Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms




bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri





EĞİTİM ÜZERİNE
DÜNYADA VE TÜRKİYEMİZDE
EĞİTİM ÇIKMAZI....
    Eğitim ve öğretimde, bilgi üretimi ve birikimi çok önemli bir etken, bir gerekçedir. Tüketimin hep pompalandığı bir garip zaman kesitinde yaşıyoruz.
    Çağımız bilgi çağıdır diyoruz, bu bir gerçek. Ama üzülerek söylemeliyim ki, çocuklarımızı papağan gibi yetiştirmeye çaba veriyoruz.
    Tarih boyunca, düşünürlerin fikir birliği ettikleri, insan tanımına göre, (düşünen,bulan, üreten, kullanan) canlı insandır. Genel görünüme göre, Amerika dışında hiç bir ülke bilgi üretimi ve değişiminde olumlu bir adım atamıyor.
Japonya yeni bilgi ve bulguları, çok çabuk kullanım alanına sokarak bir üstünlük sağlıyorsa da pedagojik karekterli değildir.
Türkiye'mize gelince, olaylardaki hızlı değişimi hayran hayran seyrediyor, bulguları hazır satın almaya çaba veriyoruz. Satın aldığımız nesneler hızlı değişim sürecinde olduğu için, elimizde demode araç ve gereçler birikiyor. (Teknik Üniversite Elektronik Bölümünde olduğu gibi), bir nevi çöplük oluşuyor.
    Bu acıklı senaryo karşısında, resmi uzman kadrolarımız konuya gerektiği ciddiyetle eğilip geniş anketler dizisiyle, sağ duyu sahiplerinin önerilerini de derleyip toplamalı, kısa sürede uygulanabilir, dinamik eğitim ve öğretim programlarına gidilmelidir. Yörüngesini yitirmiş bir akan yıldız durumundan böylece belki çıkılabilir.
    Özlü bir bilgi birikimi için, devletin organize eğitim sistemi içine giren, her bireyi zorunlu görevli saymamız gerekir. Tutarlılığına inandığım bir örnek vermem gerekirse, bir resim öğretmeninin, Ethem Aydın'ın uygulamalarından bir kesiti aktarmak durumundayım.
    Fasa fiso dersler anlayışına karşı ortaya elle tutulur ve kalıcı birşeyler koymanın isteği ve sorumluluğu içinde pratikler aradım. Sayısız alternatifler de ürettim. Resimİş dersini, önce kendime, sonra öğrencime, sonra da çevreme sevimli ve yararlı kılmayı hedefledim. Alternatiflerden bir tanesini, bütün eğitim kademelerine uygulanabilir, bilgi birikimine temelden ve büyük katkıları olabileceğine inandım. Öğretmen okullarında göreve başlarken ilk dersimde öğrencilerime önce bir yıl süreli ödevler dağıttım. (Köyde hayat, kılıkkıyafet, düğünler, nişanlar, söz kesmeler, oyunlar, imece, urasalar, hurafeler, oranlamalar, dualar, beddualar, yöresel yemekler, folklorik ve etimolojik her konuda seçme hakkı tanıdım. Sınıflar arasında benzer seçimlerde gurup çalışmasını saptadım.
    Yılın sonunda, ödevler güzel br dizayn içinde bana ulaştı, not vermede birinci etken oldular. İkinci, üçüncü sınıflarda bu konuları tekrar istekli araştırmacı öğrencilere mezuniyet tezi olmak üzere dağıttım, ortaya çıkan şeyler göğüs kabartıcı güzellikteydiler. Özgündüler, araştırma idiler.
    Öğretmen, öğretim görevlisi, öğretim üyesi, doçent, profesör el birliğiyle ve inanarak, böyle bir uygulamaya başladıkları gün, bilgi birikimi ve bilgi üretimi konusu çözüm yoluna girer, ülkemiz bilgi dar boğazından kurtulur. Rantabıl bir sistemi başlatmış olur. Sirano'nun tiradı sanki hep bizi söyler gibi gelir bana;Felsefeyi severdi, fizikten de anlardı, şairdi, musikide bir hayli benresi vardı, zavallının Siranı de Berjeraktı adı, herşey olayım derken hiç bir şey olamadı.
Okuyan, duyan, düşünenlere saygılarımla.
E. Aydın, 1Ocak1991
DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE
EĞİTİM KARGAŞASI
    Kendi kendinize sormanız gerekiyor; İnsan ömrü bir asırla sınırlı olduğuna göre, bilgilendirmede, eğitimde genç kuşağa gerçekçi, akılcı bir koşu parkuru hazırlamak, devletimize, eğitimcilerimize düşen görev ve sorumluluktur.
Bunun bilincinde olmamız yetmiyor, bir şeyler yapmamız gerekiyor.
    1936'larda hazırlanan ortaöğretim programı artık çok yetersiz kalmaktadır. Çağını bile yakalamaya yetmiyor.
1 Genç kuşağı nasıl eğitmeliyiz?
2 Bizim gibi ezberci, taklitçi mi?
3 Güncel, yüzeysel bilgilerle donatım mı?
4 Robotlaştırma mı?
5 Kuşağı eğitimine göre yönlendirme mi?
6 Özgür düşünen, okuduğunu yorumlayan, önce güncele sonra geleceğe bakabilen yaratıcı kişiler olarak mı?
7 Anlamadan bilgilerin depolanması için mi?
8 Devinimden, iletişimden yoksun, koruyarak mı?
9 Dünü mü, bugünü mü, yarını mı, uzay çağını mı ölçüt alacağız?
10 Hepsi olamayacağı, geçmişi, günü, yarını onun üzerinde arayarak, ondan umarak, okul sıralarında yorgun silahşör olarak yaşlandırmak mı?
Olası yanıtlar:
1 İnsan yaşamı ölümle sınırlıdır. Yaşam bir bayrak yarışı özelliği taşır. Her kuşak kendi etabını koşar. Önceki zamanlarda da böyleydi. Bundan sonraki zamanlarda da konumuz gereği böyle olacaktır, olmalıdır. Bunun üzerine kesin bir karar almak durumundayız.
2 Ezber ve taklitle ulaştığımız çizgi, bana göre değil. Dışarda üretilen bilgi ve teknolojileri, taklit edilerek üretimin etiketini onurumuza ters olarak "Türk malıdır" diye yazarak, büyük ülke, büyük Türkiye olunmaz. Soy asaletimiz yara alıyor.
Her halde benim gibi duruma özgün bakan çok insanımız vardır. Sokaklarımız, köylerimize kadar, ecnebi tabelalarla dolu, burası Türkiye'dir diyen bir devletlim çıkmayacak mı? Yoksa ülkemiz işgal altında da haberimiz mi yok??!!!
Benim dilim, tarihin derinliklerinden doğarak, gümbür gümbür, aka aka arınmış, anlatımda güçlü bir dildir. Onu kullanırsak <tarihten önce vardık, tarihten sonra varız> demeye hakkımız olur.
3 Şimdileri eğitim, çocukları robot olarak ele alıyor. Çocuk uyumaz, oynamaz, evin sosyal gereksinimi ile ilgilenmez o, çocukluğunu duyumsayarak yaşayan birisi değil, makinadır. Bilgi dağarcığına, anlamasa da, sevmese de birşeyler doldurur, okulunda satar not alır. Bizler de öyle yaptık.
4 Çocuğun eğilimi konu olunca, lisedeki vereler inandırıcı olmaz. Organize eğitim ilkokulundan başladığına göre, çocuğun ilgisini araştırıcı, deneyimci çizgiye taşımamız, ancak oyun içinde, <dirimsel deneyler> yardımıyla; önce toplumsal, elbirlikçi olur.
Herhalde benim gibi duruma özgün bakan çok insanımız vardır. Birileri gündeme getirmelidir diye düşünüyor, Çukurova Üniversitesi'nin öncü olmasını diliyorum.
E. Aydın, 22Nisan1996
TÜRKİYE'MİZDE, ÇAĞDAŞ  ,GELECEĞE
DÖNÜK EĞİTİM VE ÖĞRETİM ÜZERİNE
DÜŞÜNCELER.
    Bu iki sözcük, yani "eğitim" ve "öğretim" yanyana geldikleri zaman yüklem ve anlam kargaşası yaratıyor.
    Eğitim sınırsız bir zaman boyutunda edime dönük olmak zorundadır.
İş içinde eğitim amaçlanıyorsa, olabilirse toplumsal, ulusal ve kültürel olabilir.
Pedagojik anlamda yani eğitim yoluyla öğretim izlenecekse: ilköğretim, orta, lise programları tekrar gözden geçirilmeli. Ders kitapları ilerde seçeceği üniversitelerde karşılaşacağı ön bilgileri vermeli, ders saatları azaltılarak, bol bol deney ve edimlere zaman ve yer yaratmalı.
    Konserve bilgilerle sınıf geçmek yaratıcılığı bağlar. Öğrenciyi araştırma ve deneylerden yoksun tutar.
    Her sınavı bilgisayarın hesap makinalarının kolaylığı çerçevesinde düşünür, başarıyı eksiartıların verelerine emanet edersek, ilerde çarpan tablosunu, matematikte dört işlemi yeniden öğretmek zorunda kalabiliriz.
Kuramsal bir yazı öğrenilmeden, sade bir vatandaş olmak bile olanaksızdır, iletişimi zorlaştırır. Doktor reçetelerini hatırlayınız.
Türkçe derslerinde kompozisyon yapmayan, izlenimlerini yazmayan öğrenci, ileride bir memur, bir iş adamı olamaz.
Bütün bu konuştuklarım cumhuriyetimizin kuruluş döneminde çok çok güzel programlanmıştı. Okullarımızın eğitim programları çok sağlam taban üzerine oturtulmuştu. Yaşadık, gördük....
Ethem Aydın, 1Kasım1995
SAYIN GENEL KOORDİNATÖR
    Bugün Hürriyet Çukurova ekinde reklamınızı ve ön yazınızı okudum. Eski bir eğitimci olan ben, eğitimde devletin yetersiz kaldığını yıllardan beri görür söylerim. Böylece özel okul kuruluşlarına, eğitimin kurtuluşu adına saygıyla bakar, bu dala sermaye yatıranları idealist vatandaş rütbesiyle tanımlarım.
    Devlet okullarında eğitim tamamen laçka olmuştur, bakanlık müfettişleri de bunu biliyor ve kabul ediyor olmalılar ki, özel okulların teftişinde acımasız olurlar. İkincil olarak bu nedenle de özel okullarımızın hepsi de çok çok güzel, uyumlu eğitim vermeye soyunmuşlardır. Yakın çevre olarak Adana'daki özel okullar, kar amaçlı kuruluşlar değildirler. Uzun vadeli bir yatırım, ticari bakımdan tercih edilmeyen bir iş dalıdır. Burada tek itici güç ideo'lardır.
    Sayın yönetici veya üst düzey idareci dostum, benim öğrendiğim kadarıyla, eğitim bireysel bir olaydır, mikrodur. Bireyleri tanımadan, onları eğitmeden toplum eğitimine ulaşılamaz. Bireyler için eğitim, toplumlar için medeniyet, düşünceli  şuurun, düşüncesiz şuura galebesini temin eder.
    Eğitimde, koordinatör terimi yoktur. Pedagok terimi vardır. Zira eğitim, bilimsel ve psikolojiktir. Çocuğu tanımak, çocuk ve toplum psikolojisini bilmek, öğretimin ilk ve değişmez verelerine ulaşmak işidir. Çok da zordur. Anayol edilgenlikten geçer, reklamdan asla geçmez.
    Eğitim anlayışınıza gelince: Teorik diyorsunuz, nasyonal diyorsunuz, enternasyonal diyorsunuz, o zaman bana benzeyen insanlar yetiştirmeye devam edeceksiniz demektir ki, çağdaşlığa ters olur.
    Yani Sirano De Bergerak'ın dediği gibi; "felsefeyi severdi, fizikten de anlardı, şairdi, müzikte bir hayli behresi vardı, zavallının Sirano De Bergerak 'tı adı, herşey olayım derken hiçbirşey olamadı".
    Kafam üst düzey yönetici sözcüğüne de takıldı, bence yönetici hep düzeyli olmalı, hele hele özel okulda bu böyledir. Yine anladığıma göre, okulları üst düzey yöneticiler değil, öğreti yetisi olan öğretim kadrosu bir yerlere götürür. Bütün bu yazdıklarım, bir dost kalbi açısından, sevgiyle donatılmış öz eleştirilerdir. Saygılar, sevgiler.
E. Aydın, 26Mayıs1992
SAYIN MİLLİ EĞİTİM BAKANI
    Sizinle konuşacak o kadar çok şeyim var ki, neresinden başlayacağımı bilemiyorum.
    Sizin de bir şey yapacağınızı sanmıyorum. Ama bu yeni Türk neslini ilgilendiren konuları ancak Milli Eğitim Bakanına yazabilirsiniz. Çocukluğumda okul kitapları o kadar güzel yazılır, o kısıtlı bütçeye rağmen en iyi kağıda, en iyi ciltler, içinde en güvenilir bilgiler sunulurdu çocuğa. Şimdileri okul kitapları çamur gibi. Kaynakça olarak kitaplığa koyacak kadar inanılır ve kavi değil. Hele hele şu ansiklopedi savaşları, sanki yeni bitmeleri bilimden caydırmak için el ele vermişler. Lisede öğretmenken sık sık GRAND LAROUSSE su karıştırdım. Öylesine zevk duyardım, öylesine saygıyla kitabı elime alırdım, ibadet eden kişinin duygularına ulaşırdım. Cilt, kağıt kalitesi seçilen resimler, krokiler, baskı güzelliği, kaynak sağlamlığı beni kendimden geçirirdi. Bilmiyorum bu eserleri devlet mi organize ederdi, özel kuruluşlar mı bu ciddiyetle hazırlarlardı, yoksa bizim özel yapımcılardan onlar mı daha namuslu idi bilemiyorum.
    Gazeteler okurun bir saf damarını yakaladılar, hepsi birden hücum ediyor. İsmi ingilizce veya fransızca soylu ansiklopedi isimleri, (grand mastermemo larousse) olmadı, tekrar Grand Larousse ile, incecik kağıda iki taraflı baskı, resimlerin kimileri yalnız leke halinde, içeriği bilimsellikten uzak, tek sayfaya basılmış, bazen aynı forma bir kaç defa cilde girmiş, ciltler sadece kamofle.
Kitaplığım bu sevimsiz şeylerle ister istemez doldu, beni sadece üzüyorlar, yeni nesle böyle mi hizmet götürülür?
Bence bunun bir ilgilisi, bir sorumlusu olmalı, birileri veya bir resmi kurum olaya dur demeli, kontrol altına almalı.
Yoksa bilimin namusu zedeleniyor. İnandırıcılığını yitiriyor.
    İşin garibi, bu kampanyalar nedeniyle, namuslu kişiler ciddi, özverili, soylu eserler yayınlayamıyorlar.
Biliyorum sizin de yapacak bir şeyiniz yok, ama ben bir eski öğretmen olarak duygularımı yazıyorum, bir yerde topu size attım, siz de bunca bürokratik güncel işler içinde bu ayrıntıların koşacak haliniz yok ya, iyisimi boş veriniz. Saygılar sunar, beni okuduğunuz için teşekkürler ederim.
E. Aydın, 20Ekim1993
MİLLİ EĞİTİM BAKANINA MEKTUP
    Siz Türk ulusunun gözü ve kulağı vede diline hitap eden bir mevkidesiniz, bu her faniye veya her idealiste nasip olacak bir makam ve görev değil. Bilirsiniz Mustafa Kemal o mevkiye gelinceye kadar, yani okul yıllarından itibaren modern Türkiye'yi düzlemeye, fikirlerinde işlemeye başlamış ve en müsait zamanı buluncaya, yetkiye kavuşuncaya kadar çok çok kıymetli zanalarını, inanmadığı fakat, Osmanlı'nın sanını düşündüğü için savaşlara savaşlara girdi çıktı. Çok geç olsa bile yalın ve çok tehlikeli yetkileri aldı ve Anadolu'da İstiklal savaşını başlattı. Siz ise bu dirayetinizle büyük bir şans, tabii memleket bakımından iş başındasınız veya iş başına davet edildiniz. Çok şükür ne tersanelerimiz işgal edilmiş ne de İstiklalimiz tehlikededir. Diyeceğim, büyük Türkiyenin sizin gibi bir elemana ihtiyacı olmuştur. Ben bu kadar genellemeye girmek istemezdim, ancak bir takım kısır yayınlardan rencide oldum, doldum.
    Konuya kendi yönümden yaklaşıyorum:
    İğneye diken, dikene batan, emekliye olgun demeye alışmamız gerekmez mi? Emekli yılların hazırladığı bir büyük nimettir. En verimli, her şeyi gerek deneyimleri ile, gerek okudukları ile değerlendirmesini öğrenmiş insan potansiyelidir ki bundan çok çok faydalanmak kaçınılmazdır.
    Hatırlarsınız, Orta Asyalardan buyana liderlerin yanında bir ihtiyarlar heyeti vardır. Hulaguler, Kublaylar, Attilalar, Kaanlar, Bilge Hanlar, Timurlar, daha kimler kimler bu potansiyelden faydalanmışlardır.
    Halbuki siz hep radyolarımızda, televizyonlarımızda, emekliye bir zavallı, posası çıkmış, yardıma muhtaç, korumaya muhtaç kişiler olarak bakıyoruz, öyle taktim ediyoruz. Bu uzmanlar kadrosunu gerek devletçe, gerek çevrece görmezlikten geliyoruz. Yüksek müsadelerinizle ben bu konuya bakış açısına karşıyım. Karşıyım çünkü, konunun özü bu açıya terstir. Fırsat verilse bu durumu kamu kesimine televizyonda, radyoda anlatmak isterdim. Ama nedense bu olay davasına, inancı kalmamış kişilere veriliyor ve ortaya garip bir tablo çıkıyor, yanlışların doğrultusunda.
    Sizi idealist bir vatansever gördüğüm için bu yazıyı yazmayı üstlendim. Yoksa hepsine lafı güzaf diyebiliriz.
Uygulanabilir birkaç da örnek yazacağım, pratik kullanımlı.
    Mesleğinde başarılı olmuş öğretmenler kendi okullarında veya bulundukları bölgenin okullarında saygın ve uzman olarak her zaman kabul görmeliler, saygıyla karşılanmalılar, gerekirse fikir danışmalılar, (uygulamayı etkilemeyen danışmalar veya bağlayıcı olmayan).
    Memurlar, amirler kendi çalışma alanlarına rahatça uğrayabilmeli, hüsnü kabul görmeli sırasında danışılmalı ki, bir takım sakat çift görüşler, gereksiz arayışlar önlenmiş, zaman kazanılmış olsun.
    Biz şimdi garip bir tabloyla karşı karşıyayız. Memur, amir, yetkili kişi kim olursa olsun yalnız çalıştığı sürece güvenilir sayılır oluyor yani hayatın bir kesimde namuslu, itimata layık, resmi görevi bitince de inanılmaz, güvenilmez uzmanlığı elinden alınmış oluyor. Acaba bu olay dünyanın hangi ülkeside (seçimle gelinen bölgeler hariç) bizdeki gibidir.?
Ben Adana'da otururum.Şimdiye kadar da orda resim hocası idim. Türkiye ve dünya genelinde yapılan her tür genç kuşak yarışmasına bol bol eserler ulaştırırdım. Bir kaç gün için İstanbul'a geldim ve Kültür sitesinde bir çocuk resimleri sergisini gezdim. Bir kaç idealist öğretmen dışında bu sergiye eser yollanmamış, Adana'dan ise sadece iki adet sıradan eser yollanmış. Çünkü ders, bilhassa ilkokul çocuğu için anlaşılmamış öğretmenlerce, idarecilerce.
E. Aydın
SAYIN HİKMET ULUĞBAY
MİLLİ EĞİTİM BAKANI
    Eğitimci Prof Olcay Kirişoğlu'nun Cumhuriyet gazetesi'nde "sanat öğretmeni yetiştirme sorunu" başlıklı yazısını ilgiyle okudum. Eğitimsel bir yanılgıyı vurgulamak için bu yazıyı sunuyorum.
    Ortaöğretimde ilköğretim okullarında uygulamalı olarak verilmesi düşünülen dersin adı yanlış konulmuştur.
Programın içeriğinden sapılarak sanatçı öğretmen yetiştirme düşüncesi, (özellikle eğitim fakültesi resimiş öğretmeni yetiştiren bölüm başkanları, öğretim üyeleri, doçent proflarca) sanatçı kimliği doğrultusunda değerlendirilmeye medyatik yöntemlerle umar aranmaya başlanmıştır.
    Resim iş öğretmeni yetiştirme konusuna gelince:
    1924'lerde, Cumhuriyetin kuruluşundan hemen bir yıl sonra, Mustafa Kemal Atatürk, ulusal eğitimimizi belirlemek için yurtdışından ünlü uzmanlar davet etmiş raporlar hazırlatmıştır. Amerika'lı eğitimci Prof. John Dewey, İtalyan eğitimci Maria Montessori bunlar arasındadır.
    Prof John Dewey'in okunması gerekli yapıtları= okul ve ruhbilim, okul ve toplum, mantıksal kuram üzerine çalışmalar, demokrasi ve eğitim, insan doğası ve davranışı, deneyim olarak sanat, özgürlük ve kültür, insanın sorunları.
Maria Montessori'nin yapıtları çocuklar evi, bilimsel eğitim yöntemlerinin çocuk eğitimine uygulanması, ilkokulda özeğitim, çocuk eğitimi, ailede çocuk, insanın yetişmesi, çocuğun zihin yapısı.
    Ecnebi uzmanların da eşliğinde geliştirilen ulusal ortaeğitim programı içerisinde resimişyazı dersleri, idealizme yaklaşan gerçekci bir anlamı kapsıyordu. Rasyoneldi. Akılcıydı. Pedagojik, psikolojikti. Odak noktası "ulusal çocuk eğitimi" idi.
Gazi Eğitim Enstitü'sü bu yüksek amaç için kurulmuştu. Programı çok amaçlı ve çocuğa dönüktü. Giriş sınavı yime şimdi olduğu gibi yetenek ve çizgi bütünlüğüne dayanırdı.
    Güzel Sanatlar Akademisi ayrıca vardı. Onlar ulusal eğitimin çok amaçlı formasyonundan arındırılır özgür sanatçı adayı seçilirdi.
    Ortaöğretim programlarına işresim öğretmeni nasıl yetiştirilirdi? Gerçekçi, rasyonel amaçlar ne idi?
Ulusal yazının karekterize edilmesi: doğru yazılması, istif, dizyan, sayfa düzenlenmesi, aralıklar, yükseklik, kalınlıklar, dekoratif araştırmalar. (Haftada 4 saat)
Grafik çalışmaları: çevreden seçilen konular üzerinde,özlü araştırma ve (afiş,markalar) hayvansal, bitkisel, geometrik veya karışık kenarsuları, kilim, halı, cisim, silin araştırmaları, örgüler. (Haftada, ağırlıklı 5 saat)
Fotoğraf makinası  kullanma, çekme, banyo, tab, agrandize. (iki saat ve serbes zamanlarda)
Resim: modelden desen çalışmaları, sanatsal araştırmalar. Kuramsal ve uygulamalı sanat, içeriği, sanat nasıl olmalı, evrensel yapıda sanatın işlevi, dünü, bugünü, ünlü sanatcılar, özellikleri,yapıtları, sanat ekolleri, düşünce tarzları, zamanlar içinde sanat. (6 saat).
Modelaj, röliyef, tahnit, (2 saat).
Demir ve tel işleri,ölçü ve alet kullanımı(4 saat)
Tahta işleri, masif, programlı kullanım objeleri, testere planya, torna kullanımı. (4 saat).
Cilt ve kağıt işleri, ebru, alaca kağıt, kola kağıtları albüm, cilt, dekoratif iş kutuları (4 saat).
Planör model kursları, türkkuşundan gelen uzman tarafından, (haftada 2 saatlık kurs halinde)
Lisan eğitim usulü, pedagoji, pisikoloji, çocuk pisikolojisi sosyoloji, sanat tarihi, mitoloji. (ağırlıklı olarak ikişer saat) okutulurdu.
Gazi terbiye enstitüsüne ilk başvuru kademeliydi: Öğrenci, kendi yöresinden kültürel bir konu seçer, inceler,çizimler yapar, gerekirse boyar, (20 sayfadan az olmamak koşuluyla) okula yollanırdı. Beğenilirse: desen, boya resim, mülakat için Ankara'ya çağrılırdı.
    Başaran öğrenciler; her yıl için birtez 3 yılın sonunda verilmek üzeremezuniyet tezi hazırlardı. Üç yıllık birikimin getirdiği bilgi ve estetik ve öğrencinin yaratma gücü toplamı, mezuniyet tezinde titizlikle aranırdı. Tezin içeriği folklorik, etik, kültürel, gelenek görenek, dualar, beddualar, adetler, yöre tarihi, menkıbeleri, oyunlar, üretimde yerel usuller, düğün gelenekleri, sanatlar,zanaatlar olabilirdi.
    Aslında bu tür çalışmaların ilkokul sonunda başlatılarak üniversite bitimine kadar neden sürdürülmediğini her dalda inceleme araştırmalarla zengin kültürümüze genç kuşağın katkısının neden düşünülmediğini anlayamıyorum..!!
    İlköğretim okullarının programları, (ortaöğretim de dahil) bir bütündür. Amaç bilgilendirme ve ilgilendirmedir. Eğitimdir.
Ortaöğretimde ondört uzman öğretmen, kendi dallarında uzman öğrenci yetiştirmeye çalışsalar ulusal eğitimin durumu ne hale gelirdi diye düşünmek, gerçeği görmemize yeterlidir. Ortaöğretimin müfredat programında "temel kitabı" çok çok güzel düşünülmüş yazılmış, açıklamalar da verilmiş, şimdi bile ideal, yüksek amaçlı içeriğiyle ortadadır.
    Resimiş öğretmeni sadece sanat öğretmeni deyildir. Resim İş dersleri okutulan derslerin hepsiyle ilintili, her dersin tabanına serilmiş sağlam bir temeldir. Resim dersleri, doğru görmeyi, gördüğünü doğru çizmeyi öğretir. Geleceğin doktoruna, mühendisine, tüccarına, ayakkabıcısına, sokaktaki adama kadar ulaşır. Ulusal eğitimden amaç budur.
    Yanılgı, öğretmen yetiştirme yerine sanatçı yetiştirme amacından kaynaklanıyor.
E. Aydın, 12Şubat1998
SAYIN HİKMET ULUĞBAY
MİLLİ EĞİTİM BAKANI
    Ayrımındayız, zor günlerde zor günleri üstlendiniz. Deliler, kuyulara o kadar taş doldurdular ki, bir çırpıda temizlmek olanak dışı gözüküyor.
    Ama özveri sahibi bir kişi, demokrasimiz adına ortaya çıkmalıydı; yerinde bir seçkiyle, size bu görev verildi.
    Biliyoruz, işiniz çok zor, hem de çok boyutlu olmasına karşın; kısa sürede övülesi işler yaptınız, yapıyorsunuz.
1950'lerden buyana Kemalizm öylesine savsaklandı, öylsine labirentlere sürüklendi, toz dumana boğuldu ki, gerçekle seçilemez oldu.. El yordamıyla da olsa, önemli olaylara ışık tuttunuz, gelecek ufukta seçilir oldu..
    Zor zamanlarımızda, geçmişe bakarak Atatürk 'ün "Güncel çıkmazlar bütün ağırlığıyla sürüp giderken" ulusumuzun geleceğini de düşünerek Amerika'dan, (Prof. Eğitimci John Dewey'i, İtalya 'dan Maria Montossori'i davet etmiş, ulusal eğitimimizde yapılabilecek reformları incelemeye, araştırmaya, tartışmaya açmışt. (yıl 1924).
    Örneğimi yalın, belki de duygusal bulabilirsiniz; Ama siz Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanısınız! Umudumuzsunuz!!!!.....
Bundan neden, beklentilerimiz de çok olacaktır
    Sizden öncül beklentimiz ve dileğimiz:
    Türk dilini konu alan bir kurultay toplanmasına olanak tanıyınız.. (Kapsamlı ve her yıl uygulanan.)
Güzel Türkçemiz, sokak çocuğu gibi sahipsiz kaldı, yazarlar, çizerler, gazeteler, radyo ve televizyon sunucuları elinde yozlaşıp, çalkalanıp gidiyor.
    Kuralsız dil olmaz.
    Dilsiz ulus olmaz.
    Kurultay yapmak için, Atatürk olmak gerekmez.
    Uluğbay olmanız yeterli.
    Ben sıradan bir emekli eğitici olarak görevimi yaptım; Sıra uygulamada söz sahibi olan, "Eğitim Bakanı" Hikmet Uluğbay'da..
Saygılarımı sunar, başarılarınızı dilerim.
E. Aydın, 11Haziran1998
SAYIN METİN BOSTANCIOĞLU
MİLLİ EĞİTİM BAKANI
    1944 yılında İşbilgisiResimYazı öğretmeni olarak Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdim.
    Almanya'dan yeni dönen, donanımlı hocalarımız, özverili çalışmalarıyla genç Türkiye Cumhuriyet'inin, eğitim öğretim ideolojisini; <1924Atatürk yeni kurulan Cumhuriyet'in, eğitim programı nasıl olmalıdır? diye dışardan John Dewey, Maria Montesorri'yi davet etmiş, pedagojik ilkeleri üzerinde uzun uzun araştırmalar yaptırmıştı.>  Eğitimcilerimizin çalışmaları sonucu, ortaöğretimin eğitim ve öğretim programı oluşmuş, her dersin bütünlük içindeki yeri ve amacı belirlenmişti. Çokta iyi düşünülmüştü.
    Geçen zamanlar içinde, eğitim fakülteleri, orta öğretimin amacını bilinçli veya bilinçsiz dışlayarak <Ressam yetiştirme sevdasına düştüler>, bu kargaşada en çok yara alan, öksüz kalanUlusal, kuramsal yazı oldu.
    Programlanmadığı için, her öğrenci kendi Stenosunu yazıyor. Tomarlar boyu sınav kağıtlarını göz nuru dökerek okuyan, miyoplaşan öğretmenlere sabırlar dileyelim.
    Otuz sene yurdumun değişik yörelerinde, İşResimYazı öğretmenliği yaptım.
    Mersin Liselileri Derneği'nin onur günü anısına hazırladığı dergiyi size yolluyorum.
    Yaşam öykü arasında, uzun yıllar okuttuğum öğrencilerimin de anılarını bulacak, yaşanmışlığın, edimlerle zenginleşen öyküsünü seveceksiniz.
    Beni okuduğunuz için teşekkürler eder, saygılar sunarım.
E. Aydın, 14Kasım2000
SAYIN BAKAN METİN BOSTANCIOĞLU
BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ
    Sıradan bir yuva; üç civciv, ana, baba, beş kişiler. Baba devlet memuru. Civcivler büyüyor, okullar okullar, üniversiteye sıra geliyor. Dersler,  dersaneler, gider gider.!
    Baba da babaymış ha; her geçen gün, canavarlaşan hayat şartları karşısında bir donkişot... Yılmadan çalışıyor, kızlarım okuyacak da okuyacak.!
    Merkezi sistemde Birsen kız, Malatya İsmet İnönü Üniversitesi Fizik bölümü kazanıyor. Evler tutuluyor, dört sene okunuyor okunuyor, Fen dersleri öğretmenlik diploması alınıyor.
    Aileye tezelden katkı için, çünkü arkadan gelenler var. Bakanlığa baş vuruluyor, görev isteniyor. Yanıt, branş öğretmenliği kadromuz yok, taşrada sınıf öğretmenliği verelim.
    1996 yılında çalışmaya başlanıyor. 2000 'deyiz, değişen ne?
    Eş durumunda Gümüşhane'ye atanıyor. Bulunduğu ilköğretim okulunda sınıf öğretmenliği yapıyor, fen derslerindeki açığı da dolduruyor. Haklı olarak, istiyor ki, beni uzmanlaştığım dala, kadrolu veriniz, labaratuvar kurayım, daha verimli olayım.
Okul müdürlüğü, ilköğretim müdürlüğü katına yazdığı dilekçeler, mevzuat gereği sümen altı ediliyor, sizlere ulaşamıyor.
Mutsuz oluyor, uzmanlık için hazırlanamıyor. Niçin bu dalı seçtim dediği de oluyor.!
    Hele hele yıllarca, aile boyu oy verdiğimiz sosyal demokratlar egemenken, bu tutarsız, katı mantığın sürmesi, gelecek için varolan renkli umutları da sarsıyor.
    Dahası, bir hanım olarak böylesine dışlanmak onura dokunuyor, öğretmen konuşamazsa, fen derslerinin önemini, ayrıcalığını anlatmaktan yoksun olursa, bir yerlerde bir bozuk şey vardır.
    Karınlarının doyması, genç kuşağa yetmiyor, ülkesine katkıda bulunmak da istiyor. Öyküyü okuduğunuz için teşekkürler ederim.
E. Aydın
SAYIN KÜLTÜR MÜDÜRÜ YUSUF ZİYA AK
    Sizinle Mersin Öğretmen Evi'nde ir çay içimştik, neden olduğunu bilmiyorum çok yi bir izlenim bıraktmıştınız.
İşte bu mektubu o imajın bağlamında yazıyorum.
    Kültür konusu, gerek sözcük olarak, gerekse içerik olarak, sınırları ve organizasyonu bakımından, düşünürleri yanılgıya itmeye açık bir yapıya sahiptir.
    Elbette kökleri binlerce yıllara ulaşan bir olayın eğitimi, öğretimi nasıl olmalıdır? dediğimizde, karşımıza felsefe kadar yalın ve onun kadar labirentleri olan bir uzay boşluk çıkıyor.
    Bu kaosta doğru bir yol alabilmek için, resmi iradeler sabırlı, araştırıcı, toplayıcı, henüz yaşamakta olan kültür birikimlerini kendi kopukluğu içinde ortaya çıkarmak, boşlukları karine yoluyla araştırmaya açmak, ama hiç bir durumda müdaheleci olmamak durumundadır.
    Kültür baknalığımızın konuya yaklaşımı çok çok güzel sizler gibi değerlerin büyük çabalarıyla az zamanda büyük işler kotardınız. Ramada yani gökdelende İçel Sanat Kulübü şerefine verilen yemekte Mualla hanım'la  da konuşmuştuk, acaba bu devasa çalışmalarınıza bizlerin de bir katkısı olabilir mi? düşüncesi gündeme gelmişti.
    Önce ulaşabildiğimiz çevre sanatçılarımızdan, sonrada Türkiye genelinde eser bağışı kampanyası başlatsak; ilk gelenleri, koridorları uygun gördüğünüz salonlara assak, birikim çoğalınca bir kültür müzesi oluşturmanın kapısını açsak diye düşündüm.
Eğer uygun bulursanız, bir sürkiler yeterli olacaktır. Sevgiler saygılar.
E. Aydın, 4Mart1994
BAŞLIKSIZ
    21 Ocak Tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Ozan Yayman tarafından yayımlanan, "D.E.Ü. Tıp Fakültesi aktif eğitimde çağ atladı" yazıyı ilgiyle okudum.
    Uygulamanın nasıl olacağına değin bir ipucu verilmemiş. Bana göre yüksek öğrenimle ilgili uygulamalar, bireysel çıkışlarla olumlu sonuçlara ulaşamaz, kargaşa yaratır.
    Atatürk, Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra, 1924'de yeni Cumhuriyet'in "Ulusal Eğitimi nasıl olmalıdır" düşüncesinden yola çıkarak; Amerika 'dan ünlü eğitimci (Prof. John Dewey), İtalya'dan (Dr.Maria Motessori) çağrılmış, iki sene konuk edilmişlerdir.
Araştırma ve inceleme raporları esas alınarak, "Aktif Eğitim", yani iş içinde eğitim, Pedagojik anlamda eğitim, ortaöğretim programlarına girmişti. Yıllar sonra; "Köy Enstitüleri" bu amaçla kurulmuş, başarılı da olmuştu.
Aktif eğitim, Ütopik değil,gerçekciliktir, çağdaşlıktır
Gerçek ise görülendir.
Görmek,sevgiyle yoğunlaştığında,daha somut olur
Uygulama öylesine basit ki; başarı ortak mal olunca, coşku nükleer olur, çoğalır çoğalır...
Çağdaş dünya, hemen hergün yeni buluşların peşinde koşarken; bizim üniversitelerimizde bayatlamış konservelerle genç beyinleri, kıymetli zamanları bilinçsizce sarfediyoruz.
Ülkemizde üniversiteler,araştırmadan yoksun, etik kültür, folklörümüzden kopuktur.
Ulus aslında sonsuz bir hinterilanttır.
Ulusal bilgi bağımsızlığına ulaşmadan, evrensel bilgiyi edinmek, ütopya olur.
Bütün üniversitelerimiz, fakülteler bazında halkla ilişkilere zaman  ayırmalıdırlar.
Önce bağlı oldukları ili ev ev, sonra kasaba ve köylerine kadar ulaşıp, kendi branşlarıyla ilgili bilgi ve sorunları saptamalı, bulgularını dönem tezi olarak hazırlayıp, ödev olarak sunmalı, arşivlendirmelidir.
Ders programları yine vardır. İncelemelerde, genel değerlendirmelerde etkili olmalıdır.
E. Aydın, 22Ocak1999
YAŞAYANLAR VE YAŞATANLAR.
İLGİLENDİRİP, BİLGİLENDİRENLER
    Eğitim, öğretim: İlgilendirme ve bilgilendirmedir. Varoluştan bu yana, ilgilendirip bilgilendirenlere bin şükran.!
Bilgi vardır. Pasiftir. Teknoloji ise, bilgiden doğar, aktiftir.
    Özgür düşünce; yargılayan düşünce, sorgulayan düşünce, sıradan varlığın, özde çiçeklenmesini; ısıyarak, ışıtarak, koruyup kollayarak, besler, büyütür. Nükleerdir.!
    Okullar: düşünme biçem ve biçimlerini, salt örnekleriyle ortaya kor. Öğrenici, gerçek ve gerçek üstü yaşama, verelerin ışığında yaklaşarak;nesnel ve öznelin labrentlerinde, (ideo) ya doğru yol alır...
    Sayısız çokluk da, labirentlerin karanlığında kaybolur.!
    Yürüyenlere bin şükran.!
    Eğitim, öğretim, dünyada ve Türkiyemiz'de, rotasını yitirmiştir. Gerçek yolu görüp duyumsayan, sürdürenlere, bin şükran.!
Dağ başını duman almış, gümüşdere durmaz akar, güneş ufuktan şimdi doğar; yürüyelim arkadaşlar
Tersine dönse dünya, yolumuzdan dönmeyiz..!
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Devlet, bizleri savaş yıllarında, işe dayalı, yüksek amaçlı "(Pedagojik)", yani iş içinde öğretim ve eğitim programları için özene bezene, idealize etti(İşbilgisiResimYazı) öğretmeni yetiştirdi.
    Devletin eğitim politikaları gereği; (orta eğitimde), dersler organik bir bağ içindedir. Bir bütündür. İşbilgisi, resim, yazı/, bu bütünün (harcı), yapıştırıcısıdır.
    Edebiyatta, yazılı kağıtlarda, kimyada, fizikte, matematikte, geometride, coğrafya, tarihte; (İşbilgisiResimYazı), eğitim, öğretimin kan dolaşımıdır. Olmazsa olmazıdır. Batı bunu hep böylebilir.
    Hemen, 1924'te çağrılan dünya çaplı eğitimciler, Türkiye'nin eğitim sorunlarını, incelediler. (Prf John Dewey), (Dr Maria Montessori)
    Uzun yıllardan sonra, ulusal karakterimize uygun, dinamik, topyekun kalkınmayı hedef alan, orta eğitim programı kanunlaştı. Gazi Eğitim Enstitüsü bu amaçla kuruldu. Çağdaştı, ulusu kapsıyordu.
    Ellili yıllardan sonra; o, güzelim program yozlaştırıldı  Olmasa da olur, diye diye, iletişimden yoksun, kendi çalıpkendi oynayan, akortsuz, temposuz bir toplum olduk.
    Sanki birileri, bu işbilgisiresimyazı da neyin nesi diyesi.!
Bu sanal savaşta, en çok değer yitire işbilgisi, resimyazı öğretmeni;Entel toplumunda beklencesi gereği, amacı dışında varolabilmek için sanatı seçti.!İyi bir işbilgisiresimyazı öğretmeni yok artık
Resim yapan, sergiler açan ressam öğretmen var.
    Ekim ayı için öneriniz de bu bağlamda olduğu için, yazıyı kotarmaya iki gün az geldi. Dersimizin ideodaki gerçek yerini gücüm yettikçe vurgulamaya çalıştım, sözde uzadı.
    Teknoloji, zaten çizimle birlikte varolabildiğine göre, görmeyi, gördüğünü doğru çizmeyi, estetiği, dizaynı dışlamada, gerçekçi bir bakış açısını, oturuşun kural ve kuramlar içinde, doğru çizimler yaşam boyu başarı ve başarısızlığın anatomisinde etken olacak bir öğretmen üstlendiği yüksek, evrensel görevin bilincindeyse; yaşamışlığın, üstüne aldığı sorumluluğun  onuru, bir faniye yetmez mi?..
Öğretmenler isimsiz yaşarlar.
Anonim olmak büyük mertebedir.
Sizlerin gönlünde yer etmekten büyük ne vardır?.!
E. Aydın
EMEKLİ ÖĞRETMENLERE ONUR BELGESİ
DAĞITIMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
    18Aralık1987 Cuma günü, daha önce imzalatılan bir genelge gereği Adana
    Öğretmen Evinde çaya davet edildik.
    Emekli öğretmen, seçtiği dalda otuz senesini vererek uzmanlaşmış kişidir. Saygın ve öyle olması gereken eğitim sanatkarıdır.
Bugün çeşitli kademelerde çalışan, aynı yolun yolcuları genç meslektaşlarımızın bunu  daha iyi bildiklerini sanırım.
T.R.T'de uzun uzun işlendiği gibi, emekli ne muhtaç, ne de zavallıdır. Emekli de en azından devlet güvencesi altındadır.
Ancak, bu denli yoğunlaşmış meslek bilgisine ve pratiğine karşın, kendisinden, yarınlara dönük bir şeyler istenmemesinden şikayetçidir.
    Emekli insan o kadar haklı bir gurur içinde ve hassastır ki, şimdiki seçilen yollarla, O'na yaklaşmak imkansızdır.
Sıfır ve sonsuz onlar için, büyük değerler değildir. Her türlü yapmacıktan soyutlanmış, yılların deneyimleri, pratikleri ile, üst uzman kariyerine ulaşmıştır. Gerçek budur.
    Türkiye genelinde, bu uzman zümrenin hiç kullanılmaması, kendilerinden hiç faydalanılmamasıdır. Öneri kişisel değil, ulus boyutludur.
    Özellikle Türk Milli Eğitimi gibi, çok titiz olunması gereken hassas çizgide gereksinim daha da çoktur.
Yetke, makam, sandalye, branş sahipleri, her defasında, Amerika'yı yeniden keşfetme yerine, bu uzman kişilere danışmayı, gelenek ve zorunluluk haline getirmelidirler. Böylece, yaklaşım hem muhterem hem de Milli olacaktır.
Emekli müdürler, öğretmenler, branş öğretmenleri, (resim, müzik, beden eğitimi öğr.) İlkokul, ortaokul, liselerde örnek ders vermeye veya duruma göre konferanslara davet edilmelidir. Bu tür olaylar, idarelerin desteğinde halka da indirilmelidir. Emekli Eğitim Şuralara gidilmelidir.
    Baltacıoğulları, Hamdullah Suphi'ler, Tarcan 'lar, Türkiye'mize bu türden az mı hizmet vermişlerdir? Onlar uzaydan inmemişlerdi.
    Emekli kişi yazmasını, okumasını, çizmesini, boyamasını, kısaca zamanı değerlendirmesini öğrenmiş kişidir. Darısı gençlerimizin başına.
    Onun tek isteği, daha mutlu, daha mamur, Türkiye gerçeğine katkıda bulunmak özlemidir.
    Yılda bir kere Sürmeli Otelinde yemek, Öğretmen Evinde çay, sıradan onur belgeleri, konuya ters bir perspektiften bakmaktır.
    Daha rantablı, daha öze dönük kalıcı yaklaşımları, sayın yetke sahiplerinden, içtenlikle bekliyoruz. Bu büyük şeref, bakalım kimlere nasib olacaktır!. Saygılarımla
E. Aydın
BİR ÖĞRETMEN ARANIYOR
    Bir öğretmen aranıyor dostlar,
    Dağların arasından kopup gelecek
    Ak, ak akacak çağlayacak
    Bir sel gibi anadolumun dört bucağına
    Yayılacak, yayılacak, yayılacak
    Bir sel gibi Anadolu'nun dört bucağından
    Yayılacak, yayılacak, yayılacak
    Cümle kötülüklere karşı   
    Bir öğretmen aranıyor dostlar
    Bir öğretmen aranıyor...
    Cesur, inançlı, kalem kırıldıkça yazacak
    Dudakları kilitlense, konuşacak   
    Yasaklar susacak önünde
    Aldırmayacak gecenin baykuşlarına
    Tuttuğu kapıyı açacak,
    Bu çöl sessizliğinde
    Perdelerin ışık geçirmezliğinde
    Tutup sarsacak, sarsacak...
    Bir öğretmen aranıyor dostlar
    Anadolu'mu kalkındıracak...

SAYIN PROF. DR. DEKAN EMİN ALICI
    21Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde Ozan Yayman tarafından yayımlanan "D.E.Ü. Tıp fakültesi aktif eğitimde çağ atladı" başlıklı yazıyı ilgiyle okudum.
    Uygulamanın nasıl olacağına değin bir ipucu verilmemiş. Bana göre yüksek öğrenimle ilgili uygulamalar bireysel çıkışlarla olumlu sonuçlara ulaşamaz, kargaşa yaratır.
    Atatürk Cumhuriyetin ilanından hemen sonra 1924'te yeni cumhuriyetin "ulusal eğitimi nasıl olmalıdır" düşüncesinden yola çıkarak Amerika'dan ünlü eğitimci Prof. John Dewey, İtalya'dan Dr. Maria Motessori çağrılmış, iki sene konuk edilmişlerdir. Araştırma ve inceleme raporları esas alınarak , "aktif eğitim"     yani iş içinde eğitim, pedagojik anlamda eğitim orta öğretim programlarına girmişti. Yıllar sonra köy enstitüleri bu amaçla kurulmuş, başarılı da olmuştu.
Aktif eğitim ütopik değil gerçekçiliktir., çağdaşlıktır.
Gerçek ise görülendir.
Görmek sevgiyle yoğunlaştığında daha somut olur
Uygulama öylesine basitki, başarı ortak mal olunca , coşku da nükleer olur, çoğalır, çoğalır.
Çağdaş dünya hemen her gün yeni buluşların peşinde koşarken, biz üniversitelerimizde bayatlamış konservelerle genç beyinleri ve kıymetli zamanları bilinçsizce sarfediyoruz.
Ülkemizde üniversiteler araştırmadan yoksun, etik, kültür ve folklorümüzden kopuktur.
Ulus, aslında sonsuz bir hinterlandtır.
Ulusal bilgi bağımsızlığına ulaşmadan evrensel bilgiyi edinmek ütopya olur.
Bütün üniversitelerimiz, fakülteler bazında halkla ilişkilere zaman ayırmalıdırlar. Önce bağlı oldukları ili, evev sonra kasabakasaba, ve köylerine kadar ulaşıp kendi branşlarıyla ilgili bilgi ve sorunları saptamalı, bulgularını dönem tezi olarak hazırlayıp ödev olarak sunmalı, arşivlenmelidir.
    Ders programları yine vardır. İncelemeler de genel, değerlendirmeler de etkili olmalıdır.
    Tıp fakülteleri öncü olmalıdır. Ancak sayın dekan yalnız başına ünlenmeyi düşünmemeli, Türkiye genelinde üniversitelerle yazışarak anketler düzenleterek kamuoyu yaratarak yapmalı.
Bu güzel akılcı olay, dekanlık süresiyle sınırlı olmamalıdır.
Ülkenin reforma şiddetle gereksinimi vardır.
Düşüncenizden neden sizi içtenlikle kutlarım.
Saygılar
E. Aydın, 22Ocak1999
SAYIN MÜDÜR.
KURUCULAR, YÖNETiCi, ÖĞRETiM ÜYELERi
    8Eylül günü torunum nedeniyle okulunuzun ders yılına başlayış seranomisinde bulundum. İyikide gelmişim.
Yirmi, belkide daha fazla yıllardan beri okullarımızda eğitim ve öğretimin nasıl yozlaştığını yaşaya yaşaya, göre göre nasırlaşan özbenlik duygularımın yaratılıştaki büyük patlama benzeri şoklarla anlatılamaz çalkanışını peşpeşe birbiri üzerine bindirilmiş pırıltıların pirizmatif yansımalarının şemsiyesi altında hayallerimle gerçeklerim örtüştü. Bu bir rüya mıydı! Gün boyu süren, soyuttan somuta gidip gelen tavuz kanadı gökkuşağı görkeminde tansığ.
    Günde, gün vardı. Dünler vardı. Geçmişten geleceğe uzanan sağlam köprüler vardı. Övülesi.. övülesi.. övülesi...
Gemsiz hayallerimi gerçeklerin şablonuna sığdırmaya çalışırken Darwin ekrana düştü. Dünya bir haftada yaratılmamıştı. İ.Ö. 4004 yılında yaratılmadığı da kesindi. Aklın alamayacağı kadar yaşlıydı. Yaratıldıktan sonra tanınmayacak ölçüde değişmişti, ve değişim süregelmekteydi. Yaşayan bütün canlılar da değişime uğramıştı. Evrim sürmekte olduğuna göre ülkemizin içinden geçmekte olduğu bunalımlar, sancılar makro ölçüde doğallığa ulaşıyor
    Ulusumuz büyüktür. İnsanımız zor günlerin koşullarını sayısız çoklukta deneyimleriyle zorlamış ve başarmıştır. Uzak ve yakın tarihimiz kanıtlarla bezelidir.
    Gördüğüm duyumsadığım odur ki; bir avuç öz veri sahibi isimsiz kahraman, kısıtlı olanaklarını birleştirerek Türkiye'nin geleceğini onarmaya soyunmuşlardır.
    Yalnız değilsiniz, öncüsünüz.
    Artık tohum bitek toprağını bulmuş, güneş ılıman doğmuştur. Daha şimdiden ürünün yalbırtısı, kuruluşum görkemi, işleyişteki ideonun güvenli tınıları, aramsarlığın imleyen peyzajıma turkuvaz mavisi , tavuz kuyruğu, ebem kuşağının sonsuz tonlarını üstün insan ve yaşam kıvancının müziğini de sunmuştur.
    Sonlu yaşamda sonsuzu sergileyen insana doğru koşmayı seçen sanat edinen yönetim ve öğretim kadrosunu kutlar, saygılar sunarım.
Türk insanının sizlere şükran borcu sonsuzdur.
Edimlerinizle övünüyoruz...
E. aydın, I7Eylül1997
AÇIK ÖĞRETİM LİSESİ YÖNETMEN VE
DENETMENLERİNE.
    Akşam Devrim Tarihi dersinizi izledim.
    Kurtuluş savaşının en duyarlı bölümü konunuzdu. Bir öğrenci, öğretmene sorular yöneltiyordu. Elektrikli, yanlış anlamaya yatkın, paradoksal, ön bilgilerden yoksun (belkide kasıtlı gibi anlaşılacak) sorular beni çok üzdü.
Atatürk'çü düşünce, bütün Türkiye'den izlenen bir ulus radyosundan böyle yayımlanabilir miydi?
O isteseydi Büyük Millet Meclisi'ne de el koyabilirdi, başkomutanlığa da el koyabilirdi, ama O'nun yüksek ideolojisi Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmaktı. Başlangıçtan beri demokratik meclisi ve onun iradesini korudu, kolladı.
    Bütün dünya tarihleri Çanakkale zaferini Mustafa Kemal'in üstün savaş gücüyle kazandığını yazar. Kurtuluş savaşı da böyle oldu.
    Değerli komutanları da vardı. Yalnız Fevzi Çakmak'ı söylerseniz, Kazım Karabekir'i, Fuat Paşa'yı, İsmet İnönü'yü ve diğer kıymetli komutanları atlamış olur, dahası bilgiyi, acabaların labirentlerine sunarsınız.
    Ders konusu "Devrim Tarihi" idi. İnkilap tarihi deyil. Aydınlatıcı bir yazınızı beklerim. Saygılarımla
E. Aydın, 1Mayıs1998
BAŞLIKSIZ
    Öğretmenin yüreği verimli bir topraktır. Yarının büyüklerine adanmış türkülü gökyüzüdür. Öğretmeninin yüreği bir tohum umuduyla dekinerek, mayalıyarak A'dan Z'ye ekerek kokulu ama daima yaprak yaprak yıldız çoğalmış, solmamış hep canlı kalmış Cumhuriyet gülüdür. Öğretmenin yüreği, alınteri güneş örneği. Toplumun bilincinde ışıyınca bir güvercin olur, şiir şiir kanatlanır öğretmenin yüreği.  
E. Aydın
SEVGİLİ GAZANFER DOST..
1999-2001hazırlık süreci.
Mersin liselileri dayanşma derneği 1985 yılında Gazanfer Uğural ve , ileri görüşlü, çoğunluğu Mersin'li gönül adamlarının özverili çabalarıyla kurulmuş.
    Düşünenlere,üretenlere,yüzakıyla yürütenlere bin şükran...
    Yönetmeliği, bir kaçkez, satır aralarına kadar okudum. Güzel, özlü, etkleyici buldum.
"Türk insanının aydınlanması amacıyla hukukun, sosyal adaletin, uluslararası,çağdaş değerlerini topluma sunmak, üretilmiş plan ve modelleri desteklemek ve geliştirmek maksadıyla, Atatürk ilkeleri doğrultusunda, ulusal dayanışmayı sağlamaktır" deniyor. Ama bu iş nasıl olacak?. Belirtilmemiş, konferanslara katılmakla sınırlı tutulmuş.
Katılımın, otokontrola bağlı, ilgili maddenin içeriğine dönükgerçekci, güncel, edimlerle beslenmesinin, ülkenin geleceği için, daha akılcı olacağını düşündüm.
    İlkokulda, her sabah, sınıfları okul girişinde sıraya dizip "Türküm, doğruyum, çalışkanım......" deyerek, bir ağızdan bağırarak mı? Yoksa öğrencilere, edime dönük, gözetili, basit ve güncel, çağdaş, görevler vererek mi işe başlamalıyız ?
Çağdaş eğitim bilim; okuma yazmağı öğrenen bireye yaşamak istediği çevrenin, nasıl olması gerektiğini sorgulayarak, düşünmesini,düşüncesini, güncesine yazmasını, sırası geldikce, okulunda, evinde ve çevresinde konuşarak, uygulayarak, genel düzene katkıda bulunma,sorumluluğunu da yükler.
    Buyurganlık, eğitimde ve öğretimde, düşünceyi körletir.
    Görev bilinci, ise uygulanabilir edimlerle zenginleştirilebir.
İlkokullarda öğretilen kültürel aktarımalar,ileriki yıllarda, biraz azalarak da olsa, üniversiteye ulaşır.
İşte çağdaşlık; etik, kültür, ahlak, görenek, gelenekler eşliğinde tekrar imbiklenmesi, güncel, yaşadığımız gerçek yaşamla kesin kez buluşması, bilinçde yoğunlaşmasıyla; geleceğin güvencesi olur .     
    Yüksek öğretim kurumlarımızın, ummanlar kadar eksiği genç kuşağa sosyal görev verilmemesinden kaynaklanıyor.
Mersin liselileri yardımlaşma derneği, sanırım bu öncülüğü başlatabilir . Her üniversite öğrencisi, bulunduğu çevrede, kendi dalılıyla ilgili konularda, halkla ilşikiler içinde bulunmasından sorumlu tutulmalıdır.
    Burs verilen öğrtencilere  sosyal, kültürel, etik edimleri kapsayan görevler verilerek, klasik üniversite anlayışı katılımcı ve, eğitime ulusal bağlamda öncülük edemez mi.?
    Çağdaş pisikoloji, karşılıksız vermeğe "sadaka" olarak bakar. İnsan onurunu, bu üzünç verici yükten kurtarmağı önerir.
Bursiyer  öğrenci, kendi dalında, özlü incelemeler yapar. Sizce belirlenecek jüriye sunulur. Bu tezler, yıllık olduğu gibi, eğitim boyu da olabilir. Yayımlanabildiği gibi,arşiv olarak da saklanabilir.
Bilimsel incelemeler, konferans haline getirilerek yurt çapında, çağrılara açılabilir.
Halkla ilişkiler bölümü oluşturulabilir.
Önce Mersin'liler olmak üzere, hasta, kör, yaşlı, sakat kişilerden, isteyenlere, günde birkaç saat gazete kitap, yazı okumaları düşünülebir. Dahası kurumlaştırılabilir.
    İnsanlık tarihine bakılırsa düşünce hep suçlanmıştır, örnekleri saymakla bitmez. Çarmıha gerilenlerin, zehir içirilenlerin, yakılanların, kiyotine baş koyanların, kazığa oturtulanların acıklı öyküleri saymakla bitmez.!
    Bu düşünce, sizinle benim aramızda başladığına göre gerekirse öylece bitebilir.
Atatürk, uzamda kaldı. Atatürk düşüncesi çoğalarak zamanları kapsar. Düşüncenin kanatlarında ışık hızıyla yol alır..
Uzam aynı hızla, geriye doğru akar. Doğanın, canlılığın varoluşundan, Toroslardan, atalarımızın, sizin bizim, anımsadığımız duyumsadığımız, belleklerimizde iz bırakan, yaşanmışlıktır.
Tarihe benzer,ama tarih değildir.
Biz bilinen uzamın vereleriyle, bilinmezin zamanın akışını, düşünce, yordamıyla yönlendirebiliriz.
Çağdaşlık, sözcüğünü sosyalbilimlerinin, yeni yönsemeleri doğrultusunda, yoruma açma zamanının geldiği kanısıyla, ulaşabildiğim yeni bilgileri size yazmağı düşündüm.
    Toplumbilimler, çağdaşlığa öykünürken kuram ve kurallarını kendi yapısındaki, dini, kültürel, ahlakietikgörenek gelenek gibi törebilimin, öz değerlerini yıpratmadan, yozlaşmağa karşı, yaşamsal direncini, yaşayarak, yaşatarak sürdürebilir. 
    Çinlilerin sana yardım etmek istersen, balık tutmağı öğret der. Yahudiler, sadaka vermezler, iş verirler. Bizler, nereye gideceğini düşünmeden, isteyene acır sadaka veririz. Boynunu bükmüş, yılışmış, kişiye varsıllığımızı, sanki kanıtlar gibi..
İşte Ethem böyle düşünüyor, böyle de yazıyor. Öperim.
Sizleri seven sayan      
E. Aydın






BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm