
ebrulu dolaşık yumağın, duyum ve duygularını tanımamız gerek.
Zaman zaman aramızda iletişim kurmakta çaresiz kalışımızın
nedeninin altında, dolaşık ebrulu yumağın, binbir lifinden biri "Sevmek
Dokunmaktır" (Desmond Moris) özellikle beden dili üzerinde
uzun uzun durur.
Sevdiklerimizden, çocuklarımızdan esirgediğimiz, sıradan
saydığımız, dışladığımız, dokunmaktır
Ceninden başlayarak dokunulan, ninnilerle uyutulan, öperek
uyandırılan, kucaktan kucağa geçen bebek, çevresini
tanımaya, sevmeye başlar. Sevgiyi yaşayarak öğrenirdi.
Çoğaltır, çoğalırdı.
Birey yalnızlık duymazdı.!!.
Çağımız da ise; zamanın akışına ayak uydurmak
için hep
koşuluyor. Böylece sevgiden yoksun kalınıyor. Ben merkezli,
çıkarcılığa dönüşüyor.
Sevginin bilimsel ve kültürel
ölçütlerle
incelenebilirliği nedeniyle, çağdaş bilimde yerini almıştır.
Sevgi Bir Sanattır. Öğrenimi, geçmişin
belleğinde
kayıtlıdır.
Leonardo Da Vinci; "Sevgi bilginin kızıdırNe kadar çok bilirsen,
o kadar çok seversin" der...
Eğitim, öğretim bize geçmişin belleğini sunar, kitaplar
sonsuza açılan kapılarıdır. Anahtarı "sevgi"dir!, sabırdır,
emektir, uğrunda ölünen yaşamsal gerçeğimizdir.!dir.!
Aslında varlık sıradandır, niceliktir. Deneyimlerle
zenginleşerek
kişilik ve nitelik kazanır. İdeodaki insana doğru yol alınır.
Ey Yaşam Hoşgeldin.! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya, deneyimin
gerçekliğini dövmeye, ruhumun örsünde soyumun
yaratılmamış vicdanını (James Joyce)
Canlı, cansız; yaratılışın sarmal, iç
mantığında kendi
gerçeklerini koruyarak, kollayarak hep sevgi var olmuştur.
Aşk'ın yan ürünlerinden biridir. Zayıf kuvvettir, ama
çoğalma özelliği vardır. Nötürdür, sadece
verilir.
Asla bir alışveriş değildir. Olmamalıdır.!!
E. Aydın
SEVGİNİN NESNELERİ:
Anababa sevgisi, kardeş sevgisi, cinsel sevgi,
tinsel sevgi, tensel
sevgi, ben sevgisi, vatan ulus sevgisi, dinsel sevgi, sanat sevgisi vs.
vs. vs. Doğada var olan herşey.
Sanat sevgisi ölüme karşı; insanın
seçtiği ve zamanlar
içinde durmadan, usanmadan yarattığı ölümsüz
yapıtlar, Sanattır. Zaman yolculuğunda, uzama kurduğumuz evrensel
köprülerdir.
Öğrencilerimize sunduğumuz "Medeniyet
Tarihinin, 7 harikası":
Piramitler, ziguratlar, Babil'in asma bahçeleri, İskenderiye
feneri, Rodos heykeli, Efes Artemis tapınağı, Bodrum mozolesi
çağımızda binbirlere ulaşan sayısız yapıtlar.
Totemler, Mastabalar, ölü kuyuları,
heykeller, Freskolar,
kabartmalar, camiler, çeşmeler katetraller dünyanın her
yerinde ulusal müzelerde <geçmişin belleği> olarak
korunan her türlü kalıt, insanlık tarihinin derinliğini ve
zenginliğini, görkemini geleceğe taşıyor.
Ulusal, uluslararası sayısız resim müzeleri,
dolup taşan
izleyicilere sunulmaktadır.
Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Sultan Ahmet
parkı'nda dinlenirken,
üç öğrenci yaklaşır,
Hocam bize Sultan Ahmet çeşmesinin
özellikleri ve
güzelliklerini anlatır mısınız? derler.
Sevinir ve konuşmaya başlar:
Çocuklar içinizde saz çalanınız var mı? Yok,
Resim yapanınız, yok; yanıtlarını alınca!
Çocuklar, ben size bu çeşmenin özellik ve
güzelliklerini nasıl anlatacağım der.??.
Prof. yerden göğe kadar haklı değil mi?
Bir sanat yapıtında, şiir vardır, müzik vardır, estetik vardır,
sabır ve sevgi vardır. Duyguların derin ve soyut anlamına ulaşabilmek
için, uzamla zamanı örtüştürebilmek için,
geçmişten geleceğe köprülerimiz "sanat" dediğimiz,
evrensel dilin yapı elemanlarını bilmeden çağımızı yaşama
hakkını nasıl kazanırız.?