Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms






bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri



MİLLİYETÇİLİK VE ATATÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE
    Bindokuzyüzyirmiyedilerden buyana; yaşanmışlığın, türk insanındaki evrelerinin görkemini, ulaşılmaz hızını, halkla bütünleşmenin asırlardır yoksunluğu çekilen bu duygu ve duyumlar girdabının anaforlarından geliyorum.
    Atatürk denizinin tansığ dalgalarıyla, deniz kıyılarında uyumlu, oylumlu çakıl taşları gibi; sürtüne sürtüne Cumhuriyet'i yaşadım. Ona candan inandım.
    Yine bundan neden, görüntüde Atatürkçü'lerle, savaşım sürüyor.
    Bu duyguların ışığında size yazıyorum.
    Onuncu yıl marşı, ona ve devrimlere inananların dilinde sonsuza dek çınlayacak mutluluk şarkısıdır. Sevinç gözyaşları döktüren, coşturan/insanı insanlığa taşıyan..!!
E. Aydın, 10Kasım1997
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCENİN
EVRENSEL YORUMU
    Atatürk, her insan gibi sıradan varlık olarak dünyaya geldi.
    Her varlıkta farklılığa açık bir (öz,bir çekirdek)'i vardır. Türün özelliklerine uygun olarak, dal budak salar salkım salkım, çiçekler açar renklere bürünür, burcu burcu kokular saçar. Özgün birey olur.
    Beyin gücünün, düşüncenin kanatlarında yükselir.
Namık Kemal olur, Aziz Nesin olur, Nazım Hikmet olur, Uğur Mumcu olur, Yaşar Kemal olur, çağına kanat geren Atatürk olur.... Zamanlar içinde, anonim olur.
Çanakkale kurtarıcısı, Sarıpaşa, Ulusal kurtuluşun simgesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin  kurucusu, eğitim ordusunun öncüsü, halkının sevgilisi, yurtta barış, özgürlük diyen evrensel insan olur.
Savaşın kartalı, barışın güvercini olur.
Lozan barış antlaşmasında, Yunan delegasyonlarıyla barışık olur. Cumhuriyet kurulduktan sonra; Çanakkale'de şehit veren ülkelere...
    "Ey dünya anaları!, Uzak diyarlardan evlatlarını savaşa gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizimde evlatlarımız olmuşlardır" deyen olur.
    Ruhları Şadolsun Deyen olur.!
    Ulusunun özgürce, bir ağızdan söylediği, her zaman söyleyeceği "Onuncu Yıl Marşı" olur.
Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan
On yılda onbeşmilyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı baş kumandan
Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan
Türküz, Cumhuriyetin, göğsümüz tunç siperi
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri
Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız
Türküz, bütün başlardan üstün olan başlarız
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız
Çizerek kanımızla özyurdun haritasını
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını
Bütünledik her yönden İstiklal kavgasını
Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını
Örnektir milletlere, açtığımız yeni iz
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir ülkeyiz
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülküye biz
Tersine dönse dünya, yolumuzdan dönmeyiz
Söyleyen de bizlerdik.!(1933)
Çağdaş ve yalın bir bakışla:
Artık Atatürk bir portre değildi, fotoğraf değildi.
Barındığımız evler,
Yürüdüğümüz yollar,
Bindiğimiz araçlar,
Latin A,B,C' si,
Okuduğumuz okullar,
Tüten bacalar, fabrikalar,
İş yerleri, hasteneler,
Tarlada ürün bereketi,
Tüneller, köprüler,
Barajlar, göletler,
Demir yolları,
Enerji kaynakları,
Minarelerde türkçe ezan,
Uçaklar, savaş araçları,
Spor alanları, dinlenme yerleri,
Gazeteler, radyolar, televizyonlar,
dahası, saymayı unuttuğum binlerce gerçek Atatürk'ü simgeleyen öğelerdir. Dağlar, taşlar kadar heybetli, yıldızlar kadar yüksek, güneş kadar parlak, ılıman kaus kadar tansığ.
    Eğer yazdıklarım gerçekse oyunu oynuyor, oynayacaksak eğer;
    Bizler Atatürk'üz.. Atatürk ölmedi.
    Atatürkler ölmez.
Çoğaldı, hem de nükleer olarak....şaşırmamız, duraksamamız bundandır.
Düşünme,yaratma,umar üretme sırası bizlerde
Başaracağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın.!
Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar
E. Aydın
BÜYÜK OLMAK
Yüce dağların doruğunda, amansız rüzgarlar eser, zirvede olmak zordur. Türk insanı fırtınaların çocuğudur. Asya bozkırlarından savrula savrula Anadolu'ya, bu cennet vatana gelmişiz.
Türkülerimiz, söylencelerimiz, imparatorluklar kurmuşuz.
E. Aydın
MUSTAFA KEMAL'İN VALİLERİ, MEBUSLARI
    Yaman adamlardı onlar, pılılarını pırtılarını alıp, prensipleri kültürleriyle birlikte ülkeyi terketmiş olamazlar.
Bir zamanlar vali, her evin işinde, aşında, zorunda, kolayında var olurdu. Geceleri koruyucu, ılık ve rahat bir yorgan gibi insanlarımızı sarar, doğacak her yeni günle, ısıtır, ışıtır, dertliye ilk elden derman olurlardı. Canımız nerede ise orada idiler.
İnanır, güvenir, sever, özlerdik, onların gölgelerini bile.!
    Bu insanlar doğayı, çevreyi, bölgesinde var olan herşeyi bilir, severlerdi. Sırasında ve zamanında, her türlü olaylara kanun, çekinmeden kullanırlardı. Sorumluluktan kaçmazlardı. Böylece var olmayı severlerdi.
    Bu yazımda iki örnekle yetineceğim. Mersin valisi Tevfik Sırrı Gür, İçel Mebusu Pepe Ali Efendi.
    Mersin peyzajını, kültürünü, iklimini duyumsayan bu anlayışla Akkahve, Halkevi, daha bunun gibi zamanların ötesinde öz varlığını koruyacak yapıtların ortaya koyucusu idi. Buna eminim ki, ondan isteyen de olmamıştı. Her sabah saat dokuzda gelir, dolaşır, oturanları soru yağmuruna tutardı. İçtenlikle anlatılan zorları anında çözüme kavuştururdu. Köy ve kasabaları ağaç dikmeye özendirir, köy çevrelerinin yeşertilmsine ayrıcalıklı ilgilenirdi.
    Enteresan bir olayı da ben yaşadım. Vali, doğduğu yer olan Ermeneğe gitmek için, Mut'a gelmişti. Onkilometre uzaktaki Göksuya kadar gitti, o zamana kadar kullanılmakta olan sal ile karşıya geçmedi. Kaymakamı çağırdı, "bu iki akraba kasaba arasında niye bir köprü yok? siz niçin ve kimden maaş alıyorsunuz?" dedi. "Ben buradan geri dönüyorum, hemşerilerimin yüzüne nasıl bakarım" dedi. Döndü de.
    Sene 1929, Mebus Ali Efendi, Mut Silifke arasındaki yolun yapımıyla yakından ilgileniyor, bütün gece amelenin başında bulunuyordu, makamından soranlara Ankara'da önemli bir toplantıda olduğunu, mescliste bulunmasının gerekli olduğunu söylettiriyordu.  Yanıt: "Ben, bu yol bitmeden Meclise gelemem, mazeretimi Paşa'ya iletiniz" olur.
    Nerde o eski Valiler, Nerde o eski Mebuslar.
E. Aydın, 29Mart1989
BAŞLIKSIZ
Türküler, maniler, ağıtlar, uzun havalar, kaya başları, bozlaklar.
Türk ırkı çok üstün yaratılmış bir ırktır. Dış tepkimesi yoktur. İç tepkimesi sonsuz örneklerle doludur.
Onda gerçekler hemen hayallerin melodik, mistik, duyumsal girdabına dönüşür. Yazar çalar söyler. Dinginliğe ulaşır. Şiir ve müzik, doğrudan tepkisi olmayan, tepki almayan bir dil olşturmuştur. Yün eğirirken, çıkrığıyla dokuma tezgahında mekiğiyle, süt sağarken hayvanıyla, yemek pişirirken, ekmek atarken senidiyle, tenceresiyle, gergefinde renkleriyle, iğnesiyle, ipliğiyle konuşur söyleşir. Oduncu eşeğiyle, binici atıyla, çoban sürüsüyle barışık ve dost, gardeştir. Konuşur dertleşir. Dağlar, pınarlar, bitmeyen yollar, dereler, tepeler, ağaçlar, taşlar onu anlar onu dinler sanki.
Böylece yaşamında yaşanmamış boşluk kalmaz. Onun böylece çağdaş insanın yanlızlığını çekmez. İncecik düşlerinden binbirçeşit incelikte düş üretir böylece. Devlet onun için bir gerekliliktir. Severek, sayarak. Ondan beklentisi hiç yoktur. Vatan için savaş buyruğu gelincede koşa koşa ölüme gider. Canı, malı, mülkü onun gözünde sınırlı değildir.
Boşluk, onun bitmeyen not defteridir. Yazar, çizer, söyler, karalar. Sazında söz, gergefinde renk renk dokur, akideleşmiş kült boyutta.
E. Aydın
BAYRAĞIMLA KiM OYNUYOR.?!!
    Türk bayrağının üzerinde bulunacak simgeler anayasanın güvencesi altındadır. Boyutları, rengi, altın orana göre sınırlanmıştır. Evrensel bir yapısı, ulusal, derin bir anlamı vardır. Tabusaldır.
    Şimdileri görüyorum, bayrağın üzerine "yetmiş beşinci yıl" yazılmıştır. Bilinmez yarın neler yazılacağını.
Siyasiler yarınları unuttular. Dünü unuttular. Geride tek gücencemiz dürüstlük örneği kamu üst görevlileri kaldı.
Sivil toplum örgütlerimiz ise hala etkili olamıyor.
    Hemen hergün onurumuzdan birşeyler koparılmağa çalışılıyor, canımız hep yanıyor, yüreğimiz sızlıyor.
Öksüz kalan güzel türkçemiz
Ulusal yazımız
Ne dediği belirsiz ecnebi tabelalarımız
Bazı gazetelerin anlatış düzeni
Televizyon radyo sunucuları
Dili yanlış kullanmakta adeta direniyorlar. Mağluplargalipler yerine, yenenyenilen diyemiyorlar. Böylece ülkemiz genelinde iletişim sıkıntısını hep birlikte çekiyoruz.
Şimdi de bayrağımızla oynuyorlar.
E. Aydın
EMEKLİ ÖĞRETMEN ETHEM AYDIN'A MEKTUP
Küçükyalı/İstanbul 07Aralık1998
Bayrak, bir ulusun simgesi, bir ulusun yaşam kaynaklarından biri, uğruna can adanan bir ulusal değer.
Aslında her ulus bireyinin saygı göstermesi gerekli olan, bir "millet olma" unsuru bayrak. Ama gel gör ki, beklenen o saygı unsurların bireylerine göre değişebiliyor. Örneğin ülkemizde kırmızı, beyaz, ay ve yıldız, insan vücudunun belden ve üst kısmında ve sol tarafına yakın bir yerlerde yürek kabartırken, Amerika Birleşik Devletleri'nde kırmızı, beyaz, lacivert ve yıldız, at çobanlarının blucin denilen pantolonlarının kıç kısımlarında bir yama veya Florida sahillerinde gösterime çıkmış şuh bir sarışının vücudunu sımsıkı saran bikinisinin alt parçasının malum bölgesine bir simge olabilmekte.
Ulusların simgesi, bazen de çeşitli ulusların kültür ve eğitim yoksunu bazı bireyleri tarafından değişik bir şekilde yorumlanabilmekte. Örneğin PKK taraftarı bir kendini bilmezin, herhangi bir Avrupa ülkesinde Türk bayrağını yakarken yürekleri sızlayanlar, hırslananlar arasından bir başka kendini bilmez, Öcalan olayları nedeniyle İtalyan bayrağını nasıl yakabilir? Bu soruya cevap vermek oldukça güç.
Bu arada Yeni Adana gazetesi'nin 20 Ekim 1998 tarihli sayısında, emekli öğretmenlerimizden Sayın Ethem Aydın'ın düşüncelerindeki hassasiyet, içeriğine yansımış yazısını okudum. Kendileri, Cumhuriyetimizin 75. yılı nedeniyle oluşturulmuş özel logoya, Türk bayrağının üzerine "Yetmiş beşinci yıl" yazılması nedeniyle tepki göstermiş.
    Değerli hocam, düşünceleriniz ve hassasiyetiniz önünde saygı ile eğiliyorum. Lakin hocam, o bir 75. yıl özel logosu. Yani yakalarımıza taktığımız değişik şekil ve boyutlardaki kırmızı, beyaz, ay ve yıldızdan oluşan rozetlerden hiç bir farkı yok. Kaldı ki, Türk bayrağı için çıkartılmış yasa ile bu yasaya parelel tanzim edilen tüzükler, böyle bir logoyu şekillendirmeye kanımca engel değil.
    Yukarda da belirttiğim gibi hassasiyetinizi anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama acaba siz, yıllardan buyana gözlemlediğim, aşağıda sıralayacağım durumlara nasıl bir tepki vereceksiniz, merak ediyorum?
    Bayrak, vatandaş tarafından evinin balkonundaki çamaşır ipine mandalla asılmış. Ertesi gün, evin hanımı çamaşır yıkamış ve yıkanan çamaşırların asılması için, bir gün evvel mandallanmış bayrak ipin kenarına çekilmiş, yanına çamaşırlar asılmış; hep beraber dalgalanıyorlar, rengarenk.
    Bayrak, bir başka vatandaş tarafından evinin balkonundaki çamaşır ipinin bağlı bulunduğu demir ayaklara yine mandalla asılmış.
    Başka bir evin penceresine asıldığı düşünülen bir başka Türk bayrağının uçkurluğundan geçirilen ip, uçkurluk kenarlarına sabitleştirilmemiş ve ip uçkurluğun içinde serbest kalmış. Bir zaman sonra bayrak rüzgardan, pileli bayan eteği gibi büzülmüş ve ipin orta erinde toplanmış. Bayram günü olmasa, evin penceresine asılı olmasa, bu yalnız kırmızısı belli olan görüntünün bayrak olduğuna bin tanık ister.
    Muhteremin başka bir bayrak almaya parası yetmemiş herhalde. Rengi atmış ve galiba kullanılmaktan alt kenarı saçaklanmış bir bayrağın bu zedelenmiş kısmı sözde onarılmış. Ne yapılmış? Zedelenmiş kenar kesilmiş, yeniden kenar yapılarak dikilmiş. O zaman ne olmuş biliyor musunuz? Boyu, genişliğinin birbuçuğu olan dikdörtgen şeklindeki Türk bayrağı, dört kenarı birbirine eşit kare şeklindeki bir bayrağa dönüşmüş.
    Adamın evindeki bayrağın ölçüleri ile astığı yerin ölçüleri tutmamış. Bakıyorsunuz bayrağın yarısı kayıp, ay ile yıldızın yarısı görünüyor, yarısı görünmüyor.
    Daha sıralayacağım ama, hem mektubum uzayacak, hem de gönlüm elvermiyor hocam, gönlüm elvermiyor.
Galiba bazı kafalara, bazı değerleri tam olarak sokamıyoruz. Ne dersiniz?
Saygılarımla, Zühtü Çatık
SAYIN ZÜHT'DÜ ÇATIK
    Kıymetli mektubunuzu birkaç defa okudum. "Logos" sözcüğünü sözlükten aradım. Logos kelimesi, (söylemek, konuşmak, söz, düşünce, kavram, evren yasası, mantıksal deyiş, bir şeyi anlaşılır kılan temel, insan ruhunun us'la ilgisi, yaşamın bilinçsiz güçlerinin karşısına, etkin bilinç ilkesi, evren usu, evren yasası, tanrı sözü, tanrı ve evren arasında aracı, her bilgiyi olanaklı kılan, tanrısal ışık, bilgi kaynağı) anlamlarında kullanılmış. Benim anladığıma göre, logos kelimesi, canlılığın değişmezleri olan atom ve benzerlerinin genel adıdır.
    Tarih sahnesinde egemenliğin potasında kendini kanıtlamış her ulusun logos'u bayrağıdır. Kalitesi, kaligrafisi değişmez. Ne sebeple olursa olsun, üzerine birşey yazılamaz. Reklamda araç yapılamaz. Ölçüleri ve grafiği bozulamaz. Sanal ve psikolojik değeri yıpratılamaz.
    Her bayrağın ölçütleri geometrik oranları sabitlenmiş, dibağçelere resmedilmiş, kanunlarla koruma altına alınmıştır. (Bakınız ansiklopediler)
    Mektubunuzda günlük yaşamdaki olumsuzlukları örneklemiş, üzüntünüzü dile getirmişsiniz. Hepsine katılıyorum.
Düşüncede, mikroda olaylar sıradandır, olağandır, evrimin gereğidir.
    Bir düşünceyi insanlığın geleceği bazında ortaya koyarken, ölçüyü mikro olarak değil makro olarak söyleme getirmek kaçınılmaz bir olgudur. Yazanlar, çizenler, çok ileriye bakarak söylemlerini kurarlarsa görevlerini yapmış olurlar.
Söylemi biraz açarsak:
    Issız, karanlık, çamurlu, bir dağ yolunda, olumsuzların tuzağındasınız, geri döneme şansınız da yok, çamurlara bataçıka, ilerleyeceksiniz... Ağzınızda şarkılıktan çıkmış iniltilerle:
Dağ taş deme ilerle
Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar
    Yaşamın yüksek bir anlamı olması gerek, yoksa, yaşanmışlığın ne tadı olurdu. Geçmişin belleği bize yarınlarda nazıl olmamızı söylemiyorsa veya anlamada zorlanıyorsak, yaşanmışlık adına eksikli sayılırız.
    Büyük Türkiye Cumhuriyeti her türlü olumsuzluklara karşın dev adımlarla ilerliyor. İç dinemiğini de koruyarak.!
Biz onmilyon iken onuncuyıl marşını hep bir ağızdan söylerken de şeriatçılar vardı, 65 milyonken de aynı oranda varlar.
Umarımızı koruyarak, Atatürk'ü tekrartekrar okuyarak, satır aralarına da dikkat ederek sorunları veya sorun sandığımız engebeleri aşacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın. Saygılar sevgiler.
E. Aydın, 29Ocak1999
ÜLKEDE DEMOKRASİ VAR!
SAHİBİ NEREDE ?
    Sanırım dünyada örneği olmayan başbakanı da biz seçtik. Biz doğma büyüme hep birinciyiz dünyada. (şöyle veya böyle).
Dış ülkellerde mal varlığı,tecimsel kuruluşları olan.
Ülkesinde (kırallardan daha özgür,sorumsuz)
Yasalar kanunlar,ona karşı yetkisiz.
Devlet kurum ve kuruluşlarının yaptırımlarından muaf. Olanları sağır sultan bile duydu inandı.
Herkes "malı götürüyorlar" diye bağırıyor. Askerden başka duyarlılık gösteren yok.
Bu ne biçim demokrasidirki EVİMİZDE YANGIN VAR çığlığına yanıt veren söndürmeye gelen yok.
Benim bildiğim yangında demokrasi kuralları deyil, acil önlemler uygulanmasına gereksinim vardır.
Yanan vatansa, kanunlardan önce insiyatif harekete geçmelidir.
Kamu vicdanı böylesine bekliyor, oyalanıyor.
E. Aydın, 20Nisan1998
LATIN A.B.C ,
MİLLET MEKTEPLERİ. TÜRKOCAKLARI
    Anadolu insanı asırlar boyu sessiz doğayla uğraşmış kendiyle barışık yaşamayı becermiş, böylece kendine özgü bir felsefesi de oluşmuş. Zaman olmuş ağaçlarla, dağlarla konuşmuş, otaçiçeğe hayvana haşada esgiler türküler düzmüş. Sevincini kederini onlarla üleşmeyi seçmiş. Böylece yalın, zengin dünyasında devleti dirlik için saymış, devlet ise onu sadece vergide ve savaşlarda aramış.
b2-06    Zamanlar zamanları, asırlar asırları kovalamış. Yine asırlar boyu Asya, Avrupa'yı kapsayan Osmanlı İmparatorluğu kendi içinde bozulmaya sonsuz gibi gözüken gücünü yitirmeye başlamış. İsyanlar, sonu gelmeyen bitmez kanlı savaşlar, işgaller...
Karagün, kararıp kalmaz. Bir gün güneş doğar.
    Cumhuriyet kuruluyor. Başta bütün dünyanın saydığı başkomutan....Gazi Mustafa Kemal.!
    Cumhuriyeti kurmaya soyunan özveri, öngörü, sağduyu örneği bayrak insanlar: Atatürk ve arkadaşları.!
    Asırlar boyu geri kalmışlığın nedenlerini iyi biliyorlardı. İleri görüşlü ve cesurdular. Onlar için eğitim ve öğretim öncüldü. Bütün atılımların ilk koşuluydu. Bundan neden, savaş biter bitmez 1924'te Amerika'lı Prof John Devey bir uzmanlar gurubuyla Ankara'ya çağırılmıştı. Devrimler başlatılmıştı. 1927'de latin a.b.c üzerinde uzun tartışmalardan sonra kanun hazırlandı. 1928'de uygulama bütün yurtta "halk mektepleri"yle başlatıldı.
    Gündüzleri bizlerin doldurduğu sıralar akşamları  önce memur, amir, esnaf, tüccarlarla doldu. Din adamı olan babam ve müftü Nadir efendi yeni yazıyı ilk sökenlerdendiler. Dahası Onlar da halka ders vermeye soyunmuşlardı.
    Daha sonra yaşlılar, orta yaşlılar, köylüler, kasabaya akın etmişler, davullar zurnalar eşliğinde alanları doldurmuşlardı. Alfabeyi sökenler mukavvadan, kapıdan yazı tahtası, alçıdan tebeşir yaparak şölene katılmışlardı. Kahvehaneler tıklım tıklım olmuş A,B,C sesleri ayanılmaz bir güçle ağızlara yer etmişti. Kahveci "bağırana çay yooookk" diyor, A,B,C tümcesiyle "ağalar", "beyler", "çay" nakarat ediyorlardı. Hele hele evlerde öğrenciler harfleri havada çizerek ağızlarını koca koca açarak tekrar etmeleri suskunluğa alışmış aile yapısının sınırlarını aşıyor dayanılmaz olunca baba: "kafa şişiriyorsunuz, siz yavaşı bilmez misiniz" diyordu.
Okulda başöğretmen "tavan sallanıyor susun!"
    Camide imam gürültü üzerine konuşurken cemaat :"Hocam bizi susturaman gayrı, sen de yüksek konuş" diyordu.
Suskun millet konuşmaya başlamıştı. Artık susmayacaktı. Kaymakam saat 12 den sonra sokakta bağıra bağıra konuşmayı yasak etmişti. Gece bekçisi düdük çalıp sarhoşları uyarınca yanıt melodili abc geliyor. O da dayanamayı aynı makamdan ses veriyordu. Davullar abc vuruyor, çoşkulu kalabalık abc yoğunluğunda oynuyor, sallanıyor; güneş abc ile doğuyor, batıyordu.
Vatandaş yolda bir yazılı kağıt parçası görmeye görsün. Onu yakalamak için rüzgar oluyor, sökmeye çalışıyor, beceremezse gelen geçeni başına topluyordu. Bu, zaten yığınların eğlencesi oluyordu
    Biz küçükler, ödev dışı çabalar harcar ertesi gün sokak şenliği hazırlardık. Sabah okula giderken sezdirmeden birkaç kağıdı rüzgara emanet ederdik. Bu, öğretmenlerimizin bizler için olduğu kadar halkımız için de yararlı, dahiyane bir buluşuydu.
Dil devrimi öylesine bitek bir toprağa rastlamıştıki; tohum yere düşmeden boy üstüne boy kazanıyordu. Bir gün bir diğer güne denk değil; aylar yıllar, asırlar kadar farklı oluyordu.
    Herşey rüyalar kadar hızlı, onlar kadar görkemliydi. Sanki bir gökkuşağı altından geçiliyordu. Tansıktı.! Nükleer bir patlama olmuştu. Toplumun yapısı akıl almaz bir hızla gelişiyordu.
    1930 lara gelindiğinde, Türkocakları, Halk evleri, okullar, Müsahipzade Celal'den; İstanbul efendisi, Macun hokkası, Yedekci, Fermanlı deli hazretleri, Aynaroz kadısı, Bir kavuk devrildi, Mum söndü, Pazartesiperşembe, Balabanağa, Namık Kemal'in; Vatan ve Silistre'si sahnelere konmuş, halkımız bir hafta boyu dönüşümlü olarak izlemişti.
Amele, berber, kaymakam, komutan, öğretmen, öğrenci, hakim, tüccar, esnaf, kasap, fırıncı, imam kolkola halay çekmiş, dünyada bir örneği görülemeyecek kadar bütünleşmişti.
    Hele hele cumhuriyetin onuncu yılına gelindiğinde, 1933'de, sözleri Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel'e ; müzik Cemal Reşit Rey'e ait onuncu yıl marşını bütün yurt bir ağızdan, içten, inanarak yüksek sesle söylüyordu.
5Mayıs1998, Mut'tan anılar
SEVGİLİ KEMAL.
    Yıl, bindokuzyüz kırküç. Ankara Gazi Eğitim Devrim Tarihi imtihanındayız. Oldu bitti belleğim zayıf olmasına karşın Lozan ilgimi çekti. İsmet Paşa ve Lozan konferansı isimli soy kitabı derinlemesine okudum. Sindirdim. Üç soru çıktı. Biri Lozan'dı.
Yirmibir sayfa arkalı önlü yazdım. Yoruldum. Sınav saatı da dolmuştu. Kağıtları verdik. Prof Cevat Memduh Altar bana sıfır vermiş. Dünyam yıkıldı.
    Ağladım sızladım, zaman zaman intiharı düşündüm. Yemeklere inmiyorum, yatağa girmiyorum, öğrenci arkadaşlar hep çevremde. Kimseyle konuşmuyorum. Durumu her kimse Müdür Esat Altan'a iletmişler. Bir gece gelip beni koridorda buldu, odasına götürdü. Seller gibi akan gözyaşlarım arasından konuştuklarımı dinledi.
    Gece araç yollayıp bir devrim tarihi doçentini okula çağırttı. Yazılımı buldurup okuttu. En azından bu ödev geçer not alır yanıtını aldı.
    Müdür kalktı, beni bağrına bastı. Türk çocuğu bu demektir. Lütfen git huzur içinde ol bu dava artık benim davamdır dedi, öptü, öptü...!!
    Ertesi günler Prof da dahil, bir bilirkişi yazılı okudu, sınıfımı geçtim.
    Cevat Memduh bey'in tezi de yanlış değildi. Bu çocuk sınava mı giriyor yoksa Lozan konulu bir konferans mı veriyordu? Tez mi hazırlamıştı? diyordu.
E. Aydın, 7Ağustos1998
SEVGİLİ BABACAN
 (Editörün Notu: Bu mektubu vefatından 8 gün önce yazmıştır)
    Bu sabah radyoda sizi dinledim.
    Sesinizde, inanmışların ilahi tınılarıyla örülmüş anlatılamaz bir zenginliği duyumsadım.!
    Atatürk'ü anlayanlar da çok değil. Televizyon ve radyolarda, O'nun üzerine hamasi konuşmalar bıktırıyor.
Siz, "başkanlık" sözcüğüyle çok olgun bir konuşma yaptınız. Duyguda düşüncede Türk insanına ulaşabildiniz. Sizi kutlarım.
Hani dağ başlarında sessiz mırıltılarla yavaş yavaş akan pınarlar vardır.... insana dinginlik ve güven verir... mutlu eder.. duygulanırır...
    Öperim.
E. Aydın, 19Kasım2OO2
ULUSAL YAZI
Her ulusun, ulusal bir dili, ulusal bir sanatı olduğu gibi ulusal bir yazısı da vardır. Bizim ABC miz latin alfabesinden alınmıştır. Ünlü ve ünsüzler nedeniyle vurgulamalar, hece bölünmeleri, bağlantılar, kaligrafik düzende farklı özellikler kazanır. Alfabe kategorisinde yumuşak okutacak işaretler konulamadığı için anlam kargaşası olur. El yazısıyla harften harfe geçişlerde yazış kolaylığı, kesintisiz yazma, uzmanlarca bir sistematiğe bağlanmış, zaman kazanmak istenmiştir. (*)
E. Aydın
SEVGİLİ MEHMET
    Mektubunuzu aldım. Satır araları dahil okudum.
    Aslında Türk insanı üstün bir ırkın soyu, diğer uluslar tanrının insanı yaratırken ortaya koyduğu taslaklardır.
Bizim dilimiz, sanata bakışımız, sanat yapışımız, hiç de öyle sıradan değil.
Türkçe, tarihlerin derinliklerinden pınar pınar, imbik imbik süzülerek, anlm ve anlatım bakımından zengin ama işlenmemiş bir dil. İnsanımız da öyle.!
    Kendinden örnek ala ala, deneye deneye, yanıla yanıla, iflahımız kesile kesile bir yerlere gelindi, ömür dediğin bir karış. İnsan beyni ise sonsuza açık. Sonsuzu ararken, saat tiktakları tempo olunca, düşünce tökezler.
    Bir şeye karar vermek gerek: İnsan düşünen, düşüncesini uygulayarak mı erinç duyar, yoksa çarkın dişlisi olarak mı?
Türk insanı, hiçbir zaman çarkta dişli olmadı. Onu da hiç seçmedi. Sanırım seçmez de. Onun farklılığı, (sosyal bir kusur uyumsuzluk gözükse de), özgün ve özgür naturası, paradoksal süregenlikde kalıcı, seçkin bir yüceltisidir.
    Milli eğitim politikamızda "okullarımız uyumlu vatandaş yetiştirmekle yükümlüdür" dense de, ilimleri, bilimleri, sanatları yapanlar, yaratanlar uyumsuzlardır.
    Bizim düzeni, hep düzensizlikte aramamız, boşuna değil. Onlarca düzeni bozarak bir düzen kurmanın doyumsuz zevkini bir düşün hele.!
    Yaşam bir bayrak yarışıdır. Etap koşulunca, flama yenilere devredilir. Böylece amaçlanmış olan evrensel kişilik oluşur.
E. Aydın, 26Ekim1999
TERETE BAŞKANLIĞINA
Devlet radyoları da zaman zaman kendi reklamını yapıyor. "Doğru haber bizdedir Maçlar en iyi bizde izlenir" gibi.
Bütün yurda ulaşmağı prensip edinen bir kuruluş, ulusal konuların da sorumlusudur.
Radyo kendini yenilediği gibi, halkı da yönlendirecek kadar inandırıcı, dinamik olabilmeli. Örneğin: Türkçe sözcüklerin kullanılması amaçlanmalı, yenmekyenilmek varken mağlup etti mağlup oldu denmekte ısrar direnmemeli. Yabancı sözcükler kullanılırken seçici olunmalı. Ticarette işyeri reklamları için de buna özen gösterilmeli (*)
E. Aydın, IHaziran2001
P.T.T'den DEVLET FİKRİNE PROVOKASYON
Sağduyu sahibi, yetke sahibi ve seçilmişlere sesleniyorum:
Üst düzey yöneticileriniz içinde, halk topluluklarını size karşı kışkırtmak için ayrıcalıkla fikir üretenler var.
İnsanlarının ödeme gücünün sıfırlandığı şu günlerde, P.T.T.'nin mantık dışı ödeme isteği duruma bir örnektir.
Yarın aynı yöntemle elektrik işleri, su işleri de aynı sistemi uygularsa şaşmayalım.
Türk vatandaşının, bir sığınmacı bir göçmen özlemi taşıması durumuna düşürmeye kimin hakkı var.!
Saygılarımla.
E. Aydın, 16Ağustos1991
BU GÖK DENİZ NEREDE VAR?
Nerede bu dağlar taşlar, güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.
Ağzında şarkılıktan çıkmış ıslıklarla, dağ taş demeden yürüdük. Cumhuriyetin gizemli yüceltisine ulaştık. Özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza, ideal ülkümüze ulaştık. Öylesine mutlu, öylesine şendik ki, onuncu yıl marşı sanki bizi söylüyordu.
Ülkede herşey o kadar iyi gidiyorduki, arı gibi çalışılıyor, ailece sofraya topluca oturuluyor, güle oynaya yarınların umutlarıyla mutlu olunuyordu.
Ankara, insanımızın gücünü, inancını hesap ediyor, yeni atılımlara program hazırlıyordu.
E. Aydın   
BAŞLIKSIZ
    İnkilaplar, halk için ve halka rağmen yapılır.
    İnkilapçı, inkilabın manivelasını gevşettiği gün eğilen yay süratle gevşer. Halk kendini tekrar eski yerinde bulmak için o güne kadar fethedilen siperleri hızla boşaltır.
    Halk kalabalığı aslında inkilabın aleyhinedir. Halkın yapıp, yürüttüğü inkilabın tarihte bir misali yoktur.
    Demokrasilerde ekseriyetler halkın inisiyatifini daima göz önünde bulundurmağı, partilerinin geleceğini garanti etmek için şart sayarlar. Böylece devlet makinasının bütün vidalarıyla oynarlar. Sonuç, bu günkü durum ortaya çıkar. Bunu önlemek için köklü demokrasiler, üst düzey planlama ihtisas komisyonları oluştururlar. Bunlar partiler üstü çalışır ve ülkenin yıllar sonrası hatta asırlar ötesini hesaplayarak programlar yaparlar. Siyasiler, uygulamada kesin, zamanlamada serbes olurlar.
Kanımca bu bizde gereklidir. Bizde de bu tür kuruluşlar konulmuştur, vardır. Yargıtay gibi, sayıştay gibi, yüksek planlama gibi, talim terbiye gibi..
    Ülke savunması hariç hiçbiri siyasilerin etkisinden korunmuş değildir. Bundan böyle Atatürk yelkenlisi, yönü bellisiz rüzgarlarla çalkalanır durur. Yol alınıyor gibi gözükürsek de yıldırım vurmuş çınar gibi büyüyoruz, yaralı bereli...
    Eğitim politikası yaralı, tarım politikası yaralı, sanayi politikası yaralı, ticaret politikası yaralı, daha neler neler yaralı.
E. Aydın
SEVGİLİ İLHAN SELÇUK
    Arnold J.Toybee, "bir devletin doğuşu" isimli yapıtında, Anadolu'daki beylikleri, koyun sürüsü, çoban ve köpekleri olarak incelemeye almış. Betimleme değil, güya inceleme, araştırma.!
    Sevgili İlhan Selçuk da çok okunan köşe yazısında, O'nun bu bilimsel eğrisini; güvenilir bİr vere gibi alarak bir yazı oluşturmuş, hiç kızmamış. Çin 'den sonra altıyüz sene, egemen olan tek imparatorluğu hayvan sürüsü olarak irdelemiş.!
    Daha şaşılası olan, imparatorluğun yıkıntıları üzerinde, pırıl pırıl, bir Türkiye cumhurİyetİ doğmuş
    Sürüçoban, çoban köpekleri, Atatürk, İlhan Selçuk ve ben...!!!
E. Aydın, 15Ocak2000




BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm