Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms




bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri



EĞİTSEL-FELSEFİ  MEKTUPLAR-2
b2-03

SÖYLEMEDİKLERİMİ İŞİTİN LÜTFEN
Bana aldanmayın!
Yüzüm bir maskedir, sizi aldatmasın.
Binlerce maskem var, çıkartmaya korktuğum. Ve hiç biri ben değilim...Olmadığımı göstermek ikinci doğam oldu. "kendinden emin biri" dersiniz. Sanki güllük gülüstanlık, benim için her şey... Adım güven belirtir ve oyunumun adı, ağırbaşlılıktır. İçimde ve dışımda denizler sakin, her şeyin kumandanı ben... Kimseye gereksinim duymayan ben... Fakat inanmayın bana, Lütfen!.. Her şey dışta düzgün ve cilalı, her zaman saklayan o maske!..
Altta ne güven, ne rahatlık...Altta karışıklık, korku ve yalnızlık içerisinde bocalayan, gerçek ben!  Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla.. Kimsenin bilmesini istemem.. Zayıf taraflarımı düşündükçe, titrer ve sararırım..Ya başkaları görürse iç dünyamı, gerçek beni ve yalnızlığımı!..
    İşte maskelerimi onun için takarım..Onun için arkalarına saklanacak maskeler yaratırım..Onlar gösterişle kullanabileceğim, parlatılmış yüzlerim. Beni korur bakan gözlerden.. Beni olduğum gibi kabul edecek, sevecek bakışlar bulamazsam, solacak, kuruyacak gerçek ben.. Ve ben bunu biliyorum.
    Beni kendi maskelerimden kurtaracak, kurduğum hapishanelerden kaçıracak, diltiğim engellerden aşıracak, beni seven, beni anlayan bakışlar olacak. Bana, "sen değilsin" diyecek, "maskesizken daha bir insansın", "daha bir bendensin", "daha yakın, daha bir dostsun" diyecek bir bakışa, beni gören bir bir bakışa muhtacım..
Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır! Uyarırım seni dost! Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben, sana kolayca açılamayacaktır..Bütün gücümle tutunacağım maskelerime, ne kadar sokulursan yanıma, o denli şiddetli geri iteceğim seni.. Kim olduğumu merak ediyor musun?, hiç merak etme..
    Ben çevrendeki her erkek ve kadınım.. Maske takan her insanım.
E. Aydın
SATILIK ŞEHİR !!
    14ARA1989Milliyet Gazetesi'nde,  (Elli milyarı veren, Kars'ı satın alır). ???????..!!!! duyurusu, bir tükenmişlik çığlığının, dalga dalga yansımasıydı.!
    Ulusal kimliğimize, etiğimize, uymayan, bu satış ilanı, uykularımı bozdu....!!!!!.
    Şehirler de satılır mıydı?
    İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin satılır mıydı?
    Satılırsa, parasal değeri, ne olmalıydı!.
    Belleğimdeki durağan vereler, sorunu çözmeme yetmedi.
    HayırKars satılamazdı!
    1944 Öğretmenliğe Kars'da başlamıştım. Donna'ya orada, sırılsıklam aşık olmuştum.
    Şehir planlı, insanları sağlıklı, oylumlu, gönülleri sevecen, düşünce ötesi saygılı, sevgi dolu. Memura, konuğa, özveriyle yaklaşan, dahası, bir öğretmeni, devlet töreniyle askere yollayan, ütopik ülkenin örneğiydi, Kars.
İçimde duygular, Dolaşık yumak, sevgiler, ebemkuşağı, Yollardayım. Görülen; yürekler acısı. Kars boşalmış, Göç vurgunu.! Konutlar, semtler boyu boşalmış, ana yollarda in cin top oynuyor.
    1992Kafkas Üniversitesi açılıyor. Bir avuç gönül adamının da çabasıyla; artık Kars satılmayacak
30Ekim Kars'ın kurtuluş gününde, devlet oradaydı. Anlatmakla bitmeyecek; çok görkemli bir tören yapıldı.
Devletin ve sanayicilerin, koruyucu, besleyici ışığı, artık geç de olsa, Kars'a düşmüştü....
    Artık Kars satılık değil......
    Dadaşların çoşkulu diz vuruşları, izleyicilerin mutluluk gözyaşları, sel oldu, gönüllerden gönüllere aktı..
(ironik bir ileti)
E. Aydın, 10Aralık1999
ATATÜRK PARKI KİMİN?
    Yerel bir televizyonda, çevredekilere muzipçe soruyordu spiker Kadir Kaçar, Atatürk Parkı kimin? onlar da aynı biçimde bir sahip arıyorlardı Atatürk Parkına.
    Bana sorarsanız, bu park Adanalının değil, Türkiye'nin değil, en geri kalmış ülkelerden (yabancı) birilerinin de değil.
Olsa olsa uzayın kuzluğunda unutulmuş yoksul bir doğa parçası diyeceğim, ama yalın değil kullanılmışlığı var.
Adanalım yeşili çok sever, korur, en sıkışık ve eski yerleşim alanlarından biri olan Tepebeğ'da, her mekanın oturduğu yerden çok yeşilliği, çiçekliği var.
    Yine dünyanın hiç bir yerleşim bölgesinde, bu denli bakımsız bir park alanı bilmem düşünülebilir mi?
    Öyleyse bu park, uzayda unutulmuş bir köşedir.
    Ama ben bu parkı bir güzel anılar saklambacı içinden anımsıyorum. Gölgelerimde ilk aşkların, çiçeklerle çiçeklendiği ayak izleri, unutulmaz unutulamaz. Ben bu parkı anılarımın fuluğ derinliklerinde bir yerlerden anımsıyorum. Ya bende uzayda bir gezginim, yahutta o benim rüyalarımın içinde otağ kurmuş bir hece idi.
E. Aydın
KADIN CEBİMDEKİ CÜZDANI ÇEKTİ
    Aslında hemen herkes bir yerlerden bir şeyler yürütüyor.
    Türkiye çalınıyor da bilincinde değiliz. Cüzdanın lafı mı olur.!
    Baştan anımsatmağa çalışayım. Hırsız dışarıda değil, içimizde.
    Ulusal radyomuz, televizyonumuz Türkçe'mizi kirletiyor. Ticarethaneler firma adlarını Fransızca, İngilizce, Almanca, Arapça, İtalyanca isimlere dönüştürdüler. Berber, kasap, terzi, attariye, marangoz, daha bir çok anlaşılır sözcükler ecnebi bürüncek giydiler. Çarşı pazara çıktığımızda dil bilmiyorsak alışveriş etmek olanaksız oldu.
    Para birimimiz, dolar, mark, liret, riyal oldu. Güzelim dinimiz satılık meta haline geldi. Laiklik satıldı. Şeriat gelmek üzere.
Fabrikalar, işletmeler, limanlar, posta, telefon, elektrik satışta. Demiryolları sırada. Kültürümüz, etiğimiz, göreneklerimiz, namusumuz, şerefimiz parayla ölçülüyor. Doğa güzelliklerimiz, havamız, suyumuz, kafamız, gözümüz, yabancılara, yabancılaşan idarecilerimize emanet.
    Bankalar soyuluyor, devlet kasaları boşaltılıyor. Herkes bir ağızdan çoşkuyla bağırıyor: "HIRSIZ VAR!" diye.
    Eminönü'nden Sarıyer'e körüklü otobüs doldu. Yağmur ince ince yağıyor. Saatı geldi. Otobüsümüz yürüdü. İğne atsanız yere düşmez. Tek vücut gibiyiz. Önce arkalardan bir ses: "cüzdanlarınıza mukaat olun". Ortaköy'e doğru aynı ünlem bu defa önden duyuldu. Uzunca bir süre sonra, sırtımda bir kadın göksü sıcaklığı duydum. Döndüm baktım, gülüştük. Yol istiyordu. Ceketimin düğmelerini de açarak, sağa yanaşmaya çaba harcadım. Önüme geçmişti. Arkasından ikinci ve üçüncü genç hanım öne geçtiler. İlk durakta indiler. Otobüsün içi biraz ferahlamış, kendi öz bedenimizi duyumsamaya başlamıştık. Yine arkalardan bir ses: "Eyvah cüzdanım". Derken ünlem beşe çıktı. Arka cüzdan cebimin bulunduğu yerde bir serinlik, bir hafiflik hissettim. Yokladım. Ben altıncı idim. Çoğunluk, otobüste, iç arama isteminde bulundular. Kaptan: "onlar indi, paranızı koruyamıyorsanız ben ne yapayım" dedi. "İnin karakola başvurun" dedi.
    Kemik hastahanesi durağında indik. On beş kişiydik. Emniyet sözcüsü olan genç polis bizleri topluca dinledi. Sonra hepimizin üzerlerini titizlikle aradı. Araması bitenlerin adreslerini, kimliklerini alıkoydu, geç vakit serbes bıraktı. Abonman bileti olanlar, olmayanlara son yardım biletlerini uzattılar. Dönüş başladı.
    İstanbul'da yaşam hep zevkli ve heyecanlıdır. Acılıdır. Ama yine, herkes, hala "ah İstanbul" der.
Kimbilir, şimdileri, yankesiciler, üçkağıtçılar, madrabazlar daha ne yenilikler bulmuşlardır sade vatandaşı soymak için.?
Daha sonra memurlarımız da işini bilir oldu. Soygunun adabını öğrendiler.
    Sağolsun devletimiz de ekmeğe, gaza, tuza, petrola, sigaraya derken düzende yerini almakta gecikmedi. Mantık çizgisini aşan zamların modasını ülke çapında serbes bıraktı. Vatandaş, gücü ve zekası seviyesinde yolunu arıyor ve buluyor. Sade vatandaşın canı sıkkın, bezgin, Allah'a sığınıyor, O'ndan ve O'nun pişdarlarından medet ummağa başlıyor.
    Bütün bunlardan neden, radikal çizgi öne kayıyor, totaliter devletçilik göz kırpıyor. Kurnazca. Dünya küreselleşiyor, cebimiz bile saydamlaştı.  Sözün özü: üryan geziyoruz.
    Ülkemi arıyorum. Galiba yitirdim. Lütfen bir bulan olursa bana da haber versin
E. Aydın
EVLENMEYİN BEKARLAR
NAYLON KIZLAR ÇIKACAK
    Naylon, yapay bir dokuma maddesidir. Hemen hemen herşeyin yapayına, naylon ismi verilir, nedeni pek net değil. Bu sözcüğün dile girmesiyle, doğal ile yapay arasında somut bir çizgi yakalamak olasılığı da doğdu. Yapaylık son elli yıldan buyana aids virüsü gibi önce görüntüye, sonra da duygu ve duyumlarımıza göz dikti. Çiçeğin, bitkinin, yiyip içeceğin, giyeceğin, siyasetin, ekonominin, ticaretin, insanlığa özgü değerlerin, iradenin, mantığın, aklın, düşüncenin, sevginin, aşkın; dahası, atalardan devraldığımız kültür ve eğitimin içine sessizce sızdı. Yapaylık çağdaş olmak erdemliliği uğruna, dokunulmazlığını sağlamlaştırdı.
19201950'ler kuşağının ideal saydığı tekmil değerler, yok oldu veya körleşti. Bundan neden o kuşak çağ dışı kaldı, kelaynaklar örneği nesli tükenmekte. Artık onlar nostalji, yani geçmişin özlemiyle avunuyorlar. Tanığı olduğum bir kaç örnekle, günümüze gönderme yapmak istiyorum.
    Öğretmenlikle ödüllendirildiğim, 1944 yılında başlayarak öğretmen olarak girdiğim bütün sınıflarda, öğrencilerimin isimlerini, soyadlarını, numaralarını, geçim durumlarını, aile yapılarını, ders içi ve ders dışı her tür etkinliklerini bilmek ve öğrenmekle yükümlüydük. (yönetmelik böyle buyuruyordu). 1950'de Mersin lisesine geldiğimde, seve seve öğrencilerimle ilgilendim.
     Özellikle isim ve numaralarını, yavaş yavaş diğer yönlerini tanımaya çalıştım, sınıf yoklamalarını kendim yaparak, belleğimin yavaş algılamasına karşın, kısa zamanda çoğunlukla isimleriyle çağırıyor ve bunda haz da duyuyordum. Yine bundan dolayı da kendi isim ve soyadıma da saygılıyım.
    1994 yılında, Adana Belediyesi Altın Koza Etkinlikleri kapsamında, üç belediye başkanlığı onayıyla, beni yılın sanatçısı seçmişler. (görünürde bir etkinliğim olmadan).. İsim ve soyadım isim kitapçığına yanlış geçmişti. İlgililer, başvurmama karşın ödül törenine kadar yanlışlık sürmüş, geleneksel sevgi de yara almıştı. Bu durumu İçel Sanat Kulübünde dostlarıma türlü nedenlerle anlatmıştım. Doğan Akça da bu seranominin çarpık hikayesini ilgiyle dinlemişti.
    Geçtiğimiz ay içinde, İçel Sanat Kulübü, iletişimde bir yeni aşama yaparak birde gazete çıkardı. Çok büyük bir incelikle, benden yeni bir özgeçmiş istendi. Kısaca, bende birkaç değişiklik yaparak kendilerine; yani o zaman gazeteyi yönlendiren, Sühan ve Doğan Akça'ya verdim.
    Abartılı bir şeyler yazmamak koşuluyla değiştirebileceklerini de söyledim, rica ettim. Gazete elime geçtiği zaman, ismim ve soyadım yanlış yazılmış ve benimle ilgili gösterilen fotoğraf yanlış dizayn edilmişti. Bu olanlar benim kuşağım için onur kırıcı bilinirdi. Avuntum; on parmağında on beş hüneri olan bir öğrencimle özdeşleştirilmiştim. Öğretmenlik adına büyük bir mutluluk! Orta öğretimde, işresimyazı dersleri, sanattan öte, genel bir amaca dönüktür. Bütün öğretim bilimlerinin, tabanını ve gerçekçi temelini oluşturur. İyi görmek, doğru görmek, gördüğünü kusursuz çizmek, sanatın ve estetiğin kuramsal yönlerini izlemek, iş içinde eğitim, pedagojik manada iş diğer taraftan ulusallaşmış yazı karekterlerimizi kuramsal ve estetiksel olarak öğrenmek ve uygulamalı çalışmalar yapmak, Resimiş öğretmeninin, birincil vazgeçilmez sorumluluğudur.
    Olaya bu açıdan bakıldığında, ders saatlerini aşan bir çalışmalar gurubu ortaya çıkar. Halen maaşını devletten alan öğretmen, doçent, prof.ların sergi davetiyelerine bakılırsa, ressamlık kimliği öylesine abartılmış; öğretmenlik kimliğinden hiç dem vurulmamaktadır. Üzücüdür!
    Resim öğretmeni, bilimsel bir programın temel yapısını oluşturmakla görevli bir kişidir. Ressam olmak ikincil ve özel bir durumdur. Ben hep resim yaptım, kırkta sergi açtım, ama ben bir resim öğretmeniyim. En iyi olduğumu söylemiyorum. Uzun öğretmenlik yıllarımda, beraber olduğumuz öğrencilerimin, bugün bana ışıltılı gözlerle günaydın deyişlerinde, geçmiş beraberliklere dair olumlu imler sezinliyorum.
ÇİÇEĞİ SEVERSEN ÇİÇEK BÜYÜR
ÇOÇUĞU SEVERSEN ÇOCUK BÜYÜR
İNSANI SEVERSEN İNSAN BÜYÜR
SEN BÜYÜRSÜN İNSANLIK BÜYÜR.
E. Aydın
5 OCAK ADANA'NIN KURTULUŞU (ÖYKÜ)
(Editörün Notu: Bu öykü, bir 5Ocak (Adana'nın kurtuluşu) bayramında, radyo konuşması olarak Ethem Aydın tarafından yayınlanmıştır).
    Yıl 1919, Tarsus Fransızların işgali altında, erginler silah altında, çocuklar, orta yaşlılar, malullar için sokağa çıkma yasağı var. İşgalciler hergün, sabahtan evlerin nevalesini dağıtıyorlar. Süt, yoğurt, yağ, boy boy konserve, yiyecek eksiksiz dağıtılıyor. Kuşun sütü eksik!
    O zaman Tarsus'da evler seyrek, genelde tek katlı, toprak damlı. Bizim savaş artığı malullar, gizli gizli, hemen her gün damdan dama geçiyor; çelengilerin duldasında yerenlik ediyorlar.
    Biri yahu şu Fransız'lar iyi mi ne; biz günlerdir besleyip, doyuruyorlar, kılıçtan geçirip de kurtulmuyorlar?
    Gene de Osmanlı'dan korkuyorlar mı ne?
    Osmanlı'da korkulacak ne kaldı? Onu da İstanbul'da İngiliz'ler besleyip, doyuruyormuş?
    Asırlardan beri, biz onları kanımızla besledik; biraz da onlar bizi beslese çok mu olur!
    Bizi dev bellediler, erimerim eridiğimiz heç ağnayamadılar!
    Bizi besleyip durduklarına ne bakıyorsunuz, akademizi zehirliyorlar akademizi!
    Padişah Amerika'ya habar salasıymış, bize sahip olun deyesiymiş! Bir çok böyük ulema da böyle düşünüyormuş.
Osmanlı donuna güvense gene savaşırdı yaaa!
    Ülen bizim gibi özürlülerden ne köy olur ne gasaba! Baksağıza hepimizi seyipleyiverdi, yularımızı üzerimize attı goyuverdi! ne sorduğu var ne düşündüğü!
    Eskiden canı istediğinde cendermesini salar, erginleri kulağından tutar, sınır boylarına yollardı. Öl babam öl...
Ellahim, hepigiz bezginleşmiş, her şeylerden umudu kesiksigiz, üzerigize ölü toprağı serpilmiş. Bu milletin ölüsü de bir işe yarar bellerdim!
    Ne diyon, gambır, ağzındaki baklayı çıkar!
    Eyi deyonuz eyi de, işsiz güçsüz, şu çeleni duldalarında kaçamak kaçamak buluşmalarla, geçirdiğimiz günlere gün mü deyonuz, gafes kuşu gibi! Böyle yaşayabilir mi goca yörük! Önümüzdeki sokaklar, şu bağlar bahcalar, arkadaki yeşil tepeler doruğu karlı, allı morlu, enişli yokuşlu, sovuk sulu pınarlar, boz bulanık dereleriyle, goca toroslar bizim değil miydi, ebencet ölenleriz neyin uğruna öldü bellesiniz, ta karşı mezerlikte yatan, yediden yetmişe ölülerimiz vallahi galkıp yüzümüze tükürürler; böyle böyle densiz gonuşursagız!..
    Baştan beri konuşmaları hep dinleyen sakallı güdük Osman:
Gulağıma çaldığına göre; sarı paşa dedikleri biri varmış, düşmanla girdiği savaşları hep gazanmış; şimdi de işgalcilere hepten gafa tutmuş, yurdumuzdan çekilin demiş; dağlardaki çeteler de onun emrindeymiş.
Buralarda miskin miskin siftinip duracağımıza, tez zamanda dağlara çıkalımın, çetelere garışag. Belkime bir işe yarar ölürsek de, milletin nezdinde bir yerimiz olur, derim!
    Tarsus'ta üç gün koyu bir sessizlik yaşanır. Zulaladan, tek horozlu, çift horozlular çıkarılır, namlıların karıncası gazla temizlenir, boy boy saçmalar dökülür, güherçile, söğüt kömürü, toz kükürt, kalın bezler içinde harmanlanır, tülbentlerden geçirilerek diremsiz barıt hazırlanır, güdüllere doldurulur, azık dürümlenir, bütün keseleri çakmak gayıtı da unutulmaz.
    Seher vakti, kuşlar kurtlar destur alıp ötmeden, ev halkıyla sarmaş dolaş vedalaşılır; göz yaşları sel olur, umut barajlarında gelecek özgür günlerinde buluşmak, düşleri; o, Türk'ün gizil gücüyle, bir avuç savaş artığı, yel hafifliğinde evlerinden çıkar, yola revan olur. Sayıları yirmidir; ama içleri dolu dolu!
Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar!
Kısa aralıklarla, Verdön kahramanı Menile taburuyla toroslarda, Karboğazında çetelere teslim olur. 1920 de Fransız'larla Ankara anlaşması imzalanır. Bu anlaşma Türk'lerin uluslararası ilk anlaşmasıdır.
Ethem AYDIN
BOLLUK YOKSULLUK
    Cinler, yarı tanrı yarı insandır. İnsanlarla tanrılar arasında iletişim sağlar, yapıdaki büyük boşluğu onlar doldurur, onlarda tanrı soluğu vardır.
    Sevgi de cinlerden birisidir. Afrodit dünyaya geldiği gün, bütün tanrılar bir şölende buluştular. Zeka nın oğlu bolluk da orada imiş. Yemekten sonra, yoksulluk şölenden payını almaya gelmiş, kapının önünde durup beklemiş. Tanrı şerbetiyle sarhoş olan  bolluk Zeüs'ün bahçelerine dinlenmeye çıkmış, bir yere sızmış.
    Çaresizlik içinde yaşayan yoksulluk, bolluktan bir çocuğu olsun istemiş, gidip yanına uzanmış, bugünde gebe kaldığı için, sevginin talihi de ona göre olmuş. Her zaman yoksul, kaba, pis, evsiz, yalınayak, dağda, bayırda, yol köşelerinde yatar kalkar, anası gibi yoksulluktan kurtulamaz. Babası bolluğu çeken tarafları, güzelin, iyinin peşindedir, sürekli atılgan, yaman avcıdır, tuzaklar kurar, fikirlere buluşlarla geçer. Yaman bir büyücüdür. Aslında ne ölümlü ne de ölümsüzdür. Bakarsın bir günde gelişir ve ölür. Sonra babasının tabiatı gereği bir çaresini bulur dirilir.
    Varlık var olalı beri, anlam da anlamsızlık da çelişkideki gizini koruyor. Akılcı olmağa özenen insan, yaratıcılığa tutsak, sevgi ise varlığın tek ve koşulsuz gerçeği.
    Anımsanacağı gibi sevgi pek öyle asil soylu bir duygu değil. Aç, çıplak, yalınayak sokaklarda gezen, oralarda yatan, her yerlere davetsiz girip çıkan, bir garip haspa..! Anası olan yoksulluğa çekmiş. Bir de baba yönü var (babası zekanın oğlu bolluk). Atak, akılcı, yaratıcı, savaşçı, eleştirel, kısa günde kırk defa ölen, ne yapıp ne edip dirilebilen baba yönüdür.
    Yine mistik söylencelere göre, sevgi, cin gibi, peri gibi, görünmez uzam ve zamanda hep yakın çevrede bulunan, varlığını var oluşundan algıladığımız, gizil güçtür. Yerçekimi örnekli, çekici, yapıştırıcı , bağlayıcıdır. Nötür olmasına karşın, yönlendireceğiniz hedef bütün gücüyle koşar, biçem kazanır. İyiliğe derseniz, sonsuz çoğalarak iyiliğe ayırımsız koşar. Kötülüğe hedeflerseniz, amansız, acımasız, kötülüğe dönüşür. Kırmak, dökmek, öldürmek, kıskanmak, yok etmek gücüne ulaşır.
    Özde, yaşam kısacıktır, sınırlı uzunluktadır. Derinlik amaçtır.
    Onu zengin tutanlar, renkli ve derin tutanlar, onun evrensel insana bir geçiş olduğunu bilen, duyumsayan üstün yaratılışlardırki; topluma hep ışık tutarlar, fener olurlar....
E. Aydın, 8Haziran1996
BAŞLIKSIZ
    Medeniyetin 16.ıncı asırdan zamanımızın, göz kamaştırıcı seviyesine gelinceye kadar, sadece ve sadece "ilimden, bilimsellikten" yüzde yüz faydalanarak gelmiştir. Biz ona "müspet ilimler" diyoruz.
    İlkokuldan başlayarak, orta, lise, üniversite bize ne vermişse, biz, neleri deneysel olarak iyi öğrenmişsek, onlarda başarılarımızla kanıtlanmıştır veya kanıtlanıyor.
    İyi bir doktor, iyi bir matematikçi, iyi bir fizikçi, iyi bir öğretmen dediğimizde, öğrendiklerini hazmetmiş uygulamaya sokabiliyor demiş oluyoruz. Öğrenilebilen, öğretilebilen, uygulaması kontrol edilebilen, kısacası, nedeni, niçini içinde olan her türlü bilgiyle donatılmışız. Başarı ve başarısızlığımız bu uyuma bağlı.
    Pozitif ilimlerde, tüme varım, tümden gelim trafiğinde her hangi bir aksama düşünülemez.
    Hemen söylemek gerekirse, kainat sadece müsbet ilimle algıladığımız gerçekler çizgisinde kurulmuş değil.
Ancak insan, hayvanlıktan zekaya geçişte eliyle tutup, gözüyle gördüğüne, duyumsayabildiğine "gerçek" demiş. Tek veresi de bu. Bu perspektiften bakarak bir kaç olguyu inceleyelim:
Bir Yetişmiş Ağaç Niçin Kesilir:
a Odun gereksinimi için.
b Bulunduğu yer, geniş kullanım alanı içinde, gereğinden çok yer işgal etmiştir ondan.
c Hastalanmıştır.
ç Bulunduğu yerde, hırsıza, böceğe, şuna, buna, güneş gelişine bağıntısı vardır.
d Bir kaç ağaç yan yana dikildiği zaman, fidan olduğu için çok aralıklı gözükür, halbuki büyüyünce birbirlerine çok yaklaşırlar, meyve veremezler, beslenemezler, güneş alamazlar. Seyrekleştirmek gerekir.
    Şimdi bizim bahçedeki durum budur, bir kaç ağacı kesmekle, hem daha çok meyve, hem de normal meyve almayı bilmen gerekli. Kitaplar böyle yazar.
E. Aydın
BİR CANLI DİĞER CANLIYI NEDEN
ÖLDÜRÜR?
    Tabii, mantıksal nedenleri anlatacağım.
a- Et oburlar et yemek, ot oburlar ot yemek içindir. Bu bir yaşam biçimidir. Genel yaratı prensipleri, bu duruma uygun olarak programlanmıştır.
    İnsanlara ve toplumlara gelince, sosyal yapıyı ayakta tutmak için kanunlar oluşmuştur, yasalar vardır. Yasa koyucular uzun uzun düşünmüşler, araştırmışlar. Çoğunluğun yararına olmayan hallerde ölüm cezasını koymuşlar. Annem, babam, çocuklarım yaşasınlar mantığı ile bazen ölümü bile mantıken kabul etme durumundayız. Askerlik gibi.
b- Canlı hastadır, topluma zararı dokunacaktır.
c- Ayaklarıyla iş gören bir hayvandır, ayağı veya ayakları kırılmıştır. Öldürmek en iyisidir.
ç- Çoğalmaya ekonomik bir açıdan bakarak, nüfus planlaması şart olmuştur.
dİnsanoğlunda egolar oluşmuştur. İsabetli vuruş denemesi yapmak için, tüfeğini kuşa, kurda, domuza, çakala, şuna buna çevirecektir. Yeni yeni vurulan canlının, çocuğu olmaması düşünülür oldu. Onun için av mevsimi belirlendi.
    Bakınız, anlatmaya çalıştığım her olay bilimsellik çizgisini koruyor. Çünkü  ben bu günlerime bilimsellikle geldim.
İyidir, kötüdür o ayrı bir sorun. Bilimsel olabilmek ve bilimsel düşünebilmek için bu yolu izlemek zorunluluğundayım.
Yeni ve alışmadığımız, varlığını duyumsayıp da kanıtlayamadığımız durumlar yok mu? Elbette var. Onlara da açık olacağım.
Ama ikircimli olup elimdekileri de yitirmeyeceğim. Zaten bilgilerim tam değil. O eksikli bilgilerin eşliğinde bir takım yeni bilgi kanalları varsayımlar peşinde koşmaya kalkarsam, bu da bir nevi aşure olur ki, adına şaştım aşı denir.
    Müsbet ilmin ışığında her türlü ide gelişimlerine açık olmak, bence sınırda nöbet beklemek gibidir. İşin en doğrusudur.
FelsefeMetafizikİlim: Felsefe, metafizik, ontoloji, spekülatif adlarını alırlar. Bu gurupları onların özel kanunlarının üstüne yükselen insan zihninin çabasıdır. Niçin bu alem vardır?, nasıl oluyor da olduğu gibidir? Neyi bilebilirim, ilim nasıl meydana geliyor. Varlık ve onun örttüğü sır? Bilgi şartları, metodları.
    Bunlar çok derin, asırlar boyu araştırma konusu olarak gelmiş. Şimdileri daha da dal budaklanmış. Psikoloji, Pedogoji gibi ilimlerin katkısıyla daha da yeni boyutlara ulaşmış gidiyor. Zaman ilerledikçe, araştırmalar çoğaldıkça umudum odur ki, daha yeni gerçeklere varılacaktır. Yaratı da her şey bir ölçü biçiminde gelişmiştir. Rasgelelikten eser yoktur. Simetrik, parabolik, geometrik, sarmal ama ölçülü biçili. İnsanın tanrıdan önce var olduğunu kanıtlamaya gerek yok. (Tabii burada kasıt tanrı değil, tanrı fikridir.)
    Toplumlar geliştikçe bugünkü inançlara ulaştılar. Gelişme devam ettiğine göre, daha yeni anlayışlara ulaşmak, olası normal bir bekleyiştir. İlerlemeye açık olduğumuzdan bu böyledir.
    Böylece bugünkü dini bilgiler, eserler ilerleme için bağlayıcı ve tutucu değillerdir. Sınır da olamazlar.
İnsanlar ölümlüdür. Gelişmeleri biz görmeyeceğiz. Bizden öncekilerin bugünküleri görmedikleri gibi. Ama gelişme sonsuza kadar sürecektir.
    Bugünkü kurban kesme olayına gelince: O bir Hz.İbrahim olayı değildir. Efsanesi de öyle. Ama bize bir şeyi unutmamamız gerektiğini, her yıl hatırlamamızı, gözümüzün önüne biraz önce, biraz önce ot yiyip, suyunu içen bir canlının bıçak altına yatırılışını ve kanın tazecik, köpük köpük akışını, bir de evlat sevgisi miti ile karıştırarak önümüze konuşu. Var oluş için milyonlarca nedenin dramatik tek anlatımı oluyor.
    Bütün bu değinmeye çalıştığım konuların dışına çıkabilir, olaya ordan seyredecek kadar güçlü olabilirsen, ressam Goya'nın ne demek istediğini anlarsın: "Ben onu, elinde orantörü, pergeli, cetveli ile, görkemli doğayı yaratırken gördüm".
    Diyeceğim şu ki, elindeki müsbet verileri sağlam tut, onların ışığında yeni şeyler görmeye gayret et. Ama sakın olasın kerat cetvelini gevşetme, acabalardan kaçın.
    Biraz da felsefe okumanı, bilhassa okumanı tavsiye ederim. Zira bütün ilimlerin babası felsefedir.
E. Aydın, 30Ocak1990
FISTIK SÖZCÜĞÜ ÜZERİNE, ETİK, ESTETİK,
ETİMOLOJİK, EROTİK, BOTANİK YAPI
ÖZELLİĞİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
    Genellikle insanlar, bitkileri besin değerleri üzerinden sınıflandırmışlardır. Aslında dar bir açıdır, böyle değerlendirme.
Fıstık genelde Antep, Şam, yer fıstığı olarak dilimize oturmuştur. Yağlı, besin değeri yüksek, iştah açıcı, zevk verici, doyumsuz bir bitkidir. Etikde dolgun, besili, hayat dolu, canlı, çok güzel, albenili bağlamında yoğunlaşan bir anlam kazanır.
Yer fıstığı aslında kök yumrusudur. Familyası değişiktir.
    Belki de fıstık ismini, yanal,özdeş,duyumsal ve doyumsal,damak tadı nedeniyle bu isme uygun görülmüştür.
Şam, Antep fıstığı çift çeneklilerdendir. Erkeği ayrı ağaçta, dişisi ayrı ağaçtadır. Kayalık, ılıman, esintisiz, kurak bölgelerde yetişir. Dulda bitkisidir.  Çoğunlukla aşılayarak yetiştirilir. Meyve, sert, karmaşık, sarmal hem de çok yönlü sarmal bir kabuğun içindedir. Kolay ulaşılmaz. Kahverenginden kırmızıya ve karmene ulaşan, ikinci gevrek bir zarla örtülüdür. Eviğin, sarıdan yeşile kayan, erotik, çekici, kaygan, çağırır, çağrıştırır.
    Kabuktan ayrılmasında belli direttiren, beklenti dozu yüksek ama bilinçli ve beklenmesini bilen bir güç de gerektiriyor. Narin, nazenin bir gize gelişmenin nedeni olacak bence.
    Doyurucu değildir. Belkide yukardaki vurguladığım nedenleriyle birazda caydırıcıdır. Ondan neden olacak doyumsuzdur.
Fıstığın oluşumu, girift ve görkemlidir.
    Ceviz için, nar için de aynı türden ama ayrı amaçlı yorumlar sezinliyorum. Bu üç meyve kanımca insandan önce vardı ve birer "BEYİN" idiler. Koruyan, kollayan, yaratan, oluşturan, kendine yeten. Belki de üzüm de bunlarla sayılabilir ama bence hayır demek için bazı nedenler var. Sizin vurguladığınız gibi, kadınlar için "fıstık gibi" deyimi insan belleğinin, iç nedenli erotik, durumlarının etiğe yansımış dirençsiz, doğrudansız, ama yaşaması ve sürmesi istenen "istinck divin" dediğimiz haldir.
    Taslak yaparken yazdıklarımı okumakta zorluk çektiğimden, dikiş makinamın akışına uydum, ara sırada olsa dikiş uğramamış boşluklar varsa lütfen bağışla. Düşünceme çıkış noktası olabilecek kanıtlar da verebilirdim, ama domatik doğaçlama olsun istedim.
    Sizin yirmibirinci asrın, benim de yirminci asrın hilkat garibeleri olduğumuza dayatırsak düşüncelerimizi; yorum da yine çağ ötesi olan bizlere düşüyor, bir asırcık farkla!...
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Bugün 18 Nisan Pazartesi. Dün akşam saat 20'de otobüse bindim, sabah sekizde garajlarda.
    Ama uyku dünek yok, nedense yolculukta ben de uyku hiç olmaz. Yanlışlıkla biraz dalsam, mankafa olur çıkarım. Böylece kulaklarım, beynim ve düşünce mekanizmam, hepsi tehirli ve yarım dikkatli oluyor. Daktilonun sesini duyuyorum ama işte o kadar.
    İstanbul garip bir kent. Herkesi koynuna almıyor, aldıklarını da öldüresiye bastırıyor, veriyor, alıyor, özdeşleşiyor.
    Bütün kentler böyle değil midir? Analar gibi önce sıradan ama özde ayrıcalıklı, onu keşfetmeye çıkarsanız, aradıkça aramadıklarınızı bulur, zenginliğin sonsuz çizgisine dek uzadığını görürsünüz.
    Kasaba insanları bize görece bir sıra içinde dizilir,  Ahmet sarhoştur, yalancıdır, hırsızdır, ama zekidir, ilginç bir tiptir.
Mehmet ise zengindir,  dini bütündür,  Hacca gitmiş, kimsenin helalında gözü yok, asker kaçağıdır,  karısı sözüm cemiyetten dışarı kötü yoldadır. Kazancın bereketi de ondandır denir.
    İbrahim'in çocukları çoktur, geçimleri kıt, el hizmeti ile ekmek parasını kazanır, çocukların okulda dersleri iyidir, elleri ise hepsinin keldir. Osman Efendi, okumuş, zaman zaman taraflar arasında ayrım yapar, rüşvet alırmış ama kimseyi incitmezmiş, iyi adammış.
    Ali baba heykelle resme yatkın, Ziya matematikten önde, Ziyetti'nin dokuz çocuğundan biri saz çalar, üç tanesi ayakkabı boyar, biri hızarda çalışır, okuyanları da iyi okumaz. Ya kavga çıkarır, ya top oynar, ya da sağa sola bulaşmıştır. Sık sık karakoldan aranır durur.
    Yirmi yahut otuz sene sonrasını isterseniz bir daha gözden geçirelim. Sarhoş Ahmet banka müdürüdür, iş bitiricidir, sevilir, sayılır,  Zengin Mehmet köşeyi çabuk dönmüş, kasabanın mühim alanları onun olmuş, ama kalbi teklemekte, ara sıra bayılmaktadır. İbrahim'in çocukları hep okudular, ikisi gedikli çavuş, biri jandarma zabiti, biri radyoda saz çalar, biri de yüksek okudu, ressam heykeltıraş oldu. Osman Efendi okumuş, zabıt katibi olmuş. Ziya mühendis olmuş, iyi de yer tutmuş ama erken hastalık getirmiş, sizlere ömür. Ziyetti'nin dokuz çocuğuna gelince, şimdi biri sevilen bir başkan, diğeri Ankara'da mebus, ara sıra gelir gider. Sonra bunlar da evlenecekler veya evlendiler, çocuklar yalarını seçtiler veya seçecekler.
