BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ
KENDİSİNE YAZDIĞI MEKTUPLAR
(Editörün
Notu: aşağıdaki yazıların hepsi Ethem Aydın
tarafından kendi kendisine yazılmıştır)
BEN
Önümde uzayıp giden geçmişimdir.
Kendimi ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım.
Onu görmemezlikten gelerek yapamam bunu.
Ya da küçümseyerek, ya da yücelterek, ya da
yatsıyarak, onu yaşamımın, kişiliğimin geçirdiği evrenin
kaçınılmaz bir parçası olarak kabullenmekle, tam
yapılabilir bu ancak: "Acısını çektiğim herşeyi onaylamakla"
(Oskar Wideu).
Değerli dost. Yıllar önce verilmiş, defalarca
ertelenmiş,
yakınlığını koruyacak hala anlamlı şeyler var mı? Kestirilemeyen
tartışmanın bir bitiş olacağı paniğin, fırtınalarıyla,
küçücük bahanelerle uzaklara atılan, buluşma
sonunda gerçekleşti, "BEN" benle buluştum.
Toplumsallığa ilişkin, bilime ilişkin, sanata
ilişkin tüm
üniformalarımı bir kenara bıraktım. Onlarla "kendime" gidemezdim.
Artık boş, bembeyaz, daha önce hiç yaşanmamış, hiç
bir anı bırakılmamış, çırılçıplak bir mekanda onunla
karşılaşabilir, belki birbirimize eski tanıdıklığın sıcaklığıyla
merhaba diyebilirdik.
Benimle yaşayan, beni isteyen, gelişen her durumu
devinimsiz bir
sabırla kucaklayan, unutulmuş olayı çoktan kabullenmiş olan
"BEN" bu kez hoşgörülü değildi. Sıcak bir karşılaşma
gerçekleştiremedik. Bir süre birlikte olmaları zorunlu iki
yabancının can sıkıcı huzursuzluğunu duyumsadık. Tanımadığım bir otel
odasında, tanımadığım biriyle yapılmış zorunlu bir buluşmaydı sanki..
Yüreğim çarpıyordu aşılmazın üzerinde "ateşe
düğüm yapıp gölgenle kavuş" dedi
büyücü... İletişimimizin son olanağıydı, ya aşacaktık bu
buluşmanın sıkıntısını, ya da bir daha karşılaşmayacağımı
söyleyerek vedalaşıp dönecektim, gündelik dünyama.
Ve "BEN" tamamen unutulmuşluğun içinde kaybolup gidecekti.
Kucakladım onu, son sınırlarına varan bir güçle, sesim boş
odada bir kaç kez yankılandı, büyüyerek geri
döndü. "SENİ ÖZLEDİM".
Seninle özgürce özgürce
buluşamadık. Bir eşit
tamamlanmışlık düzeyinde, hep bir yana kayık oldu ilişkilerimiz,
dolanıp durduk gerçeklerimizin çevresinde onlara
hiç ulaşmadan, dokunmadan. Her şeyi geciktirdim, erteledim, hep
etrafında döndüm diğer insanların yaşamının.
Hep çarpıcı biçimde anımsadım
yüzlerle, şaşırtıcı
biçimde anımsayamadığım adlar arasında gidip geldi dünyayla
ilişkin. Rüzgarın çoktan ters taraftan esmeye başladığı
anda kıyıya vuran gecikmiş bir dalganın masum fısıltısıyla
özür diliyorum "BEN". Beni bırakma!.
Yeniden deneyelim bütünlenmiş, tamalanmış
soluk alışı...
Güneşi başka dünyalara uğurlamadan önce, yeniden
ısıtalım usumuzu, yüreğimizi... Duydu beni "BEN" buluştuk yıllar
sonra yeniden başlamak üzere birlikte soluk almaya...
Zaman karşı yarışırken, içinde kaybolmuşum
anıların. Bazen o
kadar hızlı koşmuşum ki, geçip gitmişim, zamanın üzerinden,
dışında kalmışım kendi zaman diliminde.. Değerli dostum..
Benim "BEN" le buluşmanın ardından beraberliğimiz
artık doyumsuz bir
paylaşıma dönüştü.
E. Aydın
HOCAM
Ben de öğretmenim, methiyelerden hoşlanmam ama bazı
gerçekler var ki, konuşmak zorunluluktur.
Bin özlerden, bin gözlerden, bin pınarlardan su içen
gençlik elbet bir yerlere gelecektir. Hocam ne kadar iyiydiniz,
ne kadar bizden, içimizden biriydiniz.!
Coşardınız, coştururdunuz, koşardınız, koştururdunuz, gençliğe
birşeyler vermekten zevk alırdınız, denize atar gibi verirdiniz. Ama
görülüyor ki! bilenler de oluyor ve olacak. Öperim.
E. Aydın, 2Haziran1994
HOCAM
Daha önce APS ile yolladığınızı
söylediğiniz mektupları
henüz almadım. Bugün 581995 tarihli mektubunuzu aldım.
Bu nedenle tanrıların neden üçüncü şahıs
çoğul kullandıklarının ayırımına vardım. Tanrıçalar da
aynı yolu izliyorlar. Böylece tümceler, geçmişe,
geleceğe, bugüne şamil oluyor. Mevhum oluyor.
Kapsamı düşünce sınırıyla
örtüşüyor.
Bizim zamanımızın en büyük mutsuzluğu,
sözümona,
zamanın kıtlığıdır. Toplumlarımız gelirleriyle zekalarının
büyük bir bölümünü, işleri daha
çabuk yapmanın yollarını bulabilmek uğruna harcarlar! Ama
bundaki amacın ne çıkarsız bir bilim tutkusu ne de daha ulu bir
bilgeliğe ulaşmak kaygısı olmadığını sezeriz. İnsanoğlunun en
büyük ve son hedefinin kusursuz insanlığın doruğuna erişmek
değilde bir şimşek, bir yıldırım olup çakmaktır sanki.!
Sizin öğreti, aydınlanma konuşmalarınızı her
kes ama herkes
anlıyor, seviyor, zar zor lise bitirmiş kişiler anlıyor da Ethem
anlamıyor. İyi, yüksek şeyler konuştuğun gerçek! Ama salt
absoli içerik metalik geçirgen olmayan petekler
içinde çok çok titizlikle, bin emekle
sıkıştırılmış gibiler. Galen veya dedektör gibi. (Galen, silisyum
kurşun ve kömür karışımıdır. Onu alır geçirimsiz bir
nesneye asarsanız binlerce gözeneğinde sayısız radyo dalgaları
saklı durur. Eğer bir yine yalıtılmış ince bir iğneyle frekans ayarlı
yine bir runkof bobini ucuyla dokunur ayarınızı sabitlerseniz değişik
dalgaların yayınını alırsınız. Gözeneği değiştiridiğiniz
sürede değişik yayınlar karşınızda olur.)
İşte ele.
Tanrıçalar anlaşılmaz, tapılır, sevilir.
Bir paragrafınızda benim yazdıklarımı (duyarak
yazdıklarımı)
özentili buluyorsun imajını verdinki, yanıt vermem için
hazırlık gerek diyorsun. Çok büyük iltifat ettin, ve
belkişde tam tersi, sıradan buldun.
İkisini de kabul etmiyorum.! Size olduğum gibi
ulaşabilmek için
doğaçlama, paldırküldür yazdım, çünki size
yazacak o kadar çok şeyim varki.... Yazdıklarımı okumağa
kalkasam bozulur diye korkuyordum.
Yine inanıyorumki, yazmak için masaya
oturmak, yüzmek
için suya girmek gerekir. Aslında insan da bir galendir. Yeterki
gözenek gözenek araştıran dinleyen olsun.
Sartre varoluşçuluğun kısa tarifinde her
nesnenin bir
özü (sürekli nitelikler topluluğu) ve bir varlık
(yani varoluş, dünyada etkin bulunuş)'ı olduğunu söyler.
Çoğu kimse özün önce; varoluşun sonradan
geldiğine inanırlar.
Hayır.! Çünkü O
özünü kendi yaratır.
Nasıl mı? Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak
kendini belirler. Hasan gibi. Hepimiz gibi.
Bir kişi felsefi anlamda acı çekiyorsa,
Sartre Ca, özü
büyür. Yaşamak budur bence. Yoksa solucanın bile karnı
doyuyor.
Sözün özüne gelirsek sayın beyefendi, çok
şeyler taşımağa soyundunuz, dayanın başaracaksınız.
Siz varlığınızın bilincinde olduğunuz sürece,
soluk almak doğal
sıradan motorunuz olarak rölantide emrinizde olacaktır.. Gaz
pedalından sakın ayağınızı çekmeyiniz. İyi yiyip içiniz.
Bilirsin benzin de gerek.
Her zaman böyledir: Yerinde sayanlar
yürüyenlerden daha
çok ayak patırdısı ederler. Seni yine çalışmaktan
alıkoydum.
Eh ne yapayım seviyorum. Hep seninle olmak istiyorum. Öperim.
Lütfen yanıt vermeğe kalkıp benim
düştüğüm
yanılgıya bir de sen düşme.
E. Aydın, 7Ağustos1995
ÖĞRENCİSİNDEN ETHEM AYDIN'A MEKTUP
Mayıs ayının ilk haftası geçti bile. Havalar
kararsız. Ya
bulutlu ya rüzgarlı. Güneşin bile tadı yok. Adana'ya emekli
sandığına gitmem lazım. İki aya yakın zamandır gitmemek için
sebep uyduruyorum. İçerlikliğim senden. Gelirsem seni ziyaret
etmem lazım, oraya gelip sana görünmeden geri dönmek var
ama buda kendime yalan söylemek olur.
Kontur'un otobüsü herhalde uzun bir yoldan
geliyor.
İçerisi sıcak ve yapış yapış insan kokuyor. Klima
çalışıyor, hafif bir sesle radyo çalıyor. Başımı cama
yaslıyorum. Otobüs trafik lambalarında durup kalkıyor. Ne
ağaçlar ne gerilerdeki mor renkli toroslar, ne de onlara kontras
sağlayan yeşil sarı regarenk tarlalar, bahçeler birşey ifade
etmiyor. Beynimin ta içlerinde biryerlerde bir kadın bir şarkı
söylüyor ayrılık üzerine, aşk üzerie. Bir
türlü susturamıyorum. Beynim ne kadar gereksiz şey varsa
tekrar tekrar anımsatıyor bana. Resim oyunu oynamaya, doğayı tuallerle
gözlemeğe, parçalara ayırmağa başlıyorum. Beynimdeki
müzikte anılarla yavaşlıyor, öteleniyor.
Adana'ya az evvel yağmur yağmış.Yerler su
içinde.
Köprünün altıdan geçip emekli sandığına doğru
gidiyorum. Dudaklarımda istemeden alaturka bir şarkı var. Buram buram
efkar kokuyor. Sağ ayağımdaki çorap ıslanıyor. Demekki su
kağıtlardan ve kartonlardan yukarı işlemiş. Ayaklarıma bakıyorum.
Ayaklarımda benim gibi yıpranmışlar. Kötü ve çirkin
görünüyorlar. Şarkı daha bir yükseliyor beynimde.
Çelik kutunun içinde yukarı çıkıyorum.
Görevlilere evrakları veriyorum. Devlet memuru olmanın gizli
çalımı ve aşağılayıcı bakışlarıyla bakıyorum.
AÇS'nin sanat galerisine gidiyorum.
Açılacak bir serginin
telaşı var. Sema önce hatırlamıyor sonra abartılı sesle odasına
alıyor. Genç bir öğrenci var yanında. Sergi
açmam için başvumamı istemişlerdi. Dilekçeyi ve
birkaç fotoğrafımı veriyorum. Güncel şeylerden, krizden,
sanattan bahsediyoruz. Birşeyler ikram ediyor. Beynimin ta
derinliklerinde şarkılar çoşuyor, bir ses bir güç
"gitme sakın gitme" diyor "üzüleceksin gene kırılacaksın"
diyor.
Köprünün yayalara ayrılan kısmından
değil
araçlara ayrılan kısmından yürüyorum.
Göğsümde o erotik ağrıyı duyuyorum. Küçük
ısırıklar artıyor. Köprünün en üst noktasında
duruyorum. İki yönden gelen araçları seyrediyorum.
Kaç kez geçtim, neler neler düşündüm,
neler yaşadım. Bir anfor oluşuyor beynimin içinde. Bulutların
arasından çıkan güneş gözlerimi yakıyor.
Büyük bir sessizlik oluşuyor önce, sonra yine şarkılar
beynimin her yanını kaplıyor.
Kapın yarı aralık. Yerinde oluşuna seviniyorum. İki
gençle
konuşuyorsun. Herzamanki karışık feylozofça sözler. Ben
feylozof yakıştırmasını sevmiyorum söylüyorsun. Beni
gördüğün için sevinmedin. Hatta hafif bir
rahatsızlık duygusu kaplıyor yüzünü. Huzursuzlanıyorsun.
Gençlerle konuşmayı uzatıyor kahveden sonra ki hiç
yapmadığın şeylerden biri çay hazırlıyorsun.
Kitaplara bakıyorum. Duvardaki resimleri izliyorum. Kitapların kalitesi
ve çokluğu içimi sızlatıyor. Yarınlarda ne olacak bu
kitaplar. Sanane diyorum kendi kendime. Kayıt ediciye bakarak
konuşuyorsun. Çekim bitiyor. Gözüm saatte. Geldiğimden
beri yirmi beş otuz dakika geçmiş hiçbir şey
konuşmadık. Bir öğrenci kız arka tarafta eşyaları düzeltiyor.
İletişim lisesinde okuyor diyorsun. Gazanfer'den bahsetmek istiyorum.
Sözü değiştiriyorsun. İstanbul'daki sergiyi anlatmak
istiyorum. Geçiştiriyorsun. Benim dışımdaki sözleri
ediyorsun. Sıkılıyorsun. Sorunlarım olduğunu biliyorsun. Anlatmamdan
korkuyorsun. İstemiyorsun. Yıllar önce gülerek bana
anlattığın oyunu sahneye koyuyorsun. "Konuşma benim
insiyatifimden çıkıyorsa ve konuşmayı kesmek istersem hemen
tavlayı çıkarırım" demiştin. Aynı oyunu oynuyorsun benimle.
Hayır diyorum. Kalkıyorum. Eski bir heykelimi geri veriyorsun.
Tren bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor. Karşımda oturan
kız bir roman
okuyor. En ön vagonda gidişe ters yönde oturuyorum. Aynı
yaşamım gibi. Bitiş, giderken arkamı zamana dönmüşüm.
Herşeyi geçtikten sonra görüyorum. Gözlerimi
yumuyorum. Sana kızıyorum. Gelmemem gerekirdi diyorum. Beynimde o
sırada bir kahkaha yükseliyor. Batan güneş tarlaları renk
oyunlarına boğuyor. Tuval oyunlarına tekrar başlıyorum.
Küçük ısırıklar kaplıyor göğsümü.
Keyfalıyorum. Gözlerimi yumuyorum. Herşeyin bitmesini istiyorum.
Herşeyin bir de sonu vardır.
Saygılarımı sunuyorum.!
E. Aydın, 18Eylül1995
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM
Size yazarken, bin kez de temize çeksem
gereğince, gerektiği
yoğunlukta sözcükler bulamıyor, tümceler kuramıyorum.
Bağışlayacağınızı umarım.
Nikos Kazancaksi ideal öğretmeni şöyle
tanımlıyor:
Öğrencisinin geçmesini istediği bir köprü olma
işlevini üstlenen ve öğrencisinin geçmesine yardımcı
olduktan sonra sevinç ve çoskuyla söküp aradan
çekilerek öğrencisini kendi köprüsünü
kurmak için yüreklendiren "öğretmen"dir der.
Toplumumuzda olaylar yaşanırken ÖVGÜ,
nedense unutulmuş bir
değer yargısıdır. Geçen zamanlar içinde, cömertce,
açıklıkla, her fırsatta, hafife alınması olasılığına karşın,
övgülerimi çocuksu bir tema içinde sundum.
Yukardaki içerikli söylence beni destekliyor.
1994 lerde başlayan 1996 lara uzanan "sevmek
dokunmaktır" konulu tek
ders! yoğunluğu, parentezi, paragrafı, incecik ayrıntıları ile T
E K D E R S !. Ama yaşam sürecinde alınan
bütün derslerin üzerine kurulmuş, kurgulanmış, hepsini
kapsayan ! yaşanacakların değeri ve sonsuzluğunu çağrıştıran.!
Tek ders... ama dersler boyutunu aşan, pırıltılar
ülkesinin
kapısını açan....!
Öğretmen konuşmadı, hep dinledi, deneyselliği
bilinçle
seçti. Yukardaki özlü tümcenin gereğini yaptı.
Onun da bilincindeydi.
Tam da gerçeklik yansımasına, yanılgısına kendimi
kaptırmışken...!
Bir sunuda dediğiniz gibi:
Hiçbirşey söylemeden, hiçbirşeyi
açığa
vurmadan! düşmek.... göktaşı gibi...! Gecenin nasıl
yırtıldığını unutacak tek insan olmak..... istiyorum...... dostum..!
Gökyüzündeki yıldızlardan birinin,
bir garip
rastlantıyla yanıbaşımda ateş böcekleri fısıltısında "mum"
şiirini, tansığın bir başka ayrıntısında duyumsuyorum. Sevgiler,
saygılar, teşekkürler.
E. Aydın,
19Haziran1996
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM
(20Haziran1997, İsa'dan sonra)
Kendini yetkin duyumsayanlar (aileler için
çocuk,
öğretmenler için öğrenci, toplumlar için
birey), önce yakın çevresini sorgulayarak, yargılayarak,
eleştirerek, kişiliğini kanıtlayabileceğini umar. Hep böyle
başladığı için eğitim, bilimlerce yüreklendirilerek baş
tacı edilir. Toplumsal hiyerarşi böyle başlar. Zamanla
demokrasi dediğimiz düzen ortaya çıkar, "yoklukta bal da
katık" özdeyişiyle yerini korur.
Bilge dostumuzun mektubu ülkemden
uzaktayım herşey
düşündüğüm gibi!. Ülke'nin sözlük
anlamını araştırdım. Bir erkenin egemenliği altında bulunan toprakların
tümü. Daha da açıldığında, tümcenin anlam
alanı pek değişmiyor.
Burçlardan yıldızlardan geldiğinizi
düşlediğim için,
acaba satır aralarında bir ayrı mesaj mı verilmek isteniyor diye
düşündüm. Öyleyse eğer, Mersin'in
seçilmişliğini ülke ve kozmos genelinde
düşünmenizi ve de ona soyunmak istediğinizi ummak isterdim.
İsa'dan önce, İsa'dan sonra ünlü bilgelerin
vurguladıklarına göre: aşk gelirken yıldırımlar, seller gibi,
görkemli, alkımlı, görkemli, seçicidir. L'amour est
l'enfant de boheme, il n'a jamais connu de loi. Zamanla
gücünü yitirerek yerini sürekli olan eğitimle
verilebilen"sevgi"ye bırakarak yok olur. Gel git olayı olamayacağını
düşünüyorum.
İmzanız anonime koştuğunuzu ele veriyor.
Saygılar sevgiler sunar o yaratkan ellerinizden
öperim
E. Aydın, öğrenciniz,
20Haziran1997
MUHTEREM HOCAM
Bindokuzyüzyirmiyedilerden buyana yaşanmışlığın
görkemini,
hızını, halkla bütünleşmenin, asırlar boyu yoksunluğu,
çekilen bu duygular girdabının içinden geliyorum.
Atatürk ummanının tansığ dalgalarıyla, tıpkı
deniz kıyısınaki,
uyumlu, oylumlu çakıl taşları gibi, sürtüne
sürtüne Cumhuriyet'i yaşadım. Ona candan inandım. Yine bundan
neden, görüntüde Atatürk'çülere savaşım
vardır.
Bu duyguların ışığında size yazıyorum.
Onuncu yıl marşı, inananların dilinde, ezeli
mutluluk
türküsüdür. Ağlatan, coşturan, insanı insana
götüren...
E. Aydın, 10Kasım1997
MUT'A ÖZLEM
(Editörün Notu:
Ethem Aydın bazen karşısındaki insana
kuvvetle empati yapardı, karşısındaki insanın
düşündüklerini onun ağzından kağıda dökerdi. Oğlu
Cumhur'un ağzından yazılmış, burada verilmeyen buna benzer mektupları
da vardır. Bu yazı Ethem Aydın tarafından Hidayet Uysal'ın ağzı
ile kaleme alınmıştır.)
Şu günlerde özlemini duyduğum şeylerden
biri de Mut.
Neden diye sorarsanız aslında özlediklerim
çok ama
hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü
bütün sevdiğim insanlar Mut'ta. Kaldıki benim için bu
ayrılık iyi oldu.
Neden derseniz: Adana benim için hayata
açılan yeni bir
kapı. Bu kapının içerisinde o kadar güzel şeyler varki....
Bunların başında, yeni başlayan güzel dostluklar, kitaplar, resim,
bilgisayar, daktilo bunlar bana sunulmuş imkanlar. Bu imkanların
büyüğü de dershane. Ben bu imkanların hepsine elimden
geldiği kadar cevap veriyorum. Ama bu olaylar içerisinde en
önemlisi dershane. Sebebi ise gelecek için bir
güvence. Çünkü bu sınavın sonucunda benim idealim
var. Resim öğretmenliği.
Bu arada resimden bahsetmedim. Şu anda başlayabilmiş
değilim ama en
kısa sürede resme de başlayacağım. Şu sıralar defter köşeleri
ile idare ediyorum. Resim nede olsa bir yetenek işi ama bir
süreçten geçmesi gerekiyor.
Genelde herşey öyle değil mi?
29Ocak1999
SAYIN ADANA VALİSİ
(Editörün Notu: Bu
mektup çöp toplayan bir
çocuğun adına Ethem Aydın tarafından kaleme alınmıştır)
Benim, başımdan, yaşımdan kat kat büyük
bir derdim var.
Ben ondört yaşındayım. Ortaokula gidiyorum,
sonsuza dek okumak
istiyorum. Sekiz kardeşim var, biri lisede okuyor, babam okuryazarlığı
yok, gerçi imamlık yapar. Anam babam öz, ama hemen
hergün beni döver, sokağa atarlar, eve para getireceksin diye.
Derslerden arta kalan zamanlarda ayakkabı boyamaya
çıkarım, 150
ile 200 lira kadar kazanırım, bir kısmını biriktireyim, ilerde lazım
olur diye saklarım. Şu tatilde gazete kağıdı toplamaya başladım, daha
çok kazanıyorum ama hepsini bize ver diyorlar, yoksa evi terk et
diyorlar. Diğer kardeşler ve babamın eve bir katkıları yok gibi,
hiç birisi de kötü muamele görmüyor.
Ondört yaşında bir erkek çocuğuyum, ailem evden kovabilir
mi? Ben kendi isteğimle mi dünyaya geldim? bana neden böyle
yapıyorlar? Bu ters gidişe bir çare ararken, konuştuğum amcalar,
ağabeyler durumu size yazmamı söylediler. Hakikaten Vali evlerin
içinde dayak yiyen, falakaya yatırılan çocuklarla da
ilgilenebir mi? Ama durumum bu, kazanıyorum, iki kuruşunu yarın
için biriktirmek hakkım yok.
Yarın lise, üniversite yıllarında çok
paraya gereksinim
olacak, bunu düşünebiliyorum. Onun için az az
biriktirmek istiyorum.
Günde yüz kilo kadar gazete ve kitap toplayabiliyorum,
bu iş faydalı bir iş gibi geliyor bana, seviyorum ama sen
kazançlı çalışıyorsun, bizden gizliyorsun diye
dövüyorlar. Evi terk edeceğim ama bu yaşta ben nereye
sığınırım, ben bir çocuğum, aklım ve gücüm yetmiyor.
Bana sadaka değil bir yol gösterebilir misiniz? Yardımcı olabilir
misiniz?
Bir derdimi dinleyen amca bana bu mektubu yazıverdi,
ben de son umut
olarak size ulaştırıyorum. Ya yırtar atarsınız, ya da bir çıkar
yol gösterirsiniz, o artık sizlere kalmıştır. Ellerinizden
öperim.
Ramazan REÇBER
YÜKSEK BİR ORUNA İLETİ
(Editörün Notu: Bu mektup
çöp toplayan bir
çocuğun adına Ethem Aydın tarafından kaleme alınmıştır)
Çocuklar hep bağışlanarak büyürler,
bu büyük
kusurum için beni bağışlayınız. Çaresizlikten,
bilgisizlikten, sizlere içinde bulunduğum, kendimce
çıkmazda olan bir durumumu yazmıştım. yanıt vermek
büyüklüğünü gösterdiniz, bu şerefte bana
yetti. Bu kafasızlığımın cezasını hergün daha fazla dayak yiyerek
ödüyorum. Kaburgalarım sızım sızım sızlıyor. Oh olsun bana
Akılsız başın cezasını bütün vücut çeker. Bu
böyle gelmiş böyle gidecek, yazgıya boyun eymek varken, otur
oturduğun yerde, neye yükseklere bakıp iç
çekiyorsun, amcaların, abilerin, ablaların verdikleri
öğütlere uydum da başıma gelmedik işler kalmadı. Hepsine
küstüm artık, ama size küsmedim.
Büyüklere ve tanrıya küsülmez.
Kenarından da olsa
beni dinleyip yanıt vermeniz benim için çok
büyük övünce kaynağı oldu.
Ellerinizden öper, teşekkürler ederim.
Ancak evime neler yazdığınızı merak ettim, bu kadar
dayak yememi
gerektiren neydi? öğrenmek için makamınıza geldim ama, Vali
bey yorgun dediler, içeri almadılar, siz
büyüğümden dileğim, aman bana mektup yazmayınız,
uslandım, haddimi öğrendim, artık iyi bir ayakkabı boyacısı
olacağım, vali olmayı kafamdan çıkaracağım.
Ellerinizden saygıyla öperim.
Ramazan REÇBER
SAYIN VALİM
(Editörün Notu: Bu
mektup bir seyyar kebapçı adına
Ethem Aydın tarafından yazılmıştır)
Eskiden evin başında, köyün başında,
kasabanın başında, ilin
başında, belediyenin başında katı olmayan, halkın sesine duyarlı
kimseler bulunurdu. Her duruma rağmen, kanunlara rağmen
münasibini arayan kişilerden bahsediyorum.
Doğduğumdan beri feleğin sillesini yiye yiye ellibeş yaşına geldim.
Hırsızlık bilmem, beceremem. Karanlık işleri sevmem, dobradobra alnımın
teriyle kazanmak beş nüfuslu ailemiş geçindirmek istiyorum.
Dün gene belediye geldi bir daha vurdu. Ölmeği
düşündüm. Kime ne yararı olacak dedim. Evim viran,
çocuklar öksüz kalacak.
Adana Kurttepe Anadolu Lisesi kavşağı civarında,
büyük
göbeğin uç kenarında, gelen geçene çay ikram
etmek, gücüm yeterse bir çorba da pişirebilmek
umuduyla küçük bir baraka kurdum.
Çiçekler diktim, sarmaşıklarla, sazlarla oturulabilir
hale getirdim, evime üç beş kuruş götürmeğe niyet
ettim. Ne göze kötü gözüküyor, ne de
manzarayı bozuyordum. Bir süre daha böyle çalışmayı
düşlüyordum. Yerde mülkte gözüm yok, varsın
devletin olsun. Dünyanın dört bir yanına yardım eli
uzatan bir ülkenin çocuğu olarak , bir fakir vatandaş
olarak, bu milletin bir mozayiği olarak, benim hiç mi esamem
olmayacak. Akşam gelip yıktılar. Ben öksüz, çocuklarım
öksüz.
Hiç benim ne yapacağımı, ne olacağımı
düşünen, kalbi
yüreği durmamış bir büyüğe rastlayamayacak mıyız? Gelen
vuruyor, giden vuruyor. Ellerinizden öperim. Kusurum olduysa
bağışlayınız.
Halil (*), 22Ağustos1993
Kebapçı, KurttepeAdana
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ
BAŞKANLIĞINA
(Editörün Notu: Bu
mektup Ethem Aydın'ın bilgisayarında
bulunuyordu)
BütünDünya dergisini çok
seviyorum.
Üniversiteye giremedim. Köyümde oturuyorum. Zaman zaman
bir dostumuz adresime yolluyor. Hem geç geliyor, bazen de
unutuluyor. Köyümde okuyabildiğim bu değerli hazineden yoksun
kalıyorum.
Daha önemlisi, köyümde gençler bu derginin yolunu
gözlüyor, okumak için sıraya giriyorlar.
Bizlerin bu güzel güneşten yararlanması
için adresime
bir adet dergi postayla yollanamaz mı?
Aile durumumuz abone olmağa uygun değil. Saygılarımı
sunar ilginizi
beklerim.
Ayşe Uysal, 25Ağostos2001
ADRES:. Axxx Uxxx
Çaltılı köyüMutİÇEL
BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