    Şüpheniz olmasın, hep olacağın en iyisi oluşa oluşa devam edecek. Toplumlar geleceklerini hep mozaikler de ararlar çünkü mozaikte pırıltı vardır, yaşam ışığı vardır.
E. Aydın
BENİM ÜNİVERSİTELERİM
    Böyle bir başlık altında yazı yazmağı çok öncelerden düşlerdim.
    Düşüncenin özünde, öğrencinin organize eğitimi yanında, bazen onu da geçen aile içi toplumla yakından ilişkin, zorunlu imecelerini, katılımlarını, katkılarını, bunun gerekliliğini, eğitimdeki gücünü ve iş içinde eğitimin sevgi bazında besleyiciliğini, yaklaştırıcılığını, bağlayıcılığını konu edecektim. Ancak geçen 17Nisan'da,  köy enstitüleri için konuşmak için hazırladığım, hazırlık yazım dosyada elime geçti. Üniversite çevresince desteklenen bir dergiye yazacağım yazının bir de bilimsel tabanı bulunsun düşüncesiyle yazıma ordan başlamağı uygun gördüm.
    Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber eğitim alanında yenilenme çalışmaları; bu çapta, bu yerindelikle, nasıl plan ve programa alınmış, uygulayacak olan isimsiz kahramanlar  nerede nasıl idealize olmuşlar, anlayamadığım bir şey...!
    Bir taraftan düşman bir taraftan saray, kapitilasyonlar, anlaşmalar, Latin abc'si, medreselerin kapatılması, iktisat kongreleri, bankacılık, demiryolları, karayolları, tarım her şey sıfır noktasındaydı start verildiğinde.
    Bu çok yerindelikli ideal karar, hazırlık uygulama alanı buldu ve ulaştı. Bu uygulayıcılar, nerde nasıl bu denli bezenmiş bilenmişlerdi? Anlayamıyorum? Kesin kez uzaydan gelmemişlerdi.
    Araştırıyorum. Saffet Arıkan, asker. Ordu komutanlıkları, ataşelikler yapmış, Atatürk'ün yakın arkadaşı, eğitim bakanı. Hakkı Tonguç İskeçe'de doğmuş, yatılı öğretmen okullarına girmiş, Almanya'ya eğitime gitmiş, dönmüş, kuruluşta görev almış. Hasan Ali Yücel asker kökenli, sonraları Milli Eğitim bakanı. Kendilerini yetiştirmiş kişiler.
    Bildiğimiz gibi Osmanlı'da eğitim yetersiz, yok denecek seviyede idi. Asırlar boyu savaşlar sürmüş, tarım yapılamamış, sanayi yok, okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eskiyeni. Kuzular bize söyler yılların geçtiğini. 1925 yılında, Amerika'dan Jon Dewey çağrılıyor, uzun ve titiz programlar hazırlanıyor. İçtenlikli ilgimiz çok hoşuna gidiyor. İçtenlikle kutluyor.
    Nasıl mevsimler döner, yağmurlar yağar, ağaçlar uyur uyanır, işte sanıyorum bizim uyanma zamanımızın mevsimiydi. Bütün şartlar yan yana, peş peşe gelmişti. 1940 larda Türkiye haritası üzerinde en ücra köşelerde peş peşe köy enstitüleri papatyalar gibi açıldı. Sayısı yirmi bire vardı. Çadırlarla, barakalarla başlandı. İş içinde eğitimin gizil gücüyle, kendi yağlarıyla kavrularak geliştiler binalar yaptılar, pencere kapılarını koydular, betonu döktüler, geniş tarlalarda ekim yaptılar, hayvan yetiştirdiler ve okudular.
E. Aydın
ABUKSABUK DÜŞÜNCELER
    Doğrular eğri olarak doğar. Bu hep böyledir; Çünkü doğrular, aklın ürünüdür. "Eğri" diye adlandırdıklarımız; henüz çözemediğimiz ama duyumsadığımız oluşumun: kendince koruyucu, kollayıcı, süregenliğinin gizi, bir garip sigortası gibi vardır, sipiritüeldir. EĞRİ: doğanın temel doğrusudur. Kaosa bakarsanız, adından anlaşıldığı üzere, karmaşa, belirsizliktir.
    Bulgular ise, zıtlıkların ürünüdür.
    Düşünce, aklın eşliğinde kendi doğrularını yaratır.
Bu doğrularsa, uzam ve zamanda değişkendirler. Bazen günün doğrusu, yarının eğrisiyle çeliştiği gibi örtüşür de.!
Bazen, her ikiside doğrudur ama uyumlu değildir.
    Sayın Balbay, bir özdeyiş vermiş: Savaşta, babalar çocuklarını gömerler, barışta da çocuklar babalarını.!
İkisi de doğru ama uyumsuz. İnsan ve insanlık ideosuna ters.
    Ben derim ki: Osmanlı, çağının en doğrusunu yapmış, fiziğin, fizyolojinin, pedagojinin, biyolojinin, psikolojinin, sosyolojinin evrensel verilerini duyumsamış. (ama bilincinde olmayarak)..
E. Aydın
PALALIM, BELALIM BENİM
    Trafik kazaları ölümlerinde bir şok tedavi vardır. Çoğunlukla değil ama yarar sağladığını birçok kez gördüm.
Biraz önce Cumhuriyet bitti, şezlonkta miskinliğe geçmiştim. Chow'un bir lafı vardır, yapılacak iş çoksa, sakın başlamayınder. Ben de çeşitlemeler arasında öncül bir seçim yapamadığım bunaltı içindeyken, postacı selamınızı getirdi. Tutmayın Ethem Aydın'ı  cinlerim, perilerim, bildiklerim, bilmediklerim silah başına!
    Her insan, şöyle veya böyle dünyaya gelir. Bu bir varlıktır, sıradan, milyarlarca insanın bir kopyasıdır. Yavaş yavaş, öz oluşmaya başlar. Varlık, özün yaşam kaynağıdır, o kadar. Öz oluştukça, varlık diğerlerinden farklılaşmaya da başlar, bir dem gelir ki, parmak izi kadar orijinal, seçkin olur. Sanıma göre insan dediğimiz, geleceğin oluşumuna katkıda bulunan, bu öz ve özün sıfatlandırdığı kişidir.
    Öz nasıl gelişir? Düşünerek, duyarak, çevresine duyarlı olarak gelişir. Sen de, Doğan da, Sıtkı da, ben de, oluşumun doğrudan veya duyumsal bilincindeyiz. Bugünün şablon insanı, düşünmeye, duymaya zaman ayıramıyor, bunu kazanç hanesinde arıyor, böylece öz benine yolları tıkalı oluyor. İşte bu çizgide bizler, parkurumuzda, diğerlerini solluyor, fark atıyoruz.  Aslında farkımız yok birbirimizden, ama biz Osmanlı Bankasıyız!
    Bizden önce de dedeler, nineler dünyaya gelip gittiler. Doğaldır ki, biz de gelip gideceğiz. Öyleyse, başlı başına uzun yaşamak hüner değil. Eğer bu acımasız başlangıcı ve sonu özümseyebilir, bilincinde olabilir, ölüm gerçeğine bir başka salt felsefeyle karşı durabilecek görüntüde, hiçlik, boşluk gibi gözüken yaşamın kendisini ciddiye alabilecek kadar yürekli isek; zamanı tespih çekerek doldurmayı yeğleyen kaderci kişilerin, burnundan kıl aldırmayan, havalarından yanına varılamayan zavallıların yanılgısını, gelecekte evrensel insanın mutluluğu bazında bir şeyler ( bu herhangi bir şey olabilir) yapabiliyorsak; okuyabiliyor, araştırabiliyor, yazabiliyor, çizebiliyorsak, sanıyorum farklı ve faydalı yaşıyoruz demektir. Ethem Aydın, ne seviyede bu dediklerine uyuyor? Bilemem; ama  karınca kararınca önemli, çok özel ve güzel bir şeyler yaptığım inancında ve bilincindeyim. Doğaldır, inanmasam yapamam.
    İnanmazsanız yapamazsınız, inanmasalar yapamazlar!
    Aydınlanma Dönemi'nde Volter sıradan biri gibi gözükür ama Fıransız İnkilabı içinde bakılınca, o kadar büyüktür ki, yazmakla bitiremezler. Türkiye Aydınlanma Dönemi'ni yaşıyor. Muzaffer Kılıç gibi mayası sağlam bir dost göreve soyunmuşsa övünülesi, övülesi bir seçkidir derim. Mut'un şansı derim. Müderris Mustafa Efendi, Mut'ta ilk Türkçe ezanı okuduğunda ki, o geceyi hatırlarım, Müftü Nadir Efendi, Hakim Rıza Bey, bir de galiba kaymakam, bizim evde sabahladılar, ezanın okunuşundan sonra sabahleyin yerleşik Mut'lular babamı tebrikte yarıştılar (Tanrı uludur, Haydin namaza, Namaz uykudan hayırlıdır, Haydin felaha, Haydin namaza ), sözcüklerini beş yaştan yetmiş yaşa ilk defa duymanın, anlamanın mutluluğu içindeydiler.
    Müftü Zade Hüseyin Efendi, öğleyin camide babama sataşmış, onu dine aykırı işler yapmakla suçlamıştı, ama coşkunun gücüne karşı çıkışı bir benek olarak  sürüklenip gitmişti... İşte Muzaffer, burası o eski aydın Mut'tur. Olanlara bakarak çelişkiye düşmeyesin. Ezanınızı rahat okuyunuz, o benim bildiğim Mut'lu, sizi anlayacaktır. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. Siz orada çok faydalı ve gereklisiniz. Göz kendini görmez, Karslı'nın dediği.
    Büyük kenttir diye bir yerlere gidip yitmeyiniz. Sıtkı, Mut'a niye döndü dersiniz???!
    Geçen bir fırsatta Karacaoğlan'la karşılaştık, Zodyak açıklarında. Üzgündü, beni tedirgin ettiler, yurdumdan yuvamdan ettiler, her göçerin her obanın tanıdığı, çadırlarında baş konuk olarak ağırladığı, dizelerim ezbere içten okuduğu, güzel günler, gelecekler konuşan, söyleyen Karacaoğlan, böyle yoksun mu olacaktı bu yaşlılıkta, nerede benim pınarlarım, beş çınarlarım dedi, ağladı, Muzaffer..Dayanamadım, ben de ağladım, Muzaffer.
    Dağların çocuğu, dağlar gibi Karacaoğlan'ın göz pınarlarında biriken billursu yaşlar öyle bol, öyle arınmış bir akışla önce saka, sonra sazının göbeğine ulaştı. Muzaffer, kulağına söyleyeceğim, Eski Kale Pınarı, kara ekşi suları serinliğinde, arınmışlığında, dinlendiriciliğinde idi.
    Artık konuşmak istemiyorum, söyleyen kadar ve daha fazla okuyan, dinleyenin de arif olması gerek. Öperim. Benden bu kadar.
E. Aydın, 3Kasım1995
İLKELER VE EDİM
    Kars'ta bir küçük gezegen, üzerinde cansızlar, canlılar ve biz; ayakta durmak için çabalıyoruz. Her an yok olabileceğimizin bilinci ve bilinçsizliği içinde, yaşana gelmiş, yaşana gidiliyor.
    İnsanoğlu bu umarsız yalnızlığı, milyonlarca olumsuzluğu, bir doğru orantıda birleştirmeyi başardı. Tanrıyı yarattı. Yaratana çevirmenler, peygamberler, sözcüler, (imam, papaz, keşiş), yorumcular atadı. Çevirmenler ve sözcüler, kaosa kendilerine görece ağırlıklı anlamlar getirdiler. Acımasız kurallarla, düşünce bastırıldı.
    Orantı bozulmazdı, çünkü din tek doğruydu. Sığınmacılığın kaderciliğe uyumu için ön koşuldu.
    Böylece ön asırlar, on asırları kovalarken; akıl ve düşünce, uyanmaya ve sorgulamaya başladı. Dünya yuvarlaktır dedi, dönüyor dedi, çekim kanunu dedi. Din savunucuları karşı çıktı, engizisyon mahkemeleri çalıştı, giyotinler indi çıktı, ölümler ölümleri kovaladı....  Dünyamız yörüngesel dönüyordu, bilim de yavaş yavaş da olsa ilerliyordu, baskıya karşın.
    Bugün, nasılsa ilerde dünyamızın dengesi bozulacağı bilinciyle, başkaca dünyalar, gezegenler, ilenekler arıyoruz.
Yirminci yüz yılda, Adana'da bir camide, çok üstün konuşmacı, ünlü bir vaiz, kadınlarını okutanlar günahkardır Kolları omuzlarına kadar açık gezen kadınlar or........., onlara göz yuman erkekler pez.........tir gibi konuşmalar yapıyordu. Cami hıncahınç doluydu.
Bir öğretmen el kaldırıyor, söz istiyor vaizden, veriliyor.
    Hocam, bu tür yazıları gazetelerde bol bol görüyor okuyoruz, bize biraz Kuran'dan bahset diyor. O an da bir yerlere bomba düşmüş gibi cemaat hep birden ayağa kalkıyor, öğretmeni linç etmelerine ramak kalıyor.
    Durumun farkına varan vaız, namaz çağrısı yapıyor, saflar tutulmaya başlıyorken, Öğretmen Ethem oradan canlı olarak sıvışıyor.  (Editörün Notu: Babam bu olayı AdanaÇifteminare camisinde yaşamıştı)
    Bilim ilerliyor, mehter adımlarıyla da olsa ilerliyor. Biraz duyarlı olmak da, sanırım biz, Cumhuriyet Çocukları'na düşer.
Biz özgürlüğü kolay elde etmedik, bedeli vardır ödemek gerektir diye düşünüyorum.
E. Aydın
ALICI KUŞ
    Zamanımızdan üç bin beş yüz yıl önce, Mısır'da Terzi Hermess adında birisi yaşamış. Bu adam ilk kalem tutan ve papürüs üzerine yazı yazan kişi imiş. Kendinden öte bin yılın da bilincini taşırmış.
    Ondan aktarma bir Suriye söylencesi var. İlk insan yaratıldıktan sonra Merkür gezegeninde yerleşmişler. Kendilerine cennet taamı diye bir de yiyecek gösterilmiş. Bu yiyecek insanı beslediği gibi, artıkları vücuttaki gözeneklerden tekrar havaya karışıyormuş. Günlerden bir günler, bizimkiler nereden buldularsa peksimet ellerine geçmiş, seve seve yemişler fakat olacağa bak ki çıkaramamışlar, ağrılara, sancılara kalmışlar, bir melaikeye sığınıp durumlarını anlatmışlar, çare istemişler. Melaike onları Merkür'ün kenarına kadar götürmüş, oradan parmağıyla uzakta küçücük mavi bir yuvarlağı göstermiş, oraya gideceksiniz, bize yirmi bin güneş yılı mesafededir, yeriniz de orası olacak, demiş. Ondan beri biz dünyalılar, hep fazla fazla, fazlanın da fazlasını, yiyerek, dönderip (*)okumuzu birkaç kere daha yiyerek yaşıyor veya ölüyormuşuz.
    Yunus'ların, Karacaoğlan'ların mideleri birincil değildi, gözlerinden, gönüllerinden doyabiliyorlardı. Her ne kadar, at gözünden çayır almaz, dense de.. Bana göre, sanırım, mastürbasyonun özünde bu ide yatar. Yani at gözünden de çayır alıyormuş.
    Özürlü inancıma göre, pazartesinden sonra hemen cumartesi geldiğine göre, kılasik zaman artık dar geliyor. Diyeceğim o ki, sen 65 yaşında değil, tam 650 yaşındasın. Ölümü ise düşünmeye değmez, nasıl olsa karşılaşmayacağız, birbirimizi görmeyeceğiz. Büyüklere illa da bir mezar aramak bağlayıcıdır, avuntudur, ayrıntıdır. Yine bana göre, insanlar büyüdükçe, yani insanlaştıkça, yani tanrıya yaklaştıkça, mazruf yırtılır, yok olur. Öyle olması da gerekli. Yunus'lar, Mevlana'lar, Karacaoğlan'lar, Muhammet'ler, Atatürk'ler, Edison'lar mezarı yıkmış, evrensel olmuşlardır. Münasibi de böyledir. Senden başladık, sende bitirelim. Ete, kemiğe büründün, Doğan diye göründün. Öperim.
E. Aydın
DOĞRULARDAKİ ÇEŞİTLİLİK.
Ansiklopediler doğruyu tarif etmezler, yorumlarlar.
Doğruyu dilimin ve bilincimin yettiği ölçüde sıralamaya çalışacağım.
I Teknolojik verelerin hesaplanabilir doğruları
2 Nedensel doğrular.
3 Tabulardan gelen doğrular.
4 Çıkar doğruları.
5 Yerindelikle istenen doğrular.
6 Evrensel doğrular.
Örneklemek istersek:
I Matematikseldir, iki kere iki dört eder gibi sonuçlar verirler. Yaşamın büyük bir bölümünde geçerlidirler. Bilimsel araştırmaların omurgasıdır.
2 Belli bir hedefe ulaşmak için kullandığımız, bireysel doğrular.
3 Tabu ve etiğin getirdiği din, ahlak ve inanç doğruları, olguyu münasibe ulaştırma amaçlıdırlar.
4 Çıkar doğruları ise kişi ve kişilerin kurmak istediği bütünlüğe hizmet eden doğrulardır. Savaşlar, ihtilaller, kavgalar bu türdendirler.
5 Evrensel doğrular ise, her durumda kullanılmadığı için muattal durumda olurlar.
İnsan evrensel doğrular amacına uygun şablone edilmiştir. Çeşitlilik içinde, doğaya paralel, koruyucu, besleyici, günler, aylar, yıllar, asırlar ötesine bakan doğrulardır. Uygarlık için vardırlar.
    Dinler, keşifler, buluşlar, uygarlık için, geleceğin insanı için yaratılışın özüne giden doğrulardır. Aristo'lar, Sokrat'lar, Galilea'lar, Nevton'lar, peygamberler, Kolomp'lar, Mikelanj'lar, Leonardo'lar, Şekispir'ler, Mevlanalar, Yunus'lar, Pastör'ler, Edison'lar, daha binlerce saygın ve evrensel isimler bu tür doğruları hedefleyerek, belki de ızdırap çekerek, ölümsüzlük uğruna, evrensel insan uğruna ölmüşlerdir.
    Tanrı fikri evrensele açılan bir penceredir. Ayetler, hadisler, bu pencerede ışık verirler. Gündemi öğretir ve anımsatırlar. İyilik derler, yardım derler, temizlik derler, bağışlayıcılık derler, özet olarak, insancıkların insan olmasının öğretisini olabildiğince somutlaştırarak örneklerle verirler.
    Ancak insan beynini örümcek ağı gibi sarmalamazlar, düşünce ve duygular örgüsüne ve daha iyiye açıktırlar.
    Bu sağlamda zaman zaman bizim kendi kendimize sormamız gerek, ben bu doğruların hangisini izliyorum? Zira yörünge düzeltmek sonsuza değin vardır. Yeter ki kişi öz beni sorgulamak cesaretini göstersin.
Akan zaman içinde insanlar, hızdan çılgına dönmüş (mahşer)i yaşarken; Dingin, ışıklı, yüksek, yörüngesinde ışıldayan, yansıyan, yansıtan yüzler de var. Gönül adamıdırlar.
    Onlar ki, dünden bugünlere, solmayan incelikleri bağışlarlar. Ve insanlık ideosu bu pırıltılarla varolur.
E. Aydın, I ITemmuz1992
DÜŞÜNME BİÇİMLERİ DÜŞÜNCENİN
SINIRLARI NELERDİR?
    Düşünmek, insanlara vergi bir yetidir. Veya biz insanlar öyle düşünüyoruz. Bir sarmaşık, tutunacak bir dal ararken, hayvan yiyeceğini, sevgilisini veya sevdiği nesneyi ararken, bulduğu dolaylı düşünce ve tasarım sezilir. Varlığını çevresine kabul ettirmek için, her canlının irs dışı davranışları inceleme konusu edilse, sanırım enteresan bulgulara varılır. İnsanlar düşündüklerini kanıtlamak için, çare, oranlanan sonuç, müteala, fikir, mülahaza, metotlarını kullanır. Düşünce, kişilere göre değişken olması, değişkenliğin de toplumca onaylanabilir olması, öze katılık ve görecelik getirmektedir.
    Görecelik, bir düşünün bireysel olmasına sınır getiriyor. Öyleyse düşünmek, düşünce üretmek, toplumsal yapının istek ve ihtiyaçlarıyla sınırlıdır.
    Örf ve adetler, dinsel inançlar, tinsellik, bireysellikle karşı karşıya geliyor. Düşünce üretmenin tekeli başlıyor. İnsan oygusu, çağlar boyu, bu tekelin, cenderesinde ezilmiş, ancak düşünmekten geri kalmamıştır.
    Cinselliği ele alalım: Bireylerin cinslik gereği olarak gösterdikleri (iki cinsten her ikisinin, ötekini araması, kendine çekmesi, birleşimdeki özel rolleri, yavruları karşısında davranışları ve her birinin yaşamdaki ruh durumları gibi) cinsel özelliklerin tümü. Bu anlatım, diğer canlılar için geçerli ise de, insanda değişkenliğini korur. Başta, estetik ve sanat olmak üzere, evrensel kaygılar ve felsefe, istense de istenmese de kendini var saydırmıştır. Düşünmenin, itici gücü duygulardır.
    Günümüzde sergilenen doğa olaylarını, duyularımızla onların değişkenliği ve sonsuzluğu ile süsler, insanlığımızı yüceltiriz. Cinsellik, tarifte görüldüğü gibi, üreme iç güdüsü gibi ele alındığında, insan sözcüğü özel kayıplara uğramaktadır. Sevmek ve sevilmek, sonsuza dek ulaşacak üretken mozayik motifleriyle yüklüdür. Nükleer enerjiye sahiptir. İlk sevgi ve ikincil sevgiler, yeni sevgi birimlerinin oluşmasına kaynaktır. Ben sevgisinden kurtulmağa çalışan insan, anne, baba, akrabalar, vatan, millet sevgileri, karşı cins sevgisiyle güçlenir, yeni boyutlar kazanır, cinsellik sentezinden süzülerek evrenselliğe yol alır. Cinsellik birimi, bireyler için, iyi bir eğitici faktördür. Ahu gözlü bireyin, 25 ile 30 yaşları bölümünün yadsınamaz uğraşı kişinin insanlık hinterlandını yapan duygusal ve fakat onsuz olunamaz malzemesidir.  İnsanlık sevgisine bu yoldan geçilir.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Ünlü ingiliz yazar Bernard Shaw, Oscar Wild için, o çiçek gibi güzelliğinizin,  sizin için mutlaka büyük bir engel olmuş olmalı. Bu güzellik, tabiatın babanızın kötü karekterine duyduğu bir isyandan kaynaklanmış olmalı, der. Ayrıca, derki:
 İyi Amerikalılar ölünce Paris'e gelirler.
     Tutarlılık düşünceden yoksun olanların son sığınağıdır
     Eğer insan bir kitabı birkaç kez okumayacaksa, o kitabı hiç okumasa da olur.
     Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını bilirler, hiçbir şeyin değerini bilmezler.
    Yaşama bir skandalla başlamamalı, yaşlılığını ilginç yapmak için yaşlılığına saklamalı.
    Düşünmek dünyanın en sağlıksız işidir, insanlar her hangi bir hastalıktan, öldükleri gibi düşünmekten de ölebilirler.
    Gelecekleri olan erkeklerden ve geçmişleri olan kadınlardan hoşlanırım.
     Benimle aynı düşündükleri zaman yanıldığım duygusuna kapılırım.
    Inkılaplar halk için ve halka rağmen yapılır.
     Inkılapçı, ınkılabın manivelasını gevşettiği gün, eğilen yay süratle gevşer. Halk kendini tekrar eski yerinde bulmak için, o güne kadar fethedilen siperleri hızla boşaltır.
     Halk kalabalığı aslında ınkılabın aleyhindedir.
    Halkın yapıp, yürüttüğü ınkılabın, tarihte bir misali yoktur.
    Demokrasilerde ekseriyetler, halkın insiyatifini daima göz önünde bulundurmayı, partilerinin geleceğini garanti etmek için şart sayarlar. Böylece devlet makinasının bütün vidaları ile oynarlar. Sonuç, bugünkü durum ortaya çıkar. Bunu önlemek için köklü demokrasiler, üst düzey planlama ihtisas komisyonları oluştururlar. Bunlar partiler üstü çalışır ve ülkenin yıllar sonrası, hatta asırlar ötesini hesaplayarak programlar yaparlar, siyasiler uygulamada kesin, zamanlamada serbest olurlar. (Altın kitaplar.)
Kanımca bu bizde de gereklidir. Bizde de bu tür kuruluşlar konulmuştur, vardır. Yargıtay gibi, Sayıştay gibi, yüksek planlama gibi, talim terbiye gibi.
    Ülke savunması hariç hiç biri siyasilerin etkisinden korunmuş değildir. Bundan böyle Atatürk yelkenlisi yönü bellisiz rüzgarlarla çalkalanır durur.
    Yol alınıyor gibi gözükürsek te, yıldırım vurmuş çınar gibi büyüyoruz, yaralı bereli. Eğitim politikası yaralı, tarım politikası yaralı, sanayi politikası yaralı, ticaret politikası yaralı, daha neler neler yaralı.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Dün akşam oğlum diş doktoru Murat Aydın'a yemeğe çağrılıydım. Sofrada torunum Oğuz Aydın'ın okuldan kaçtığı ve gerek sınıf öğretmenigerekse müdürün telefonla durumu bildirdikleri karakola da haber vermeyi düşündüklerini onun için eve telefon ettikleri ve suçlunun evinde bulunması nedeniyle olayın açıklığa kavuştuğunu konu ettiler.
    Dondum kaldım. Durumu irdelemeye yılların deneyimi yeterli olmamıştı. Kendimi sokakların dinginliğine bıraktım.
Bütün gece ilkokul yıllarından başlayarak öğretmen okulu, Gazi terbiye, otuz sene öğretmenlik, muavinlik, müdürlük günlerimi sayfa sayfa, satır satır gözden geçirdim. Bu davranışın bir benzerini duruma ışık tutacak bir anımı bulamadım.
    İlkokulda çocuk okuldan kaçmaz. O, kaçmak sözcüğünü algılayamaz. Hırsız dense (*), veya (*) dense yine algılayamaz çocuk..!
    Ama şimdi kendisine yüklenen bu tür bir sözcük O'nun iç karteksine yerleşir. Zamanla sözcüğün yüklemi bazen yergi, bazen de sevgi, tutku durumuna geçer. Bu olay, daha çok sessiz, sakin, içe dönük çocuklarda; yüze çıkmak, var sayılmak için yenilenir.
Çocuklar uzun yol yolcularıdır. Onları korur kollarken eğitir; öğretirken geleceği için leke olabilecek her türlü varsayım ve kişisel duygusallıktan korumamız gerekir.
    Yılların deneyimi ve düşüncemin ışığında, bu durum, size gelmeden, sınıf öğretmeni tarafından, yumşak bir dille çocuğa anlatılmalıydı. Size iletildiğine göre, siz, rasyonel, akılcı metotla öğretmeni uyarabilirdiniz: "Hocam, toplumda suçlu hep vardır. Biz eğitimcilerin asli görevi suçu ve suçluyu azaltmaya çalışmak olmalıdır."
E. Aydın, 10Haziran1997
SÜNNET
    Yine bir yeni yıla daha giriyoruz, ne kadar da çabuk akıyor, kumarcı parası gibi! Ama can dostlar bu nedenle de olsa hatırlanıyorsa, işin içinde bir gereklilik de var sayılır. İçilen bir bardak çay veya kahve ve bazen de tavlada bir parti, hepsi demek ki, şimdi dün oldu! Ama can dostlar hep hatırlanacak, anılacak.
    Aslında tabular görenek, geleneklerin sünnet düğününden farkı yoktur. Birilerinin bir yerlerinden bir şeyler kesilecektir, işte bu gerçektir. Bin yaş daha yaşlanmak da böylece bir karambol çizgisinde yutturulmuş oluyor. Nice nice sünnet düğünlerine aile boyu sağlık, afiyetlerle koşalım.
E. Aydın
BU, DÜNDEN BUGÜNE BİR TINIDIR
    Şu insan olgusu ne garip, ne şaşılasıdır. Sokakta burnu sümüklü, üstü başı toz toprak içinde bi çocuk görüyorsunuz, kız erkek ayrımı gereksiz, ismi de önemsiz, Sezar, Neron, Nabakadonasır, Ramses, Napolyon, Mustafa Kemal, Edison, Markoni, Mikelaj, Rafael, Vangogh, Sinan, Hüseyin, Gezer, Tunalı, Ethem Aydın olmuş farketmez. Bunlar görkemli yapının, giz dolu olgunun ilkel malzemeleridir. Yaratmayı veya yaratılmayı beklerler. Niceleride yaratılmadan ölürler.
    İnsan olgusu nükleer bir yapı için planlanmıştır, doğuş bu olgunun sıradan bir nedenidir. Önce ana baba, okullar ve çevre oluşumun potalarıdır, deney tüpleridir. Yönsemeler burada belirginleşir. Cinsellik iksiriyle bütünleşerek evrensel insana, ilahi kurgunun amaçladığı yüksek platformlara doğru uçulur. Artık insan felsefe olur, bilim olur, ilim olur, sanay olur, şiir olur, müzik olur, sonsuz kaosta öz benini aramaya koyulur. Napolyon olur, Sezar olur, Edison olur, Markoni olur, Mustafa Kemal olur ve öteleri. Ölümsüzlüğe doğru yol alır.
    Medeniyet tarihi, sanat tarihi, bilim tarihi bizlere bu türden binlerce  örnek sunar.      
E. Aydın, 4Kasım1992
1997 DEN 1998 E
Perşembe akşam...
Unutmadım... yarın da Cuma
Zaman akarken, sanki biz oturuyor muyuz!?
Dünyayı, insanla ilişkin her şeyi; şöyle veya böyle kemirmeye devam ediyoruz.
Sonuçta, yaralı bereli bir sürü anı kalıyor ortada.
Demek oluyor ki, insanı koşturmak için önce coşturmak gerekiyor. Bir filizi, hep budar durursanız, meyveye ulaştırmak sorun olur. Çoğunlukla kozaya ulaşırken, kozasının yeri değiştirilmiş ipek böceği gibi.
Yirmi yıl önce yapılmış bir resmi, bir nedenle karşıma aldım, yeni bir yorum için. Geriye gidiyor da, ileriye bir çizgi olsun değişmiyor. Demek ki anlıklarla yaşıyoruz. Anlara saygı..!!
Dostlukları da aynı şekilde kocatmıyor muyuz?
Elhasılı bu insanoğlunu, öldürmeli değil dövmeli...
Irmak boyunda üç kişi gördüm. Biri galiba kızın kardeşi,  öbürü de nişanlısıydı. Gergindiler, bir süre sonra nişanlı kızı tokatlıyordu. Bu çizgide bu olay bitmeli değil mi, hayır bitmez.! Neye bitmezyanıtı çok karmaşık.
Radikallerin ramazanıyla, entelin yılbaşı bir tenhada karşılaşmışlar. Ne olacağını veya ne olduğunu kestirebiliyor muyuz? yaşadığımız halde...
    Tozu dumana katarak mehter adımlarıyla yürüyoruz. İnsanlar insana  dost değil, düşman da değilmiş.
Kadın kadındır, erkek de erkek. Türün sıradan varlıkları.
Gel gör ki, ikisi de "sakıncalı piyade", daima mesafeli olunur.  Seversin, öpersin, ama daima bir yasak bölge ilan edilir.
Hayvan atalarımızda bu böyle değil. Doğal..
    Özgür her kadın, bir erkek cinsi arar, erkek de kadını arar,  bulur; şöyle veya böyle bir zaman kesitinde, beraberlik konudur, bu beraberliği kullanmakta iki tarafta aynı duygularda, neden samimi olmazlar da, karşı tarafı zor durumda bırakırlar.?
İlk davranışlar, "zor yaptırım" çizgisinde; erkekden beklenir!! (*)
    Deyeceğim şu ki, samimiyet degörecelişartlar ne olursa olsun.  Bu ne biçim samimiyetse......
Sizin yılbaşını, nasıl geçirdiğinizi bilmiyorum, ama ben Namrun yaylasındaydım. Öperim, sağlık esenlikler dilerim.
E. Aydın
KARABULUTLAR
    Her şeyin kolayı ülkemizde. Başta para kazanmak, köşeyi dönmek. Elektrik bütün iller ve kasabalarda çalınıyor. Diyarbakır(% 54), Van(%50), İstanbul'da sayılamıyor, Ankara'da sayılamıyor, doğuda en yüksek, batıya doğru azalıyor. %15' ler gibi. Su için bir inceleme henüz yok. Onun için bizler çok bedel ödüyoruz, görünüşe göre ödeyeceğiz de.
    Türkiye'mizde, aslında zenginlerimiz, kurnaz. Altı minareli Merkez Camii'ni Sayın Sabancı yaptırıyor. İmamlarını devlet atayacak. Nerede cami yapılmışsa imamlarını devlet atar. Plan program hak getire. Yurt yapar, vergiden düşer. Devlet başkanının açışıyla, Adana'da süper market (Karfur) açılır. Fransız malı mutfağı orada, çevre düzenlemesi bulvarlar devletten....
İtibar dost kazanmak,
Diploma almak,
İmalat yapmak,
Sanayici olmak,
Paradan para kazanmak,
İş bitirmek, iş bitirici olmak,
Tamir etmek,
Kariyer yapmak,
İşi yokuşa sürmek, veya inişe getirmek,
Adamını aramak,
Adam soymak, devleti soymak, banka soymak,
Kargayı bülbül diye satmak,
Vitrine etiket koymamak, %50 indirim yapmak,
Elektrik çalmak, su çalmak,
Eksik tartı aracı kullanmak, ölçü aracı kullanmak,
Trafiğe bilhassa uymamak,
Ülkeyi tüketime özendirmek,
Üretmemek, üretilene yabancı marka uydurmak,
Yerli üretimi durdurmak için, şekeri, buğdayı dış ülkelerden almak, milli sanayii hiçe indirmek,
Zengini daha zengin etmek, fakiri daha fakir etmek, memuru, öğretmeni süründürmek, acı acına çalıştırmak,
Öğrenciyi başarısız kılma çabalarıyla ilgilenmek,
Üniversiteleri kendi dallarında halka hizmetten uzak tutmak, ilkokuldan başlaması gereken inceleme, araştırma, derleme yapmayı yük saymak,
Dilde, kültürde özlü ve sürekli, sicilli çalışmaların başlatılmaması,
Vergi kaçırmak, yanlış beyanda bulunmak, sahte fatura vermek sanat haline gelmesi,
Resmi kuruluşların, gergin, uyuşmaz politikaları,
Özal'ın mirası: "benim memurum işini bilir" özdeyişi, v.s.....
E. Aydın
DEVLET BABA VE SANAYİCİ.
    Sanayici ulusun doğal kaynaklarını emek gücüyle, akılla besleterek, yine ülkesine yararlı iş sahaları yaratan, kendi çıkarlarını, ulusun çıkarları üzerinde tutarak büyür. Devletine gözle görülür vergiler ödeyerek, kalkınmada motor görevi üslenen, yüksek yetenekli kişi ve kişilerdir.
    Ulusal çıkarları devletin çizdiği, planladığı doğrultuda yapmak sorumluluğunu taşımaları ön koşuluyla ulusca ve devletce hep saygı görürler.
    Sayın Sabancı Adanalıdır. Kendisiyle, yaptıklarıyla hep övünürüz. Adana'mıza SA rumzuyla damgasını vurmuştur. Sabancı Kültür Merkezi, Sabancı Öğrenci Yurtları, Sabancı Merkez Camii, tekstil fabrikaları, Kabasakal köyü civarında Fransa ürünleri satan büyük süper market, Karfur, sayamadığım diğerleri...
    Devletin planlama kurulunun ulusal çıkarların doğrultusunda mı olmuştur yoksa bir türlü dayatma mıdır?
Cemaati uzaklardan gelecek Merkez Camii; şehirden bugün için 15 km uzaklıktaki sadece arabası olanların ulaşabildiği süper market (*)
E. Aydın, 23Ocak1999
ADANA  1938
Adana, okalüptüs ağacına benzer. Yaprakları, doğanın yedi rengini her mevsim taşır. Gövdesi, ara renklerle ebrulu yumak. Gölgesi bol, dalları salkım söğüt gibi yerlere ulaşır. Gövdesi sağlam, boyu uzun.
Rüzgarda ırgalanışı oylumlu, uzun boylu agül yanaklı, gülgümü kerakeli, mor hareli nesimi şiir gibi gelir bana.
E. Aydın, 5Mayıs1996
DEMİRYOLLARI
    Şu radyoculara şaşmamak elde değil. Hele hele T.R.T gibi has kumaş olanlar.!
Birkaç gün önce bir konuşmanızı dinledim tren yolları üzerine.
Benim çocukluğumda doğrular tek ve güçlü olurdu. Doğruyu Ankara ölçer, biçer, halkına duyururdu. Bize, onu katmerleştirerek uygulamak kalırdı. Yeni yazı günlerini anımsarım...
    Onuncu yıla gelindiğinde, Ankara şahlanıyor bütün yurdu ayrıcalıksız gözetiyordu. Onuncu yıl marşı Ankara'nın verdiği tek doğru senetti. Tilcik tilcik sözcük, tümce tümce yaşanan, inanılan tek doğruydu. Aynı zamanda komut kadar açık ve sağlamdı.
Neler oldu bizlere, böyle rüzgarda savrulup duruyoruz.!
    Devletimiz devletlikten, hükümetimiz hükümetlikten, medyamız medyalıktan uzak kaldılar.
Bu kadar yaşamsal olduğu kanıtlanmış demiryollarının üzerinde gereğince konuşan yazan olmuyor. Düşünen yok gibi.!
Daha anlaşılmazı, az bir çabayla, o kadar çok yapılabilir gözüküyor. Bu cennet vatana hep birlikte düşman mı olduk yoksa?
Radyo konuşmanız beni çok etkiledi.
    Darısı sağır sultanlarımıza.!
    Saygılar, teşekkürler.
E. Aydın, 10Ekim1998
UZAYIP GİDEN TREN YOLLARI
    2Temmuz2000 İstanbul Sirkeci garında, duygusal bir olay yaşandı. Türkiye'de Cumhuriyetlin kuruluşuyla önem kazanan, ulusun büyük bir gereksinimine yanıt veren, köylünün, kentlinin, sevgilisi olarak uzayıp giden tren yolları; kapitalizmin azgın canavarı, karayollarına yenildi, o gün bu güne değin, trafik kazalarında bir Çanakkale savaşları kadar insanımız hiç yere, gittikçe artarak ölüyor, ölüyor.
    Demiryolları özlemi, nostaljisi, ülkeyi ayağa kaldırmışken Boray Uras, Hilmi Çamurdan, Edirne'den Ardahan'a raylar üzerinden aylarca süren bir tepki yürüyüşü başlattı. Otoyol gitsin, ölüm bitsin. Doğayı kesmekten yaralamaktan geri dönülsün, otomobil çöplüğü istemiyoruz. Çöplükte ölmek istemiyoruz diyorlar, ulusun isteğine sözcü oluyorlardı. Ced sözcüsüydüler.
Sirkeci garı yurdun dört bucağına yolcu taşır, dört bucaktan gurbetci getirir, trenler yolcunun seyyar evidir günlerce.
    Orada oturulur, orada yenir içilir, uyunur, gezilir. Pencerelerden yolculuk boyu, yurt doğası izlenir mevsim mevsim. Bir çay içimi durulan istasyonlar yerleşik halkın günlük gezi yerleridir. Yöresel yaşamı vurgulayan ev yiyecekleri, işleri bir andaç gibi sunulur anıtlaşır. Vagonlar bir evdir, konuklarla dolu.
E. Aydın, 2Temmuz2000
SEVERKEN DÖVMEK ÜZERİNE
BİR ÖZELEŞTİRİ.
    İslamiyet'te ve Osmanlı'da, büyüklük mertebesine ulaşmış kişiler genellikle büyük olarak ölürler, öldükten sonra da yerleri tabularca korunurdu. Genelde bu böyleydi, istisnalarda olmuştu ama sayıları çok değildi.
Cumhuriyetle beraber biz Türk'lerde, büyük yeme hastalığı belirdi.
    İnsan kendi kendine soruyor, büyüklerimiz mi kapasitesiz, yoksa biz mi beğeni özelliğinden yoksunlaştık?.
Sade vatandaş, doyumsuz esnaf, tüccar hakkına razı değil. Öğrenci öğrenmemekte direniyor, öğretmen yetersiz deniyor. Seçilmişlerin, seçenleri, onların gereksinimlerini bildikleri yok. Siyasiler ülkenin öz sorunlarını tanıyamıyorlar, uzman kadrolar daima teorik, pratikten haberleri yok. Anlaştığımız tek nokta hepimiz bu ülkeyi canımız gibi seviyoruz.               
E. Aydın, 10Aralık1991
BAŞLIKSIZ
Pınar sözcüğü halk arasında (göze) oluşumu itibariyle temiz, ilk çıkış kaynak demektir. Pınarlar sürekli akışlarıyla durulur, suyu arınır. Kıymeti artar. Sağlam bir pınar kolay oluşmaz, oluştuğu zaman da diğerlerine göre farkı fark edilir.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Bu sabah mızkımda bir meymenet vardı. Güneş közde kalmış mayalı hamur gibi, irenge irenge geçerek, fes rengi, bal rengi, bezük, alacasarıları da geçerek, karlı dağların önünde, kavak sıralarının arkasından, defrenin sazlarına, sonra da benim pencereye uğradı. Tüylerim ısındı, kaşık düşmanıma işaret ettim, dürttüm.
E. Aydın
İNSANLIK KOMEDİSİ
    Çağımız, hız üzerine endekslidir. Günü dolu dolu yaşamak; (dün)ü belleğimize sıkıştırmak, (yarın)ı heyecanla gözlemek olgusu yalnız biz insanlara özgü bir yanılsamadır.
    Bu bağlamda insan, yaşamı bencillikle bağdaştırarak, doğayı; dağlar, ovalar, ırmaklar, bitkiler, hayvanlar, hava, su ile algıladığımız doğayı, toplumun düzensiz, hoyratça kullanımına açar.
    Böylece bütün varlıkları kapsayan yaşam;ben merkezli olur. Günlük yaşam otobanda seyrediyor; hızlı, daha hızlı, geri kalmak, geriye dönmek yasak!..
    Bilindiğine göre, biyolojinin fizyolojik güdünün, kendi iç değişmezleri; akıl, mantık, düşünce, algılama, karar yetisi, oluşumun bütün evreleri ister istemez devre dışı kalırlar, anlamlarını yitirirler, ağırlıklı edim güçlerini, yarınlara bırakırlar.
    Kuşkusuz, evrim sürdüğüne göre, bu düzensizliğin, zaman içinde kendi  düzenine kavuşacağı, avuntumuzdur.
    İnsan, var olduğundan bu yana, doğayı değiştirmeye çaba vermiş;  buğdayı, mısırı, bize sunmuş, hayvan soyunu kullanıma açmış, ateşi, tekerleği, buharı, gazı, daha binlerce bulgusunu  bizlere ulaştırmış.
    Atalarımızın belleği, kitaplarda, kitaplıklarda saklanarak, korunarak bizlere ulaştı. O yüzdendir ki, zaman zaman, hatta sık sık, otobandan çıkarak, arkaik, hatta kılasik olmuş zamanlarda, bellek tazelemek gereksinimi duyarız.
    Zaman bu denli hızla akarken, gerçekte dünlerde yaşar, yarınları hayal ederek mutlu oluruz. Bana öyle geliyor ki, yaşamın en verimli mevsimi, rüyalarda, hayallerde, ütopyalarda gizlidir.
    Hayal; yaşamın gerçek motifleriyle, düşün gücünün renkli bezeklerinde, ilmik ilmik işlenir. İmgelerimiz, gerçeklerden türeyen, gerçek üstü ideolardır. Yeni buluşlar, keşifler de, kuşkuyla zenginleşmiş hayal gücü ürünüdürler; yaşanan gerçeklere tepkiyle başlar, bireyin kendi özgürlüğüne saygısıyla büyür.
    Toplumların yapısı, bireylerin tepki ve kuşku nedenleri, karmaşık, ama yaşamsal sorunları da beraberinde getirir.
Bir sosyal yapının bütünlüğü ve onun korunması, güçlenmesi gereği, kuramlara gereksinim duyulur. Yasalar, yasaklar, zor yaptırımlar, tabularla da güçlenerek, bireyin özgürlüğü sarılıp sarmalanmış, kuşatılmıştır. Özgürlüğün bilincine varmış birey, tek umarı, kendini sanatın uçsuz bucaksız okyanuslarına atmakta bulur!.....
    Burada; SANAT ve SANATÇI sözcüğü, AYDIN anlamında olup, genel kapsamlıdır. Toplumunu, onun geleceğini, gerek düşünerek, gerek sezinleyerek, özgürce konuşan, yazan, çizen kişi anlamındadır.
    Artık, okyanusların amansız dalgaları arasında özgür ve yalnızdır; toplumun çağdaşlaşmasına engel olan yasalara, tabulara, zamanında gereken değişimleri yapmayan ERKEye karşıdır.
    İnsanı sevdiği için, onun, güne ve geleceğe ait her türlü sorunlarını yakından izler, araştırır, düşünür; sezgileriyle besleyerek konuşur, yazar. Yasa koyuculara ve şöyle veya böyle çarkın bir dişlisi olmuş olanlara, isteksiz de olsa uyumlu çalışanlara, düşüncesini iletmeye çalışır.  Şiirler yazar, öyküler, taşlamalar, romanlar, sahne oyunları yazar, resim yapar, yontu yapar, karikatürler çizer, toplumunun her türlü sorununu dile getirir.
    Sivil toplum, sanatçıları sever, sayar, korur. Onları, kendi geleceğinin temsilcisi, pişdarı, şıvgarı olarak görür. Dünya genelinde, çağlar boyu sayısız örnekleri vardır.
    Türkiye'mizde ise Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Ruhi Su, İbrahim Balaban, Mehmet Aksoy , tükürülesi Heykelin Ustası , hatırıma hemen gelen sanatçılarıdır. Nazım Hikmet, özgün şiirleriyle, Aziz Nesin, kara mizahı ve konuşmalarıyla, İbrahim Balaban, ezilmişliğin kompozisyonlarıyla, Ruhi Su, absoli halk türkülerinin içli anlatısıyla, toplumu derinden etkilemişler, hapislerde bile yatmışlardır.
    (Sözlük Açıklaması : pişdar: Önde giden, öncü, ön tarafı güvene alan, tutan. Şıvgar: koşulu topçu terimidir. Topu, dört iri at kadana çeker. En önde, yükte olmayan, delişmen, neşeli, cesur, boylu boslu, bakımlı bir at bulunur. İlk hareket komutu ona verilir. Engebeli, tehlikeli, yol dışı hareketlerde, o yürür, yürütür. Dinamik, devingen oluşuyla olası önemli sarsıntılarda çırpınarak denge kurucudur.)
E. Aydın
İÇERDEKİLER DIŞARDAKİLER
    Tutukevleri doldu taşıyor. Depremzedeleri bıraktık, onlara ev beğendirmeye çalışıyoruz. Daha çok çalışacağız.!
Aysberkin, buzdağının aşağısı, sanal büyüklükte.
    Devletimiz, sağolsun, suçlu aramaya, yaratmaya çaba veriyor. Yazarı, çizeri, konuşanı, düşüneni, içeri almak için yasaları hızla çalıştırıyor.
    Böylece en verimli sektör, tutukeviinşaat sektörü olacak.!
    İşçi, memur, sade vatandaş, emekli, köylü, nerde yatıyor, ne yiyip ne içiyor, nasıl geçiniyor?, hİç önemli değil sanki!
    Taşları bağlamışız, köpekler serbest.
    Suçlular, sanal suçluların oranı öylesine büyüyor ki, suç kavramının, tekrar bir yargılanması;bizi bize, yönlendirip, aysbergi görmemize yardım etmez mi??.
    Dışardakiler içerdekiler....
E. Aydın
BİR ZAMANLAR TANRI VARDI
    İnsan O'nu yalnız bırakmamak, yalnızlıktan ölmemesi İçin tanrıçalar yarattı, sundu....
    Başlangıçlar, raslantıların karmaşık ve sarmal, dingin ve devingen, ölçülemez zamanların potasında, olabileceği en kusursuzu, süregen yapısına ulaşmışlardır. Yaratılışın başlangıcında sayısız raslantıların, birbirlerinin üzerine, doğrudan, dolaylı, dolaysız, düz ve sarmal etkileşim hatta siberne katışımı sonucu, o görkemli, bir türlü anlaşılmaz gözüken yapısına, milyarlarca belki trilyonlarca zaman dilim içinde ulaşmıştır.
    Raslantılarda ayrımına varamadığımız bir gizil güç vardır.
    Zamanlar içinde insan beyni, matematiği tanıdı, onun yaşam kolaylıklarından pek hoşlandı, işte ondan sonra bütün bilimler ona, onun değişmez veya az değişir yapısına sığındılar, bundan neden bugün, hesaplanabilir, gizemden yoksun bir çağın şablonları içinde, zaman zaman da olsa da taşarak, evrensel yataklarımızın özlemini duyarak, çalkalanıyoruz.
    Duygular gerçeklerin talanına uğradı. Hayalin yüksekliklerinde gezinmeye zamanımız kalmadı.
Natürel yapının özdekleri olan, aşk, sevi, seks ve duyumlar da bu gidişten payını aldı. Sıradanlaştı, bodurlaştılar.
Kanıma göre, her türlü iç tepkiler, onlar nedeniyle ortaya çıkan görünüm ve duyumlar, parmak izleri kadar değişmez, bireye özgedir.
    Yine bir raslantısal nedenle çok çok geç öğretide (Sevmek dokunmaktır) sözü gündemime gelmişse, bu gerçeğe sıcak bakabiliyorsak, aşk da, sevgi de, seks de, romantizmin kelebek kanatlarında özgür, kendi başlangıçsız ve sonsuz kaosuna yükselir ki, orada ideo insan bulunur.
Örneği hemen yanımızda.
Uzay morötesi,
Zaman sonsuza eğri! İlahi tınılı.
Savruluyor, koyu ipeksi saçlar esinde! Gökkuşağı.
Güçlü iki yürek pompalıyor, seviyi sonsuzluğa,
Ak soluğun rüzgar, deniz dalgalı,
Kayık yalpa.
Zaman uzayda özgür.
Kayıkta biz
İnsana doğru......
Bu dize bence, çağın kısırdöngüsünü kırmış, zincirlerinden kurtulmuş, sizin de özlemini duyduğunuzu umduğum, belki şiir kuramlarını bilmeyen, ama yüksekliği olan bir anlatı değil midir? Bu hiçbir zaman bir paraloji değildir. Elli milyon yıl sonra, eylülde buluştuğumuzda yine ( sevmek dokunmaktır ) temasını işlemek umusuyla öperim.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Gazetelerde ezanın Türkçe okunması düşüncesini alkışlamıştım.
    Televizyon konuşmalarında Cumhuriyet kuşağı konuşmacılarından birisi bu öneriyi duyunca tüylerim diken diken oluyor dedi.
22Ocak1932 yılında Yerebatan camiinde ilk Türkçe ezan okunduğunda halkımız çoskuyla karşılamış, hemen arkasından Türkiye genelinde uygulama başlamıştı.
    Sizlere Mersin'in Mut kazasında tanığı olduğum Türkçe sabah ezanının müderris olan babam tarafından okunuşunu anlatmak istiyorum.
    O akşam müftü Nadir Efendi, hakim Ali Rıza Bey bizim evde sabaha kadar değişik tınılarda tekrar tekrar okundu. Bizler bitişik odada yataklarımızda dinliyoruz, heyecanlıyız.
Babamın sesini uygun buldular. Sabaha doğru herkes namaz hazırlığı yaptı.
Tanrı uludur.. tanrı uludur...
Namaz uykudan hayırlıdır...
haydin namaza...
Haydin felaha...
E. Aydın, 4Eylül1996
EZANIN TÜRKCESİ
Tanrı uludur tanrı uludur <iki kez>
Şüphesiz bilirim bildiririm tanrıdan başka yoktur tapacak <üç kez>
Şüphesiz bilirim bildiririm tanrının elçisidir Muhammed <dört kez>
Haydin namaza <beş kez>
Haydin felaha <altı kez>
Namaz uykudan hayırlıdır (sadece sabah ezanında) <7 kez>
Tanrı uludur <sekiz kez>
Tanrıdan başka yoktur tapacak <bir kez>
Türkçe ezanı düzenleyenler, arapça ezanın okunuşunda olduğu gibi, türkçesinin de usulsüz olarak sabarast, hicazevcıraknevasegah İsfahanHüseyni makamında okunabileceğinin notasını yapmışlardı.
8Kasım1997 Cumartesi sabah
GELİP GİDENLERE GÖNDERİ
    Gelenler giderler. Bu bir birleriyle sarmaş dolaş iki sözcük arasına bir ömür bile sığar. Günü, saati, ayı, yılı bir yana bırakarak geldi ve gitti. Geldi, gönüllerde yerleşti ve gitti de olumsuz.
    Güney Batıdan bir yerlerden geldi, resim öğretmeniydi, hanımdı, insandı, ak bir bulut gibi sevgi doluydu. Yeşilin dostu bir mavi yumağıydı, bilgileri gülücüklerle daha bir sağlam ulaştırıyordu çevresine. Bu belki bir yetiydi asil soyundan getirdiği. Gitti, Güneydoğuya gitti, şimdi güneşe daha yakındı. Yansıdı, yansıttı, bizleri unutmadı,uzun uzun mektuplarla özlü, tilciklerle uzakları yakın etti, içli ve içtenlikli, içerikli mektuplar ulaştırmaya, gecelerden artı zamanlardan zaman ayırdı.
Bir gün yine geldi, daha ışıklı daha sevecen, mavi mavi girdi iç boşluklara. Sevgi ekiyor, sevgi biçiyordu, çiçekçi kızdı o. Bir dosta gereksinimi olan herkesin yanındaydı, ogmaz yaralara merhem olmak ister, zamanından zaman ayırırdı. Metin kişiydi vesselam, ama yine gitti....
    Kapı boşluklarında, sımsıcak izlenimi, gönüllerde doldurulmaz yeri kaldı bizlere. Öğrencileri soruyor nerede, ben soruyorum, Ey bülbül, güzel kuş, şimdi sen nerdesin?.
E. Aydın, 5Ocak1993
SUYA ÖZLEM İLETİSİ
    Akşam üzerleri olunca, dağarcığımı yollarım biriken önemli önemsiz neler var? İyi fikir ve düşünceleri ertelerseniz bayat ekmek gibi değişikliğe uğruyor. Kötü ideler ise çökeltiye bırakılmalı, onlarda aktivite vardır, zaman içinde kristal değerlerine ulaşabilirler. Hiç olmazsa yönüne göre sarkıt dikit gibi görüntü yalınlığına ulaşırlar. Para da bayatlamaya gelmez, onları da ertesi güne veya zamana bırakmak akılcı değil. Hiç olmazsa benim için. Daktiloyu bulan adam, başlangıçta sanırım çok eleştiri almıştır. Kaligrafiyi dışladı, kişinin yaratma gücünü, ideotizm'ini yok etti diye. Ama bir büyük iyiliği var ki, hiç unutulamaz, kenara itilemez. Yazma kolaylığını, fikir akışını yıldırım hızına ulaştırdı.
    Ondan neden, benim elimin altında daktilo, vazgeçilmez bir gereksinim ve araç. İyi kadirbilir bir arkadaş. Önüme çektiğimde bir de hedef belirledim mi, basıyorum tuşlara, dum dum...
    Hedefe isabet önemli değil. Dum dum dum tetikle gitsin. Bazen, hedefi vurduğun da olur, ses gelir, dum..dum... Evci işi (kırk gün taban eti, bir gün av eti), genelde hedefleri büyük seçerim, serde miyopluk var. Sevgi gibi, Cumhur reisi gibi, bakan gibi.. Geçen gün öğretmenler günü nedeniyle Mersin'li resim öğretmenleri bir sergi düzenlemişti, içlerinde ben de vardım. Vali onur vermişti, işin daha enteresanı benim resimlerle de çok ilgilendi, kamera karşısında uzun uzun konuştuk, iyi kokteyl tüketti, ama görüldü ki, sergiden bir tek resim almadan ayrıldı. Bende sanat evine geldim, silahımı aldım, dum dudum, dum... Kendine bir mektup yazdım, sergilerden resim almanın asaleti, anlamı, vali olarak gerekliliği bağlamında. Bu ayın onunda yine Mersin'de bir başka sergide karşılaşacağız bakalım, isabetli bir vuruş yapmış mıyım?
    Biz insancıklar, tavuskuşuna benzeriz, yalbırtımız vardır, ama içimizde boşluklar tümen tümendir. Onun için bizi tanıyanların gerçeklerini ve hayallerini besleriz ve saygılı oluruz, işimizede geldiği için. Biliyorsun, sanat ve kişilik duygulardan yola çıkar, onlarla yaşar ve yücelir. Duygular ise büyük bir karmaşadır.
    Çocuk annesinin memesini emerken, cinsel bir doyuma da varır. Ama biz ona anne şevkati, çocuk muhabbeti der geçeriz. 
Zira kültür ve tabularımızda öze yakın düşünmek bile yasaklanmıştır. Seni seviyorum demek, hala kuşkuyla beraber yaşar içimizde.
E. Aydın, 6Ocak1993
SUNU1
Güzel insanlar
Hepinize Merhaba
8.inci Altınkoza festivalinin en iyiye ulaşması için gece gündüz demeden özveriyle çalışan isimsiz kahramanlara merhaba.
Bu akşam burada kadirbilir Altınkoza organizasyonunun lütfettiği bu onur belgesini  günümüze değin resim sanatına gönül vermiş amatör ve profesyonel olarak katkıda bulunmuş sanat eğitimine soyunmuş öğretim üyeleri adına Ethem Aydın olarak alıyorum.
Sevgi ve saygılarımın kabulünü sunuyorum.
Kutluyorum.
E. Aydın
SUNU2
(Editörün Notu: 3 numaralı kaynakta bu konuşma sesli olarak şu şekildedir:)
Güzel insanlar merhaba.
Hepinizi kucaklarım.
Altınkoza çok iyi düşünülmüş, Adana için ilgi emekle ortaya konulmuş bir olaydır. Bu olayı yaratanlara saygım sevgim sonsuzdur.
Sayın Adanalılar, bu onur belgesini Ethem Aydın'ın şahsında bütün Adana'da yaşayan sanatçılara verilmiş kabul ediyorum.
Güzel insanlar hepinize merhaba. Candan kucaklarım sizleri.
Adana'mızda Altınkoza 8.inci çalışmalarını yoğun bir şekilde ortaya koydu. Bin bir müşkülatla bu olayı ortaya koymaya çalışan isimsiz kahramanlara merhaba.
Bu gün Ethem Aydın adına burada vereceğiniz plaketi, Adana'da başlangıçtan bu güne, sanatta iz bırakmış ve emek vermiş amatör profesyonel ve fakülteler seviyesinde öğretim yapan bütün arkadaşlarımla paylaşıyorum ve onların adına kabul ediyorum bunu.
Sizlerin adına, sanatçılar adına, bu incelikli, güzel olayı ortaya koyan kişilere sonsuz sevgi saygı..
Unutmayınız, hatırlayınız bizleri. Hatırlanmaktan mutluluk duyarız bütün sanatçılar.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
(Editörün Notu: 3 numaralı kaynak bir ses kasetidir, Ethem Aydın ve Feyyaz bey arasında geçen konuşma şu şekildedir:)
Ethem Aydın Şimdi... şeyin.. Feyyaz'cım.. birer kahve içelim mi?
Feyyaz bey İçelim.
Ethem Aydın Başıma bir iş geldi benim...
Feyyaz bey Söyle abicim.
Ethem Aydın onun etkisi altındayım... Bu kız beni ağlarken görmüştü..
Feyyaz bey Allahallah ?
Ethem Aydın Ondan sonra.. ilgilendiler sağ olsunlar..  Beni altınkoza yılın sanatçısı seçmiş
Feyyaz bey Yaaa. Gayet güzel hocam haberim var
(Sigara yakmak için çakmak sesleri)
Ethem Aydın Bu benim zoruma gitti. Bu kadar genç insan... buna layık insan varken neye beni seçtiler diye bir haylı..... o sırada bunlardan bir doçent arkadaşımız gelmişti.. ve bu da O'nun yanındaydı... geldiklerinde ben bardakla burda baş başa vermişim gözlerimden de yaş akıyordu. Ne yapacağım ben bu kadar insanın karşısına ne yüzle çıkacağım filan diye kendi kendime ağlarken bunlar geldiler. Anlattım. Çok mutlu oldular, yanındayız dediler, bundan daha isabetli bir şey olamaz dediler, üniversite olarak orada olacağız dediler, filan sağ olsunlar... işte böyle bişey.. şimdi kahvemize geçiyoruz..
Feyyaz bey Kutlarım hocam...
Ethem Aydın Ne yiyeceğiz.? (sohbet devam ediyor)
BAŞLIKSIZ
    Anday derkiBen yazdığım her şiiri yeniden yazar cebime korum, sonra yayımlanmak için şiir isteyene cebimden herhangi birini çıkarıp veririm der.
    Zamanlar üstüne zamanlar örtüşmüş, yine zamanlar içinde, ne olmuşsa olmuş, insan (var) olmuş.
    Varlık, kendi evrensel nedenini, öz'de bulmuş.
    Varlık, özyargı kategorisiyle, seçilebilen zaman boyutlarında, değişmeyerek türleri, onun farklılıklarını, cinslerin çeşitliliğini koruyarak, kollayarak elle tutulabilir, gözle görülebilir gerçeğimize ulaşmış. Sonlu olarak.
Öz ise, bu radikal, sonsuza sınırlı kabuk içinde, ve de dışında, özgür, ışık, hava kadar akışkan, göreceli! Özlemin coşkusu ve hoyratlığıyla, düşüncenin kendisi olmuş.
    Bu çelişkili sarmal oluşum, yine zamanlar içinde, (dil ile kuşatılarak), geleceğin insancıklarına, sevgi adına sunulmuş.
İnsancıkların dille başı derttedir.
    Saatler boyu daktilo başında geniş kapsamlı sözcükler arıyorum. Sevgi ve sevgili bağlamında.
    Meğer, yaşam ne kadar anlamlı, güzel, dayanılmaz çekicilikte imiş!...Özbenin hamuruna, yüce bir im, sevgiyi fısıldamışsaa........
Yüklüce bir yaşam şeridinde, uyuşmuş, uyuşturulmuş, dinginleştirilmiş, öze ilişkin duyu ve duyumlar, barajlardan kurtulan seller gibi, varlığı siliyor, süpürüyor...
    Gerçek bilinmiş, emek verilmiş, akıl, irade, karar, kararlılık, onur, konfeti gibi serpilmiş, anlamsız pırıltılardır, sevgi esintisinde....
    Zaman zaman kendimi sorguluyorum, Sevgi karşılıksız vermekse, ereği niçin sel kapsamına alıyor, yansımayı umuyorsun?
Bu edim coşkusu, bencillik olmuyor mu??
    Ethem özbenin labirentlerinde yiten, çırpınan, klasik romantizmden medet uman, eziyeti bunaltıyı seçerken ,sevgiyi topluma, bütün insanlığa yaymak için, açık  denizlerde pupa yelken, bilinçli, soluk soluğa koşarken; bu senin öznel sevgin, çelişik, ayak bağı olmuyor mu??!..İkincil hatta üçüncül olman gerekmiyor mu?
    Bunun da bilincindeyim, şüphesiz!
    Ama seviyorum işte, yazıyorum işte, yansıma bekliyorum işte var mı diyeceğin. Böylece çoğaldığımı anlıyorum.
E. Aydın, 24Şubat1996
BAŞLIKSIZ
    Mektuplar özgür olmalı, insanlar değilse bile!!
    Tutsağım, uzamlar içinde, zamanın getirdiği soyut düşlerime..Yaşanmışlık içinde ulaşılmamış sevi panoramasının sonsuzluğun tavanını delen duyum ve doyumlarına....
    Abislerde (okyanuslarda onbin metrenin altı), dingin, durağan loşluklarda hayat, yavaş görkemli algılanabilir yoğunlukta gizemle sürerdi.
    Su yüzüne, kimler, neden çıkardı beni?
    Esintiler, dalgalar, sıcak soğuk akıntılar, fırtınalar, boralar, tayfunlar, siklonlar bu garip martı için ne demek? Üşüyorum,tedirgin umarsızım.
    Niçin martı (Jonathan), mesihinden, onu ışığından, ısısından! Zaman zaman da olsa, aloo diyen çağırgal sesin tınısından yoksun olmaya itiliyor! Bu ışıklı suskunluk bilinçli midir, bunda da alınacak bir dersin nuansları mı var? Düşülen girdabın acımasız budaklarına çarpa çarpa yiten güzellikler, seiler, yitiren için de ezgi ve ezi olmayacak mı?
    Çaplı ve devasa dalgaların tepesinde patlayan köpükler, Abislerin çocuğu, yetisiz martıya dayanılma yük değil mi?
Diyorsun ve diyeceksin ki, zamanla ve mekanla sınırlı olmayan dostluklar için, uzak diye bir yer yoktur.
    Her zaman olduğu gibi sevgi ve saygılarımla.
E. Aydın
BOZUK BİR ŞEY ÜZERİNE DEYİNTİ
    Bugün kuruluşa, çocukluğa, çocuklukla geleceğin ilintisine övgüler ve özlemlerin anımsanmasına açılmış düşüncenin sıradan insanın öz beninde yükselen saf, katışıksız, duygu ve duyumların, dahası çocuğa ve çocuksuluğa övgülerin anlatımı için konulmuş bir gündür. Çünkü insan yitirdiği çocuksuluğunun özlemi içindedir.
    Zaman oldu çocuksuluğumdan utandım, maskeler takarak büyük gibi gözükmeye çaba verdim. Büyük olamadım, oldum ama büyüyemedim.
    Tekrar çocukluğuma dönmek istedim, ilk etapta seni buldum, bir yetişmiş eğitimci olarak beni tanıdın, değerlendirmeye çaba verdin, çocuksuluğuma övgüler yağdırdın, ödüllendirdin.
    Coşkularım seninle dirildi, nefesinle dalgalandı,seninle yelkenim doldu.Yürüyorum insana doğru
    Senin yanında çocuklar kadar içten, seçmesiz konuştum hiç bir zaman olmadığım kadar çocuk oldum. Bütün zamanlarım içinde seni düşünür oldum. Seninde bir insan olduğunu unuttum, Mesih dedim. Yaptığım puta tapmaya başladım. Hala bir çocuk olduğumla kıvançlıyım. Yine de biliyorum ki, sen bir tüzel kişisin, Hükmi Şahsiyetsin, toplumun hizmetindesin, yalnız benim için olamazsın.
    Benim züremde ilgini odaklayamazsın. Ama bir yerlerde bir bozuk bir şey olmalı.
    Çocuk bayramında çocuksu bir ışık altında yazılmıştır. Onun saf pür duyumlarını izleyerek.
E. Aydın, 23Nisan1996
BAŞLIKSIZ
    Bir şeyler düşünüyorum. Düşünceler yumak yumak eski iplik. Yeniden düşünüyorum.
    Doğumu düşünüyorum, ölümü düşünüyorum. Bu seferde varlığın anlamı ve önemi devreye giriyor, çatal kazık oluyor yere geçmiyor.
    Bir ömür, yıllar önemli değil. Kendine uğramadan yaşar mı? Yaşarsa yaşamış sayılır mı?
Kendine uğradığında, kendinde kaldığında suçlu mu sayılır? Kime karşı suçludur? Neden?      
İnsan inandığıdır. (Chow)
Kalpten kötülükler, elin ele, dudağın dudağa deymesiyle atılabilir.  (Williams)
Sizi, sizi anlayan bir arkadaş yaratır. (Rolland)
İnsan çevrenin yaratığı değil, çevreyi yaratandır.
Sadece yeteri kadar sevebilirseniz, dünyanın en güçlü insanı olabilirsiniz. (Fox)
Hayatın gerçek amacı, bilgi değil eylemdir.
Her disiplinli çabanın, birden çok ürünü vardır.
İlginç olan, en iyi, in iyiyi isteyenin olur.
Nesneler değişmez, biz değişiriz.
Yalnız iki durum değişmez, mezarlıkta yatanlarla, yaşlılar yurdunda kalanlar.
 İlimler ve sanatlar, medeniyetin gelişmesine yardım etti mi? (J.J. Rousseau Yıl: 1750)
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Yöresel, gelenek, görenek, yöre için çalışma (*) varlığıyla anonim olmaz kişiler.
Yemek yarışları, iyi ana çocuğunu her türlü yeni buluşlara karşı emziren, karısını seven, öven, çamaşır yıkamadan haz duyan, ekonomik yaşamı seven, modern, reklama aşık olmayan, çorabı gömleği yamayan, ekmeği, gazete, kitap parçasını öpen, bütün olanaksızlıklara karşı (*)
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Mevsimler dönüyor. Her yaratılmışın yaratmağa en uygun olduğu zaman, oluşumun zaman içinde belli sürecidir. Bir olgu belirgin evrelerden belirli zamanlarda geçer. En iyi bir yayladır. Dağın en başıdır.
E. Aydın
SEVGİLİ MAKİ
Bodur ağaçlar canlı olurlar, dirençleri olur, toprağa yani halka yakın oldukları için, onu konuşur onu konuştururlar. Zamanı yuttukları için çağlara tanık olurlar, dahası geçmişin belleğini yarınlara taşırlar.
Hoş geldin dünyamıza, sefalar getirdin. Emek verenlere bin şükran......
E. Aydın, 24Mayıs1997
HALK BİLGİSİ, GELENEK GÖRENEKLER
    <Ağaç korkutma>: Bahçe sahibi, bir kaç kişiyle ağacın dibine gider, aralarında yüksek sesle konuşurlar:
Bu ağaç marul gibi büyüdü gitti, meyve vermiyor, sizlerin de bağınız bahçeniz var, deneyiminiz var, ne dersiniz? Bana bir akıl verin, dallarını budattım, bu sefer daha güçlendi ama meyvesi yok. Meyve vermeyen ağacı ne yapalım?
Keselim de, yerine daha başkasını dikelim.
    <Güçlü birisi, baltayı veya testereyi hazırlamaya başlar, yavaş yavaş ceketini çıkarır, kollarını sıvar, bir hışımla ağaca yaklaşır>.
Mal sahibi derinden, içli bir ağıt tutturur: a, benim soylu ağacım,  boylu ağacım senin ne derdin var?, maşallah kocaman oldun, bir tanecik olsun meyve veremez miydin?, seni bin emek ve umutla taa nerelerden, özene bezene kucağımda getirdim, uz ellere diktirdim. Yoksa sen sıla özlemim mi çekiyorsun?, suyunu verdim, gübreledim, kökünü gevşettim; beş mevsim döndü, komşu ağaçlar meyveye durdu.
    Konu komşu bundan odun bile olmaz, ocakta tüter, marsık olur, sobayı gorumla doldurur, diyorlar.!!
    Mal sahibi, hemen döner kalabalığa bağırır:
Aman ağacımı kesmeyin, siz onu gelecek sene görün, baharda, pembeli, yeşilli bürünceğini giyecek benim kızım, mevsim de onat giderse bizleri utandıracak, inşallah. Bu seferlik de kesmeyelim, bahara Allah kerim.
Draması, çoğunlukla etkili olduğu görülür..
E. Aydın
BÜYÜME ÖZENDİRME
Deneyimlerle görüldüğü gibi, tek ağaç yavaş büyür, hele soylu bir ağaçsa.!.
Aynı türden fidanlar arasına arasına daha çabuk büyüyen ağaçlıklar, yıllık bitkiler, sarmaşık türleri tohum olarak atılırsa genel büyümenin hızlandığı, neredeyse büyümede yarıştıkları görülür.
Saksı bitkilerinde daldırma, <kırılan bir daldan dikim yapıldığında veya fidelendiğinde>, üzeri ışık geçirmeyen bir bezle örtülürse, ışığa özlem duyan gövde çabuk gelişiyor.
E. Aydın
RENK ELDE ETME YÖNTEMLERİ
Kırmızı: Kök boya, yabani gül, itburnu.
Yeşil: Şeftali yaprağı, göz taşı kaynar.
Sarı: Nar kabuğu, safran, sığır kuyruğu, nevruz otu, sütleen.
Siyah: Naturel, yarpuz
Kahve: Ihlamur, çam kabuğu, armut yaprağı, ceviz çirki.
Mavi: Ayva kabuğu, çekirdeği, paslı çivi.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Kaos nasıl yorumlanır, nasıl dengeleri korunur. Yaşam ve yaşamsızlık nasıl  ayırt edilir.
İnsan beyni algılayamadığı bu olaya yaklaşırken benzerleri nedir?
Algıladığımız herşey hava, su, toprak, uzay dönüşümlü canlı dersek canlılık nedir, nedensiz midir? Nedenliyse, nasıl yorumlayalım?
    Isı, düşünce, zeka, yaratı, varlığın tümü, ilerdeki olduğu düzenin aynı zamanda koruyucu, kollayıcısı oluyor.
    Saatler, günler, aylar, yıllar, mevsimler bir örnekse ereğe yönelik. Bulut, yağmur, fırtına, sarsıntı nedenleri, bir irade özelliği taşır.
    İnsanda obje şey, varlıkta soyulamayacağına göre, tüme varımı için bir demek olamaz mı?
Biyoloji dışındaki davranışları psikoloji konu etmiştir. Bu ağır boyutlu çalışmaya soyunduğumuza göre. Bilimsel, duyumsal bir (*).
E. Aydın
SEVGİLİ ARKADAŞIM
    Narin, nanemolla, mızmız, beceriksiz bir Ethem vardı bir zamanlar, üstüne üstlük ona erkek de demişlerdi, öyle olmayada özendi. Ona erkeğide tarif etmişlerdi: Kırıcı, cesur, korkusuz, kadınlardan daima güçlü, her halükarda işin en zor tarafını üstlenir, ağlamaz, hasta olmaz, olursa da çaktırmaz.
    Şu günlerde oldukça sıkıcı, ikircimli, çelişkili gerçeklerle doluyum. Seçmek, hele hele gerçeklerden birini seçmek durumunda olmak eksi ve artıyla sınır sınıra olmak eh epeyce zorlayıcı!
    Uzaydan bir sava getirdi postacı sabah, düşünü ve düşüncelerim, kıraç ve bitek bir tarladaki ekinlerin seyrek, sabah şebnemleriyle dikelmesi gibi dirildi ayağa kalktılar, sonra nedendir bilmiyorum iki damla göz yaşı ve arkasından diğerleri......
Ne diyorsun, erkekliğim bozuldu mu sayılır?
    Şu canlıları yaratıp yeryüzüne salıveren yukardaki acaba neyi amaçlamıştır? Bu denli çeşitlilik, çelişki nasıl anlaşılırlığa ulaştırılabilir? Hayvan atalarımıza bakıyorum, onlar rahat, çünkü hiç birşeyi yargılamıyorlar. Herşey gerektiği gibi, olması gerektiği gibi, ya bize ne oluyor? Bu denli sorunları kendimiz icat ediyor, sonra da of puf ediyoruz. Toplum din, tabular, diller, renkler, cinsler ve cinsiyetler. Onlar üzerine kestiğimiz ahkamlar! Tamam biz belayı bulmuşuz, yaşamı çıkılmaz, dayanılmaz etmişiz. İşin garip yanı sanki bu ikinci saydığım etkenleri de o yapmış gibi anlaşılmaz, değiştirilemez. Eksi ile artıyı bir uçta toplayabilir misiniz? Topladığınızda yepyeni bir olay, yepyeni nedenler zinciriyle karşılaşıyorsunuz.
    Bu konuyu galiba biraz saptırdım, neredeyse unutuyordum ben mektup yazıyordum. Buralara neden geldiğimi anlatmaya başlarsam, bana fırttırmış diyebilirsin.
    Bir şeye çok içten inanıyorum, hanımlar özür dilemez, dilememeli de. Zaten onlar hep affedilir, hoş görülür, cinselliğin kutsal ve değiştirilemez değeri bu olsa gerek. Nedenine gelince bende bilmiyorum. Ama öyle olunca daha bir güzel, daha bir yerindelik kazanıyor.
    Benim öz kannatıma gelince: Bana bu kadar içli, bu kadar içerikli bir mektup yazmışsınız, beni düşünmüşsünüz, bundan büyük, bundan kutsal ve değerli ne olabilir ki?!
    Dün akşam (*) burada idi. Hep seni konuştuk, niye yazmıyor, durumu ne ki, ne kadarda sevmiştik onu, acaba bu kadar sevmenin özünde ne vardı ki, gibi. Onu çok çok güzel bir okul sergisi oldu, biraz da ondan söz ettik, ocağım bozuktu kahve içemedik, Pazartesi dönmek için Ankara'ya hareket ettik. Bundan sonra belki bende Mersin'de olacağım ve oradan yazacağım. Bana yazıları yazdıran bu ilaheyi öperim.
E. Aydın, 24Mayıs1991
AH SEVGİLİ KARDEŞİM
    Bileceksin, hanımlar uzun süre beylerinin en zayıf taraflarını yakından tanırlar. Bir fırsatta, bir dalaşta, o en zayıf tarafınıza dumdum kurşunla ateş ederler ve kişi tavanlarda gezinmeye başlar. İşte ben de öyle oldum, şu yazın üzerine.
    Çocukluğumdan beri ben cebe ile yatar onunla kalkarım. Sivrisineklere karşı Adana'da evimin pencere kapılarını Amerikan çelik teliyle iki kat kaplattım, cibinlikte kurdum, olmadı olmadı.
    Hep sabahın dördünü zor ettim ve sokaklara düştüm, yürüyüşe verdim. Yatakta kaldığım süre içinde senin yaptıklarının yüz katını yaptım, önce cibinlik, sonraları duvarlar kan içinde kaldı. Uykusuzluğa ve duvarların kirine dayanamayan karım beni boşadı da kurtuldu.
    Her tür haşere, kedi, köpek benzer insanlar hiç nedensiz bana saldırdılar. Sanki ellerinde ayrıntılı, fotoğraflı, çok isabetli zabıta kaydı varmış gibi tanırlar. Geçmiş bir zaman kesitinde babama anlatmıştım, güldü, onları seveceksin dedi. Anlattı: Ben camiilesherde okurken, gün iner inmez gözlerime rüya ağırlıklı uykular, memleket özlemi, ailem, sevgililer birikir, uyuklardım yatardım, o sivrisinekler yok mu, işte onlar diğer mollalara değil bana tebelleş olurlardı, uykumu kaçırırlardı, öylece okuyabildi; sen ve ablan bana çekmişsiniz, uykucusunuz, teniniz ondan sevimli, eğer diğer iki kardeşin ve annen gibi olsaydınız, sizde okuyamazdınız dedi.
    Mersin'e geldiğimde, bana sanat tarihini yüklemişlerdi, şimdi hatırlayabildiğim kadar, Rafet'in ablası, Nuri Munsuz, Nejmi, Podalar Şen Pekak'ların bir sınıfına girerdim, onbeş kişiydiler, sanat tarihi bilgimde yetersizdi, iki üç tümce anlatır, onlara görev verirdim. Haftaya her biri onar sayfa ödevle gelirlerdi, nereden nasıl bulurlardı bilmiyorum.
    Ödevleri toplar, zavallı Ethem'ceğiz eve götürür, okumaya çaba verirdi. Ne mümkün uyku gözlerimden akarken!..
Sözün özü, aslında onlar beni eğittiler. Eğer bugün iki satir birşey biliyorsam o üniversiteli yapılı çocuklara çok borcum var. Sizin orta ikinci sınıfta sınıf öğretmeninizdim, hepiniz çok çok zeki, civa gibi akışkan, her halikarde konuşan birer "sivrisinek"tiniz, sınıfınızda kalabalıktı, hatırlarsan sana ayrı bir de sıra  yaptırmıştım.
    Öğretmen okulunda, Naci Eser'in tercümesi, "Karıncaların Hayatı"nı okumuştum, hem de çok iyi okumuştum. Öyle uygar, öyle sosyal, öyle iş bilircilerdi ki, insan yanlarında çırak olamazlar.
    Sivri sinekleri uzun süre inceledim, kitaplar hep baştan sona yanlış, zaten de özlü bir bilgi yok. Deneyimlerimle tanıdığım kadarıyla, sivrisinekler karıncalardan  çok çok medeni, onlara uzaylı dense yeridir. Sizden ricam, üniversitenize bir haşere dalı açınız, bölümün başına da beni getiriniz, söz veriyorum kısa zamanda bir or prof'luk getiririm.
    Sayın profösörüm, bu konuda o kadar söyleyecek sözüm var ki, şu anda dum dum kurşun yemiş gibiyim. Ne olur onları sev, onlar olmasaydı ben ben olamazdım. Deyintiler: Bazı kalın bazı ince, kemanıyla bütün gece kulağımda öter durur sivri sinek. Esintiyle savaşa tutuşmuşlar sivrisinek esintinin önünden yavaş yavaş gitmiş bir çatı aralığına sığınmış. Esinti meltem olmuş, yerinden çıkaramamış, poyraz olmuş, tayfun olmuş, çatı sarsılmaya başlamış. O zaman sivri sinek bağırmış, "terbiyesiz rüzgar bana bir fakirin çatısınımı yıktıracaksın"......
    Size teşekkür ederim bana sivrisineklerle hoşça bir zaman verdiniz. Öperim.
E. Aydın, 29Ocak1996


E. Aydın, 29Ocak1996

b2-0417. YÜZYILDA YAŞADIĞI
SÖYLENEN KARACAOĞLAN'IN
BİR PORTRE ARAŞTIRMASI
Önce eldeki vereleri sıralayarak, akla gelen olasılıkları yargılayarak araştırmanın açılması.

1 Karacaoğlan bir efsane miydi?
2 Bugünkü toplumda ona benzer tipler var mıdır?
3 Günümüzde, özellikle köy çeşmesi başında oturup saz çalan, kızlara, kadınlara şiir söyleyen bir yabancı nasıl karşılanır?
4 Geçimini yalnız saz çalarak, şiir söyleyerek mi sağladı?
5 Amele mi idi, çiftçi mi idi, ırgat mı idi?
6 Mirasyedi mi idi, dilenci mi idi?
7 Sağlıklı veya hasta mı idi, uzun boylu veya kısa mıydı, sakatlığı var mıydı?
8 Temiz giyimli, üstü başı bakımlı mı yoksa derviş bektaşi aptal mı idi?
9 Hoş sohbet, karşılaştığı kişiler veya toplumlara karşı hemen etkileyici havası mı  vardı?   
10 Okur yazar mı, yabancı dil biliyor muydu? Dilinde, değişinde, zikrettiği o sonsuz değişik ülkelerde yansımadan ve yansınmadan  nasıl dolaşabildi.?
11 Sesi güzel, etkileyici mi idi?
12 Hayvanı var mıydı?
13 Güçlü, kuvvetli, bazen de zorla alan biri mi idi?
14 Beyler, ağalar, aşiret reislerinin kendisine itibar edip, birbirlerine salık verdikleri biri mi idi?
15 Devlet düzeni içinde de bulunduğu anlaşılıyor, bu nasıl gerçekleşmişti?
16 Saraylarda konaklarda bulunmuş muydu?   
17 İletişim araçları yavaş ve eksikli olmasına karşın dünya bilgisi bu denli nasıl özlü oluşmuştu?
18 Bize aktardığı sağlam bilgileri nerelerden, nasıl alıyordu  ?
19 Askerlik yapmış mıydı? Evli miydi?
20 Doğayı ve doğa olaylarını o kadar içten gözlemleyen, canlı cansız dünyanın incelikli ve duyumsal davranış inceliklerini dizelere nasıl aktarmıştı? Değerini biliyor mu idi?
21 Aşkın, sevginin evrensel yapıştırıcılığına bu denli eğildiğine göre, görevinin sonsuz değerini kim ona duyumsatmıştı?
22 Aşkın, sevginin emek verilecek değişmezliğini nasıl yakalamıştı?
E. Aydın
DÜŞÜNÜLMESİ YAPILMASI GEREKENLER
    Hepsinden önemlisi, kendine karşı dürüst olmandır. Gece gündüz bu doğruluğu izlersen kimseye karşı yanlış olmazsın.
Eğer  istediğiniz şeyler için içtenlikle dua eder ve isteklerinizin gerçekleştiğine inanırsanız dilekleriniz yerine  gelecektir. Bu sanki elde etmişim gibi davranırım ve elde ederim meselesidir.

1. Kendiniz için ideal zihinsel imajı belirleyin.

2. Çaba göstermeden, yalnızca inanmak hiçbir işe yaramaz.

3. Düşüncelerinizi kendinize saklayın.

4. Esnek olun; gerekirse plan değişikliği yapın.

5. Gözlerinizi hedeften ayırmayın, işi yarı yolda bırakmayın.
Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz şeye mutlaka ulaşırsınız.

    Aranmadan ansızın akla gelen düşünceler çoğunlukla en değerli olanlardır ve bu yüzden korunmalıdırlar; çünkü nadiiiren tekrar gelirler.
    Dikkatimizi yoğunlaştırdığımız şeyi yaşarız.
    Kendine güven, aklın bir kesin bir inanç ve güvenle büyük ve gurur verici işlerde kullanımıdır.
    Düşüncelerine hakim olamayanlar kısa zaman sonra davranışlarına da hakim olamazlar.
    Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir ŞİMDİ vardır.
    Sonuna dek çaba verin ve asla kuşkuya düşmeyin; Hiçbir şey o kadar zor değildir, araştırın yeter.
    Cesaretin en korkunç düşmanı, korkunun kendisidir, korkulan şey değildir; içindeki korkuyu yenmeyi başarabilen insan en büyük kahramandır.
    Bir düşünce eken bir eylem biçer, bir eylem eken bir alışkanlık biçer.
    Bir alışkanlık eken bir karakter biçer, bir karakter eken kaderini biçer.
    Son derece huzurluyum.
    Hayatımdaki iyiliğin gücüne inanıyorum.
    Koşullarda hiçbir güç yok: kişiliklerde hiçbir güç yok: yalnızca iyilikte güç vardır.
    Şu anda içimde bulunan güce engel olabilecek hiçbir insan, yer, nesne, durum veya ortam yok.
    Hiçbir şey bana karşı değil: hiçbir şey beni rahatsız edemez.
    Geçmişimde olanların beni incitecek hiçbir gücü yok.
    Şu anki düşüncelerle geleceğimi hazırlıyorum.
    Bugünü yaşıyorum, geleceğe güveniyorum; geçmişten hiçbir pişmanlık duymuyorum.
    Tüm hayatım benim iyiliğim için el ele verdiğine inanıyorum.
    Rahatım. Huzurluyum.   
E. Aydın, 17Mart1997
GELİBOLU SEFERİ
"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
    Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindeler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır.
    Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. " diyor : ATATÜRK.!
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
    Bizim insanımız hep öyküler üretir, şiirler düzer, öykülerle yatar, şiirlerle kalkar. Ondan neden belediye otobüslerinde taşınan insanlarımız değil öykülerimizdir.
    Çisentili bir gün, Eminönü'nden Sarıyer'e giden çift salonlu otobüs zınk diye dolu. Hareket edildi. Duraklardan yeni binenler oluyor, kaptan; ortaları üçleyelim diyor. İki ayağı yere basanlar tek ayak üzeri yaklaşıyorlar. Aynı zamanda arkadan ve önden, sıkışalım arkadaşlar diyor, Beşiktaş önlerinde birkaç kişi daha otobüse biniyor. Yine arkalardan gür bir ses,  cüzdanlarınıza sahip olun buyruğunu veriyor. Herkes para koyduğu yerleri yokluyor.
    Ortaköy geçiliyor, inenlerde oluyor. Yeniköy durağında bir hanım, Eyvah! cüzdanım yok diye figan ediyor. Bu ünlem otobüste şok yaratıyor. Herkes eksiksiz cüzdanım, para çantam korosuna katılıyor. Kaptan oralı değil. Bereket versin yedek biletler, dönüşü kolaylaştırıyor. Ertesi günler, yeni olaylara gebe, organize aşırma sistemi eksiksiz sürer gider.
    Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ellili yıllara kadar seçilmişlerle, atanmışlar halka hizmete yarış halinde olurlardı. Vali (bir ilde hükümeti temsil eden, onun yetkilerini kullanan, yetkili yönetim görevlisi), belediyeler, üyeler, başkanlar, yerleşik birimin gereksinimlerine hizmete soyunmuş seçilmiş kişilerdir. Bir yerde, vali, belediye başkanı, kaymakam elele verdikleri zaman ki böyle olması gerekir, çözümlemeyecek sorun bulunmazdı. Neler olmuşsa oldu şimdileri, bu yetke sahipleri, makamlarını hiçbir koşulda dolduramıyorlar. İl sayısı ne kadar artarsa artsın, nüfus patlaması bir yandan, yetkisiz olma istencesi bir yandan sürüp gidiyor.
    İnsanlar mı küçüldü?
E. Aydın
BERABERLİKTEN KUVVET DOĞAR
İNSAN SOSYAL BİR VARLIKTIR
1 Biz burada niçin varız?
2 Amacımız nedir?
3 Bizi birlikte kılan güç ne olmalıdır?
Bu birlikteliğin amacı, ideal bir ereğe dönük çağdaş, bilimsel, faydacı olmalı.
OLASILIKLAR:
1 Regriatif, güncel konuların irdelenmesi
2 Bireysel sorunların üleşilmesi, deşarj.
3 Bilgilenme, ilgilenme değişimi
4 Yapıt okunarak, eleştirel konuşmalar
5 Edim olarak, sanatsal etkinlikler; Şiir, resim, el işleri
6 Sabah yürüyüşleri, çevre gezileri, birlikte arifane, yemek yenilmesi.
7 Sinema, tiyatro, bale, dinletilere gitme
8 Günlerin rutin bir düzeliğini zorlamak, bireyin varlığını öne çıkararak, yaşamışlığı duyumsamak.
9 Kısıtlı bilgilerimizin veya yanılgılarımızın labirentlerinde bocalayarak, Amerika'yı tekrar keşfetme yerine, uzman gönül dostlarını konuk ederek, aydınlanmayı sürdürmek.
10 Pigpong, satranç, dama, tavla turnuvaları düzenlemek toplumsallık.
Toplumumuza katkı için birşeyler yapmalıyız Bunun için ayrıca organlaşmalıyız.
Birlikteliğimizin, yakın ve uzun vadede amaçlarını belirleme, bir isim altında sunmalıyız. v.s.
İletişim, söz ve yazıyla doğru orantılı olarak güçlenir. Dil, yazı ile olgunlaşır.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
İnsan önce işaretlerle anlaştı, sonra dili buldu ve sonra yazıyı. Bu ögeler insanın olmazsa olmazlarıdır.
Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin iletişim sözle ve yazıyla kalacaktır. Bundan neden konuşmak ve yazmak sonsuza değin iletişim aracı olarak kalacaktır.
Sizler (*), (*), (*) , çağdaş yaşama talipseniz eğer, elinize geçen her fırsatta yazmak okumak konuşmak fırsatları yaratmalısınız. Yoksa çağdışı kalırsınız.
İnsanın dindar olması iyi birşey ama aile boyu namaz kılan fotoğraf çektirmek iyi olmadığı gibi günahtır. Çünkü ibadet teşhir etmek, kullanmak anlamına gelir.
Dini ancak dinsizler, yobazlar, ticaret için kullanırlar. İbadet gizlidir. Kişinin inançları ile ilgilidir. Muhteremdir.
Yazmamanıza
Okumamanıza
Yapmacık dindarlığınıza
Çağın gerçeklerini yanlış yorumlanıza
karşıyım. Bana mektup yazın demiyorum. Bir çok kez söylemiştim sonuç vermedi. Vazgeçtim. Ama kalemle kağıt hep var olacaktır. Kullanmazsanız sıradan olursunuz: doğdu, yaşadı, öldü !!!!
Bu tümceleri kağıda dizen kişi otuz sene Türkiye Cumhuriyeti okullarında öğretmenlik yapmış birisidir. Deneyimlerin bana öğrettiklerini istiyorumki alt kuşaklarıma aktarayım.
E. Aydın
BAŞLIKSIZ
Alman Erhard Dr. Ludwig 1949 yılında başbakanlığa çağırıldı. Dünya savaşından eli ayağı bağlı çıkan Türkiye 16 Ekim'de kabinesini kurdu.
Nerde o eski liderler?
Ülkemiz seçime gidiyor. Kurulacak hükümete aday olan partiler konuşuyor. Konuşmalar yalın, yalçın, anlaşılır, inandırıcı ve geleceğimizi kapsayan bir söz söylemiyorlar.
Yıllardır birikmiş sıkıntıları, ülkenin içinde bulunduğu çıkmazları, nasıl düzelteceklerini ya bilmiyorlar yahutta söyleyemiyorlar. Biz gelirsek her sorunu çözeceğiz diyebiliyorlar.
Bu söylemler demokrasilerde hamasi sayılır.
Seçmene kesin projeler sunmak gerekir.
Dr. Ludwig Erhard, korkunç Alman gibi.
E. Aydın, 7Eylül1996
BAŞLIKSIZ
    Büroda yine canım sıkılıyor. İnsanların yapmacık şekilde birbirlerine gülmeleri daha sonrada arkalarını dönerek yüz ifadeleriyle etraflarına nefret kusmalarını görmek, inanılmaz derecede üzüyor beni. Ne kadar görmemeyede çalışsam da olmuyor. Görmemi engellemek için iki çare var. Ya gözlerimi kapatacağım, ya da başka şeyleri düşünerek kendimce hayal düyası oluşturup o dünyayla transa geçeceğim. İki çözüm yoluda umutsuz. Ne gözlerimi kapatarak kendimi kandırma oyunu oynayacak, nede hayal dünyasında yaşayacak kadar vaktim var. "Oturmak ve olaylara tepkisiz kalmak kolay olan" diyorum kendime,  "Bu bana göre değil. Kendim neysede burda böyle oturarak  Kübra'ya yazık ediyorum" der demez:
    Hemen çantamı topluyor, zaman boşa gitmesin diyede  kendimce günün  değerlendirmesini yapıyorum. Sonuç pozitif. Ufak tefek bikaç şey öğrenmişim. Polyannacılık oyununa başlıyor, doyumsuz olduğum öğrentilerime  bana yeter şimdilik  diyorum. Gün değerlendirmeside; karşıma arkadaşım Aykut; düşünceleriyle, kişiliğiyle, tavır ve hareketleriyle bilinçli kişiyi tanımlamasını bilen herkesten tam not alan   arkadaşım çıkıyor. Onun artık  üniversiteli olduğunu bilmek üzerimdeki stresi atmama ve yüzümde hafif bir tebessüm oluşmasına yetiyor. Mutlu oluyorum Aykut adına seviniyorum.
    O sevinçle yetkili mercilerden gerekli izinlerimi alıp kendimi dışarı atıyorum. Hızla açtığım kapıda oluşan aralıktan seni göruyorum. İyi adam düşüncenin üstüne gelirmiş diyorum. Gülüşlerimi çoğaltıp seni bekliyorum kapıda. Sevincini paylaşıp, tebrik etmek istiyorum seni. İsteklerim kısmen gerçekleşiyor. Seni tebrik ediyor, iyi dileklerimi dile getiriyorum. Fakat paylaşmayı beklediğim mutluluktan, sevinçten eser göremiyorum. Biraz daha sohbet ettikten sonra sen büronun, bende sana çaktırmadan gizlice aldığım sıkıntılarla evin yolunu tutuyorum.
    Sıkıntılı olduğunu kendine kabul ettirmiş olman ve Polyannacılık oyununu  (belkide insanın kendini kandırması olarak nitelendirdiğin ama gerçekte insanın hayata boyun eğmesini önleyen ve acımasızlıklara karşı yüreklendirerek dimdik ayakta kalmasını sağlayan kimine göre aptallık bana göreyse matıklılığın ta kendisi olan oyunu)  gerekli yerlerde kullanmaman canımı sıkıyor.  Düşüncelere dalıyor, o dalgınlıkla  da otobüse biniyorum. İçerisi yapış yapış insan kokuyor. Havadar olsun diye şoförün yanında ters yöndeki bölüme oturuyor, paramı ödüyor ve düşünmeye devam ediyorum. Belkide senin içindekinin iki katı bir sıkıntı oluşuyor içimde. Şoför amcanın aniden firen yapmasıyla irkiliyor, bir an için düşünmeyi bırakıyor ve pencereden dışarı bakıyorum.
    Ters yönde oturuyor olduğum için tekrar hızlanmaya başlayan otobüste herşeyi geçtikten sonra gördüğümü fark ediyorum. Tıpkı yaşam gibi. Sonuçları yaşarken bile göremiyoruz, ancak yaşadıktan sonra görebiliyor ve iyi yada kötü olarak değerlendirebiliyoruz. Gözlerimi kapatıyor ve sana kızıyorum.
    Elbetteki elinden geleni yaparak, acı çekmek senin hakkın ama lütfen; herkesin gıpta ederek baktığı ve geleceğin yükünü çoktan sırtlamış, bu günün değil geleceğin adamı olan Aykut'a böyle davranmamalısın.
    Bu günün olmayan sıkıntıları kafanda tasarlayıp, kendince tahminler yaparak morallini bozması ve tahminlerle yola çıkarak olayları değerlendirmesi gereken en son kişi olduğunu bilmen ve her zaman mutlu olmayı hakettiğini unutmaman dileğiyle.
Hoşça, dostça ve mutlu kal.  lütfen yarının adamı olan Aykut'a iyi bak!!!                                                                    
E. Aydın, 2Ağustos1996
SUYA DEYİNTİ
    Bizim bu mekanda birçok değişiklik yaptım. Galerinin hemen hemen yarısına ulaşan bir duvar, ördüm, karşı duvarlara boydan boya kapaklı dolaplar yaptırdım, içlerine, çevredeki vazgeçilmez kıvır zıvırı doldurmak için, ama meğer bütün yapımız kıvır zıvırmış, bir türlü sığdıramadım. Bana öyle geliyor ki, herşey yine eskisi gibi ortalıkta dolaşıyor. Bir yerde dağınıklık karakterimiz olmuş.
    Denebilir ki, sadece sarf etmek için sarf edilmiş bunca paracıklar. Birkaç öğrencim var. Onları da pek istemiyorum ama başladım bir kere. Ben resim yapamıyorum, yapsam da iştahsızım. Şefik Bey, Tuncay Bey ve daha birkaç arkadaş, zaman zaman geliyorlar ve sohbet kaynatıyoruz. Konuşmaları bilimsel oluyor ve yararlanıyorum.
    Dün Mersin'de, üç sergi açılışı vardı, oraya gittim, eski öğrencilerimle buluştuk. Mersin bu yönden, galiba Adana'dan daha ilgili ve verimli, izleyiciler çoktu. Burada da Neşet Günal'ın sergisi oldu. 15 Ocak da Bedri Rahmi Sergisi geliyormuş. O adamı ben hep severim, halka dönük bir çalışma düzeni var. Sırası gelmişken söyleyeyim, Şefik Bey ve hanımı, sizin ilginizden çok memnunlar. Burada havalar biraz meyhoşu, ama sabahları aksatmadan bir saat kadar yürümeme mani değil. Saat altılar gibi Demir Köprü'ye, oradan Eski Baraj üzeri dönüp geliyor, kahvaltımı edip, çeşitli çalışmaya koyuluyorum. Başta günlük gazeteler, Gün ve Cumhuriyet gazetelerini izlerim. Gün fena değil, haberleri tazecik ve gerçekçi oluyor. Akşam saatleri ise, bir gelip giden yoksa, belli olduğu gibi, daktiloya oturuyorum. Füsun Adana'daki özel okuldan ayrıldı, Ankara'ya taşındı, Berrin İngiltere'de okuyor, zaman zaman yazıyor, Asuman İstanbul 'da çalışıyor, ara sıra uğruyor, Adil ise evlendi, iki çocuğu var, butik işi yapıyor.
Burada, tezgahta, çizgi değişiyor, motifler ve renkler değişiyor ama kumaşlar hala top top dokunuyor.
    Buralarda, elinde birkaç poşet biriken hemen herkes sergi açıyor, trafik biraz da karışıyor. Biz izleyiciler de, oradan oraya koşturmaya mahkumuz. Ayın on beşi, sıkışık bir trafik yine var.
    Biraz önce telefon ettiğimde, daha önceki mektuplar okundu mu, okunmadı mı öğrenmek istemiştim. Bütün çeşitli olanların yanında, bir de mektupla taciz etmiş olmayayım, yazıyı burada kesiyorum. Öperim.
E. Aydın, 11Ocak1993
YEŞİLDE NE ARAR DA BULAMAZ İNSANOĞLU.
    Sevgiyle sarılmış insanlardan uzak dururum. Sıraya da girmem. Sevgiyi içimde yoğunlaştırırım gerekirde kullanmak üzere.
Ben hep birebir seçerim. Öğretmen olmama karşın!
    Konuşurken, yazarken, kendimi karşımdakinin yerine korum. Öylece alternatifler üretir, seçeneklere açılırım. Bir başkası olarak çokca konuştuğum ondandır.
    Canavarları severim. Onlardan çok şey öğrenmişimdir. Van gibi, Mehmet gibi, Yeşil gibi ve diğerleri.
Mesleğim gereği, insanları severim. Geleceğe açık insanları.!!
    Çünki ben yarınları düşler, yarınlarda yaşarım. Dün ve gün sıradandır, koklanmış çiçek gibidir.
Beni anımsadığınıza sevindim.
Yeni yeni yıllara iyi yolculuklar Selami...
Öperim
E. Aydın, 30Aralık1998
SEVGİLİ VE SAYIN BAŞKANA
BAYRAM TEBRİKİ
    Demokrat parti günlerindeyiz.... Ethem Aydın, Mersin Lisesi'nde resim öğretmeni... Eniştem Rıza Özcan, meclis üyesi olarak Mersin'de oturuyor.
    Mersin limanının temelleri atılırken sık sık Refik Koraltan Mersin'e geliyor. Enişteyle sıkıfıkı...
    Bir gün Koraltan enişteye bir sır açar. İsviçre'li sevgilisiyle cinsel ilişkide sıkıntı varmış. Mersin Aslanköy dağlarında derde deva bir ot duymuş. Onu nasıl elde edebileceğini sormuş.
    Düşünmüşler..... Benim daha önce Düziçi Köy Enstitüsünde bulunduğum, orada çok sayıda öğretmen yetiştirdiğim, köyün sevgilisi olduğum konuşulmuş. Beni bu konuda görevlendirmeyi düşünmüşler.
Enişte birgün beni bir köşeye çekerek meseleyi dolambaçlı yollardan, ıkınasıkıla anlattı. Bilirsin işgüzarfadimelik benim yapımda var. Kabul ettim.
    Program: Aslanköy müftüsü Demokrat parti sempatizanıdır. Ben, iki torununu okuttum, dostumdur. Gece olunca Refik Koraltan ile köye gideceğiz. Müftüye musafir olacağız, durumu tıbbi bahanelerle açacağız. O da, dağa ağzı sıkı bir köylü yollayıp, adamotu'nu getirtecek. Yine gece, sabaha doğru Mersin'e döneceğiz.
    Program anlatıldığı gibi gerçekleşti. Gidiş ve dönüşte İnönü'yü kastederek: "Sen şu sağırda ne buldun ki hala O'nu seversin? Halk partisi görüyorsun silindi gitti. Hala akıllanmadınız mı?" dedi.
    İki gün sonra (veya ikinci bir gelişinde) limanın açılış töreninde iğne atsan yere düşmez bir kalabalık..... Koraltan halkı coşturuyor...... coşturuyor.... Herkes türlü methiyeler düzüp, bağırıyor.... Ethem farklı bağırmasa olur mu...? "limanımızı yaparsanız buraya heykelinizi ben yapacak ve dikeceğim" dedim. Mesaj kulağına dolaylı ulaşmış. Enişte anlatıyor: "bu çocuğu ikna et, partiye sok, üstünü bana bırak" demiş.
    Birkaç yıl sonraydı... Trenle Istanbul'dan geliyorum.... Ankara'yı geçtik. Konya ovası.... Toros 'lara kadar yeşilden yoksun... Acaba birşey yapılamaz mı? diye düşünüyordum... Bende domuzluk bitmez. Mersin'e gelirgelmez Menderes'e deli işi bir mektup salladım. Göksu yatağı için önerdiğim gibi, Mut'ta turizm havacılığını düşlediğim gibi, mantık ölçülerinden kısmen yoksun, ama vurucu ve uzun bir doğaçlama yazdıktan, bu ovaların dağların bir Menderes'e rağmen hala yeşilden yoksun oluşunu kınadıktanm sonra sonra, elime fırsat geçse, yetki verilse, çok az masrafla, yeşil olur bu sarı dağlar dedim. "Asırlar boyu ataların suçluluğunu silerdim" diyerek, saygılar sunarak mektubu zata özel postaladım. Olsun.... aslında hayaller gerçeklerin yaramaz çocuklarıdır...
Bu garip vatandaşın, sivri öğretmenin, mektubu kurucular arasında Refik Koraltan'ın bulunduğu bir ortamda okunmuş olacakki, Tarım Bakanlığı'nı ayağa kaldırdı. Müdürler geldi, genel müdürler geldi. Projemi istiyorlar.....
    Olmayan proje nasıl verilir?
    İlgi hoşuma gittiği için sustum. Bu işin benim takibimle gerçekleşebileceğini anlatmaya çalıştım. Kendilerini dışladığım izlenimine vardılar sanıyorum. İlgi tavsadı.
    Sonraki bir Koraltan karşılaşmamızda "seni Ankara'ya istiyoruz, arın ve Cumhuriyet Halk Partisi'ni suçlayan bir dilekçeni bana yolla'" dedi.
    Şimdi, bana soracakları tutar... projen neydi? diye..
    Çok basit. Birkaç ton akasya tohumunu birkaç helikopter filosuyla mevsiminde, kuş uçmaz, kervan geçmez boşluklara serpmek. Bu birinci etaptı. İki ve üçüncüsü de ayrıca vardı.
E. Aydın, 29Ocak1998
BAŞLIKSIZ
    Şu derbeder görünüşlü Aydın Sanatevi, sevgilerim, sevgililerimle tıka basa dolu. Duvarlardan durdurulmuş zamanlardan anılar. Şövalyelerde bilmem hangi baş yapıtın ilk izleri. Zamanlara direnme gücünü hala koruyan vantilatörüm. Artı zamanlarımda karanlık oda başında sabahladığım agrandizör. Miniklerin oturduğu öğrenci tabureleri. Modellik etmiş alçı ve çamur kırıntıları. Kırk yılda bir gerekecek olan avadanlıklarım. Üzerinde boyaların kuruduğu paletim.
    Dışardan bana iletişi sağlayan bilge dostlarımın oturduğu sandalyelerim. Zaman zaman da olsa sesini duyduğum radyom.
Doyumsuz alolar beklentisiyle yanında oturduğum telefon. Sabah loşluklarında binbir çelişik ama yüksek duygularla bahçelerden çaldığım güller. Yaprak yaprak, benek benek, renk renk, beni bana söylerler sessizce. Raflarda kitaplarım. Her gün yenilenen ve çoğalan belleğim. Düşünüler arasında mavi beyaz uçuşan sigara dumanlarım. Kül tablasında sayısal çokluğa ulaşan izmaritlerim. Dosya dosya yazdıklarım, odalara sığmayan yazamadıklarım. Her dem harekete hazır daktilomun şariyosu. Bir Nasrettin kapısından sonra başlayan duyumlar dünyası. Geceler boyu, bana sevgi sıcaklığını tattıran, konuşa konuşa, sevişe sevişe sevmenin, dokunmanın gizemini yaşadığım yatak.
    Ağızdan ağıza aktararak yudumladığımız nektar, çukulatalı sevişmeler, değişmeler. Sıradan örneklerden, yaşanmışlıklardan kurtarılmış, balonlar dolu zamanlarımız. Gecenin bilmem hangi deminde, yazanın da yazılanın da bir türlü hatırlayamadığı uzay mor ötesi zaman sonsuza eğri, ilahi tınılı. Savruluyor koyu, ipeksi saçlar esimde ebem kuşağı. Güçlü iki yürek pompalıyor seviyi sonsuzluğa. Ak soluğun rüzgar. Deniz dalgalı, kayık yalpa zaman uzayda özgür, kayıkta biz insana doğru, yağmur çisem çisem,toprağıma taşıma, çisemde sen nergiz kokusu, bulutlardayım (yahutta mitlerdeyim). İçten içe çoğalıyorum, pınarlarcasına.. Kaynağım sen... Dışardan sarılmış, içimde gelgitler, kıyılarım sen. Köpüklü dalgalar kıyıda açılır, soluğu sen. Ben çoğalıyorum seninle, azalıyorum sensiz.
Devamı uzun.....
Hele hele uzun beklentilerden sonra, beklenmeyen bir zamanda kapımda gözüken kardelenim. Burayı seninle daha çok seviyor, özlüyorum.
E. Aydın




BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri

Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm