Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms




bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri




DOST MEKTUPLARI-3


SAYIN DEKAN
    Masanıza bu tür bir yazı, sanırım sık sık gelmez.
    İki gün önce sizin Balcalı reyonuna uğramıştım, reçel almak için. Yumurta kutusu üzerinde bir reklam yazısı gördüm, "süper kalite" gibi bir laftı. Bana ters geldi, düşünmeye başladım. İşte bu mektup düşüncenin mahsulü.
    Vaktiyle Adana'da bir Ziraat okulu vardı, arsam olmadığı için oraya girememiştim. Adana'da öğretmen okulunda okurken oraya sık sık giderdim. Öylesine bilimsel, incelemeler açık, (asırlar ötesi düşünülerek başlatılmış) bir düzenleri vardı. Sanki öğrenciler, iş içinde eğitim görüyorlardı. Botanik müzesi vardı. Yerli bitkiler, özellikleri, tür değiştirme çalışmaları, alınan yakın sonuçlar, ideal yapı, yani ulaşılmak istenen sonuç, azalmaya başlayan türler müzesi, narenciye çeşitleri, yetiştiği yerler, yöresel ve kültürel özellikleri, verimi...
    Anonim olarak faydası kabul edilmiş, sayısız yabanıl otlar saksılarda üretilerek isimlendirilmiş. Var sayılan faydaları etiketlerle belirtilmiş. Tavuklar, horozlar cinslerine göre ayrılmış, yumurta verimleri, verimi artıran bulgular, bulguların yan etkileri, süs cinsleri.
    O zaman bile aklımın alamayacağı bir titizlikte, şimdi ise sadece bir hayal ürünü görünümünde çalışmalar öğrenciler tarafından yapılırdı. Ziraat okulundan alınmış bir malın ayrıca kalitesi sorulmaz, isim kalite demek olurdu. Yirmibirinci yüzyıl orada simgelenmişti.
    Şimdi bilemiyorum... fakülte olundu... neler ileriye dönük değişti, yumurtalarımız süper oldu. Yumurtaların kabuğu sanki bir zar oldu, elde kırılıyor, yumurta sarısının yeri değişti, bazen kabuğa yapıştı. Turunç reçeli kavanozda küfleniyor, yoğurtlar kısa bir sürede ekşiyor, peynir kıvamsız, ticari mallar gibi tuz acısı. Olaylar saymakla bitmez.
    Bir Fakültenin amacı üretime dönük olamaz. O zaman akla bir soru gelir, ülkenin ziraatını kim ve nasıl yönlendirecek? Süper kalite ne demek, Balcalı yumurtası sözcüğü yeterlidir.
E. Aydın, 15Ağustos1992
MUHTEREM SÜLEYMAN DEMİREL
    Osmanlı'lık ideolojisi, yirmibirinci asrın bile ulaşamayacağı evrensel çizgide bir ideo idi.
    İnsan beyni yüceltiye dayanamadı, kişisel çıkarlar onu soysuzlaştırdı. Sonuç malumunuz.
    Siz kaderin bir cilvesi olarak ve tabii üstün yetileriniz ve dinamiğinizle, bugünümüze ve yarınımıza yön verebilecek yere geldiniz.
Bu çizgi büyük Türk ulusu için ve dünya ulusları için Tanrının bir lutfu olsa gerek. Eğer bu libayı giyebilir, içinde gurupsal ve partisel, bencil, bodur duygularla kaybolmayabilirseniz ki bu çok zor ama Demirel'e yakışır bir nosyondur. Ancak ondan umulan evrensel bir boyuttur. Değerlendirebilirseniz tarih içinde ulaşılmaz, her faniye nasip olmayan yerinizi alırsınız.
    Diplomat gibi düşünerek, meşveret ederek, peygamberler gibi karar vererek, sağ duyu ve evrenselliğin ışığında, günlük güneşlik yarınlara gitmek önce beklentimiz, sonra da umudumuzdur. Ah şu hayallerimiz bir gerçek olsa!. Bu benim kanımca, Türk'ün ateşle ikinci imtihanıdır. Demirel'in de son şansı. İşiniz zor ama umutsuz değil.
Hörmetlerimle.
E. Aydın, 16Kasım1991
SAYIN BAŞBAKAN
SÜLEYMAN DEMİREL
    En kötü şartlar içinde iktidardasınız. Olabileceğin en iyi kadrosuyla hükümet ediyorsunuz.
    Popüler bir halk adamı ve ülkenin sevgisini ve itimadını kazanmış ender kişilerden, zatlardan birisiniz.
Atatürk'ün nutkundaki gibi karanlık günlerde yaşıyoruz. Sizden beklentilerimiz, biliyorum sizi de aşıyor. Ancak siz de büyüksünüz, zor günlerin adamısınız, nükleer güçsünüz.
    Günler sel gibi akıp yıkıp geçiyor. Siz ise hep konuşuyoruz!
    Üzerinize bir ülkenin ölüm kalım çizgisinde sorumluluğunu üstlendiniz, çalışma temponuzu değiştirmeniz, çok çok yoğunlaşmanız gerekiyor. Bu çalı çırpı ısısıyla, ne tandır kızar, ne de tencere kaynar.
    Halkı aydınlatmayı, kanuoyun oluşturmayı, çizginizde ve rotanızda bulunan hatiplere bırakınız. Siz de biliyorsunuz ki, olayınız bir ekipman olayıdır. Anladığım kadarıyla demokrasi de budur. Herşeyi ben bilirim, ben yaparım dediğinizde ameleliğe soyunmuş olursunuz. Ana temayı veriniz hatiplere, Türkiye genelinde, heryerde gidip konuşsunlar, böylece davalar daha güçlü ve inandırıcı olur. Dahası zaman kazanırsınız.
    Sizler aya giden astronotlar gibi, bir süre, ayın öbür yüzüne geçiniz, varlığınızı ve sağlığınızı bilelim, ama teknikten sebep yayınınız kesilsin. İnanıyorum ki, siz çok yoğun bir çalışmayla bu enflasyonu durdurur, kan kaybını önlersiniz.
    Bu vampir gibi dikilen olayları, ya Demirel, İnönü ikilisi önler, ya da bundan sonra tufandır.
Düşünüyorum da, bu tür bir mektubu, bir emekli öğretmen başbakana yazabilir mi diye, ama içimdeki sevgi beni, bu duygusal çizgiye getirdi, büyük kusurumu bu nedenle bağışlayınız.
    Mektubumu okumanız benim için büyük şeref olacaktır.
    Dayanınız başaracaksınız, bu güç damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur. Saygılarımla.
E. Aydın, 19Şubat1992
SAYIN CUMHUR BAŞKANIM
İnsanlar var olduklarından buyana, üzgü ve ezgileri de vardır.
Hele hele umutları; onların tek yaşam nedenleridir!
Yaşama direngenlik kazandıran umut değil midir?
Sosyal birimlerde bir otorite vardır.Otorite; toplumun ve toplumların dününü, gününü, geleceğini görebilen veya görebileceği umulan cesur, ileri görüşlü kişilerden oluşur.
    Şöyle veya böyle, sosyal yapıda, seçilen kişi artık birey değil; toplumun gözü, kulağı, düşüncesi, düşü, kamusal vicdanıdır...
Eğer erkeyi idare edenler topluluğun galeni, dedektörü olamazsa; toplumda önce içe dönüklük, homurtu, içten içe konuşmalar başlar, (şimdileri olduğu gibi)..Daha yüksek konuşanlar, sokağın delileri ve ülkenin sanatçılarıdır. Onlar sezgi ve duygularıyla geleceği algılarlar; şıvgadırlar. Delilerin konuştuğu ciddiye alınmaz. İkincisi için ise; zor yaptırımlar, cezalar seçilir. Çünkü onlar doğruları açık ve yüksek sesle söylerler; dahası erkeyi huzursuz ederler. Namık Kemal'ler, Aziz Nesin'ler, Yaşar Kemal'ler, Nazım Hikmetler örneği.. Avrupa ve Amerika tarihinde de örnekler çoktur. Halklar ise bu insanları dışlamazlar, genelde severler, kollarlar, inanırlar. Size yazmak cesaretim bu bağlamdadır.
    Siz bu topluma çok emek vermiş bir kişi olarak  sayın İnönü'nün dediği gibi, has kumaşsınız, öze yakınsınız ve de otoritersiniz!...
Herkes sizin çizeceğiniz rotaya bel bağlamış bekliyor.
Edim umuyor. Siz Anayasamız'da belirlenen güçlü yetkilerle donanımlısınız. Henüz karar yetkisi elinizdedir.
Milli Güvenlik Kurulu, dokuz saat boyunca diyeceklerini açıklıkla söylemiş, beklemektedir.
Askerler bizim insanlarımızdır. İyi niyetlidirler.
Ama, gelmeye kendilerini mecbur hissederlerse; ki, durum onu yansıtıyor. Demokrasiye verdiğiniz emekler; korkarım heba olur. Ulusça sıkıntıya düşeriz.
Şu kısa süreçte; Ulusumuzu radikal çizgiden kurtarabilirseniz, şerefli tarihimizde saygın yerinizi alırsınız..
Bu şeref henüz inisiyatifinizi ve dirayetinizi bekliyor.!
Halkımızında sabırla beklentisi budur.
Kanlı mı, kansız mı sözü, sıradan bir blöf gibi yorumlanmamalı.
Uzun zamandan beri, ön hazırlığı yapılmış, olgunlaşan bir proje aysberk gibi ortadadır. Asla umutsuz değiliz. Bu ulusun, Mustafa Kemal'leri, Demirel'leri hep vardır. Ve var olacaktır.........
Sanatçı, E. Aydın, 4Mart1997
Siz Türk ulusunun gözü, kulağı vede diline hitaben bir mevkidesiniz, bu her faniye veya her idealiste nasip olacak bir makam ve görev değil. Bilirsiniz Mustafa Kemal, o mevkiye gelinceye kadar, yani okul yıllarından itibaren, modern Türkiye'yi düşlemeye, fikirlerinde işlemeye başlamış ve en müsait zamanı buluncaya, yetkiye kavuşuncaya kadar çok çok kıymetli zamanlarını inanmadığı fakat, Osmanlı'nın sanını düşündüğü için savaşlara savaşlara girdi çıktı. Çok geç olsa bile yalın ve çok tehlikeli yetkileri aldı ve Anadolu'da istiklal savaşını başlattı. Siz ise bu dirayetinizle büyük bir şans (tabi memleket bakımından) iş başındasınız veya iş başına davet edildiniz. Çok şükür ne tersanelerimiz işgal edilmiş, ne de istiklalimiz tehlikededir. Diyeceğim, büyük Türkiye'nin sizin gibi bir elemana ihtiyacı olmuştur. Ben bu kadar genellemeye girmek istemezdim. Ancak birtakım kısır yayınlardan rencide oldum, doldum.
    Konuya kendi yönümdem yaklaşıyorum:
    İğneye diken, dikene batan, emekliye, olgun demeye alışmamız gerekmez mi? Emekli yılların hazırladığı bir büyük niğmettir, en verimli herşeyi gerek deneyimleri ile, gerek okudukları ile değerlendirmesini öğrenmiş insan potansiyelidir ki, bundan çok çok faydalanmak kaçınılmazdır.
    Hatırlarsanız, Orta Asya'lardan buyana liderlerin yanında bir ihtiyarlar heyeti vardır. Hulagu'ler, Kubilaylar, Attila'lar, kaanlar, Bilge Han'lar, Timur 'lar, daha kimler kimler bu potansiyelden faydalanmışlardır.
    Halbuki biz hep radyolarımızda, televizyonlarımızda emekliye bir zavallı posası çıkmış, yardıma muhtaç, korumaya muhtaç kişiler olarak bakıyoruz, öyle taktim ediyoruz. Bu uzmanlar kadrosunu gerek devletçe, gerek çevrece görmemezlikten geliyoruz. Yüksek müsadenizle, ben bu konuya bakış açısına karşıyım. Karşıyım, çünkü konunun özü bu açıya terstir. Fırsat verilirse bu durumu kamu kesimine televizyonda, radyoda anlatmak isterdim. Ama nedense bu olay davasına inancı kalmamış kişilere veriliyor ve ortaya garip bir tablo çıkıyor, yanlışların doğrultusunda.
    Sizi idealist bir vatansever gördüğüm için bu yazıyı yazmayı üstlendim, yoksa hepsine lafı güzaf diyebiliriz.
    Uygulanabilir bir kaç da örnek yazacağım pratik kullanımlı.
    Mesleğinde başarılı olmuş öğretmenler kendi okullarında veya bulundukları bölgenin okullarında saygın ve uzman olarak her zaman kabul görmeliler, saygıyla karşılanmalılar, gerekirse fikir danışılmalılar. (Uygulamayı etkilemeyen danışmalar veya bağlamayan)
    Memurlar, amirler kendi çalışma alanlarına rahatça uğrayabilmeli, hüsnü kabul görmeli sırasında danışılmalı ki, bir takım sakat çift görüşlü gereksiz arayışlar önlenmiş, zaman kazanılmış olsun.
    Biz şimdi garip bir tabloyla karşı karşıyayız. Memur, amir, yetkili kişi kim olursa olsun yalnız çalıştığı sürece güvenilir sayılır oluyor. Yani hayatın bir kesimde namuslu itimata layık, ama resmi görevi bitince de inanılmaz, güvenilmez, uzmanlığı elinden alınmış oluyor. Acaba bu olay dünyanının hangi ülkesi de (seçimle gelinen bölgeler hariç) bizdeki gibidir.
Ben Adana'da otururum, 1977'e kadar da orda resim hocası idim. Türkiye ve dünya genelinde yapılan her tür genç kuşak yarışmasına bol bol eserler ulaştırırdım. Bir kaç gün için İstanbul'a geldim ve Kültür Sitesi'nde çocuk resimleri sergisini gezdim, birkaç idealist öğretmen dışında bu sergiye eser yollanmamış, Adana'dan ise sadece iki adet sıradan eser yollanmış. Çünkü dersin bilhassa ilkokul çocuğu için anlaşılmamış öğretmenlerce, idarecilerce. (*)
E. Aydın
FÜSÜN HOCAM
    İnsanlar doğası gereği kusur yüküdür. Bunu bildiğimiz veya kabul ettiğimiz zaman, çözüm kolaylaşır.
Dostluklar uzun deneyimlerden sonra oluşurlar, oluşmuşlardır. Açık olunduğu zaman çabuk ve sürekli, ikircimli olunduğu zaman geç ve kısa ömürlü olurlar. Eğer uzun çabalar sonucu bir dostluk olmuşsa,korunmasında bin fayda vardır.
Açık olmak,aslında doğaya paralel ve gerekenidir, ancak yanlış anlaşılmak korkusu, bizi maske takmağa zorlar, o da, öz ben için kanser kadar zararlıdır. İyi bir deneyimden geçen dostlukla bireyler, Eğer dostların bir gözü körse, ben ona profilden bakarım deyebilmek Alicenaplıktır. İnsan olduğumuzdan sebep dostlara gereksinimimiz vardır, doğal ihtiyaçlarımız kadar.
Çağdaş olmak için, bireyler yapmamız, dahası laz laşmamız gerekiyor. Saygılar sevgiler.
E. Aydın, 13Mart1992
SAYIN İSMET (*)
    Sizi (*) müdürlüğünüzde tanıdım. Yıllardır türlü nedenlerle ihmal edilmiş kurumu yeni bir anlayışla düzenlerken gördüm, özverili çalışmalarınıza saygım vardır.
    Nasıl ve neden olduğunu özümseyemedim ama Altınkoza bana bir onur payesi düşünmüş. Tartışılabilir ama olay bu.
Altınkoza, el broşürleri basmış, ismim soy ismim eksikliydi. Ethem Çalışkan olarak yazılmış ve altına benim özgeçmişim yazılmıştı. Yöneticilere başvurdum, yeniden bastılar. Ancak bu sefer de Ethem yerine Etem yazılmıştı. Hatta tanıtma kitapçığına da yine Ethem Aydın yerine, Ethem Çalışkan yazılmıştı.
    Tekrar başvurdum. Bu sefer de Etem Aydın olarak düzeltilebildi. Makamınıza geldiğimde bu savaşın etkisi altındaydım. Çok sevdiğim İsmet (*) de tanıtımda Etem Çalışkan diye söze başlayınca içimdeki birikim taştı. Size istemediğim ve de kınadığım bir davranışta bulundum. Özür dilerim. Hoşgörünüze sığınırım. Sevgi ve saygılarımla öperim. Kahve içmeğe beklerim
E. Aydın, 24Eylül1994
SAYIN ALTAN ÖYMEN
    Sizi çok zamandır tanıyorum. Geleceğe bakış açınız ve perspektifiniz daima ayrıcalıklı ve evrensel insana dönük.
Muhterem babanızı da hörmetle yadederim. Hocamdı, kendisinden çok şeyler öğrenmiştik. Sonuç olarak bu yazıyı yukardaki bağlam içinde yazıyorum. Dahası yeniliğe, yenilenmeye açık bir gazetede çalışıyorsunuz. Gönül isterki, Milliyet gazetesi hep ulaşılamayacak kadar önde olsun. İki veya üç sene önce, sayın Aydın Doğan'a "evrenin harikaları" dizisini vermeye başlandığı zaman yazmış, kağıt ve içindeki fotoğrafları kasdederek, İslamda kurban kusursuzdan seçilir demiştim. Şimdi görüyorum ki, yavaş yavaş bu düşünceye kayılıyor. Grand Maser en son ve göründüğüne göre kusursuza yakın olacak.
    Gazete reklamlarla ayakta duruyor, bunu anlıyorum. Ama dizayn ideleri pervazsızca zedeliyor. Bunu televizyonda da yapıyor, insan nedense onları hoş görebiliyor. Aslında önemli eğiti hiç bir suretle kesilmemeli. İyi bir dinleyici biz konuşanlar için ne kadar önemli ise, iyi bir okuyucuda gazete için önemlidir. Bu savdan hareketle, hemen bir düzenlemeye neden gidilemiyor?. Okuma alışkanlığına alışmış olan orta yaş gurubudur, onlar için puntalar daha belirgin seçilebilir. Bilimsel ve öğretici yazılar önemli tutulabilir. Kuponlar sayfanın ortasından kenarlara kaydırılabilir. Renk ve koku öncelikle devreye sokulabilir. Hele şu çocuklar için verdiğimiz maketler hiç düşünülmeden, pedagojik anlamda anlatımlı değil, ben ben iken montajda çuvallıyorum. Bütün bunlar yapılacaksa uzman kişilere gereksinim var demektir. Salla parti olamaz.
    Milliyetin sürekli bir okuyucusu olarak bunları konuşmak cesaretimi hoş göreceğinizi umarım. Beni okuduğunuz için teşekkürler.
NOT: Türkiye haritası vermiştiniz, altıncı paftayı alamadım,  Adana'dan bayilerden de istedim ama tamamlayamadım ve hala kullanamadım.  On pafta için de yazmamışsınız. Elde etmek isterim.
Emekli Resim Öğretmeni
E. Aydın, 26Nisan1992
SEVGİLİ (*) HANIM
    Bugün sizden bir zarf aldım, mazruf konserveydi, ben sizi lise bitirmiş biliyordum, meğer okuma yazman bile yokmuş.
Şu dünya ne biçim değişiyor, herşey tepe takla, insanlar umuda kalkmış yürüyor, mobilyalar tavana çıkmış, lambalar yerde, objeler, kullanım araçlarımız evin bütün bölümlerini doldurmuş, asıl sahipler dışarda. Buzdolabı tıka basa dolu, bulaşık aracı iş bekler eli böğründe, çamaşır makinası her dem kıvırmaya hazır suyu yok, hepsi de kıs kıs gülüyor mağrur ücretli işçiler gibi. Televizyonda kırdı döktüsü çok bir filim var, izleyenler çişe gitmeyi unutmuş. Ama hayat devam ediyor, seneler, aylar, saatler artık dar geliyor, günlük işler perişan.
    Zaman artık eskidi gitti. Pazartesi deyince arkasından Cumartesi yetişiyor. Ama insanlar yine büyüyor, oğlan sünnet oluyor, kızlara görücü kapıda, yeni nesiller sıra bekliyor kapıda.
    Yaşam bir karambol, bir siklon ki, sorma ?!
    Çiller ablamız dans ediyor tempo aleste Alagar Allegrato, Ecevit pencereden sokağa bas bas bağırıyor, yangın var. Erbakan Allllah Alllah diyor. Biz ölümlüler şaşkın ördek misali kıvırıp duruyoruz.
    Güneş yine doğup batıyor, ama gören yok. Yağmurlar yağıyor fakat ekip diken yok. Aşk da, sevgi de, saygı da öksüz kaldı, yakında Merkür'e gideceği söyleniyor. Ekmek  aslanın ağzında deniyordu şimdi kıçında.
    Çocuklar büyüdü. Analara babalara ciddi dersler verir, uzaklara giden gemi sürüklerde düşüncemi, felek çellik ben bir çomak karanlık mal oldu bana, gerçek hayal oldu bana, dostlar bir hal oldu bana deli olmak içten değil.
    Epeyce okuyup yazmış olduğumu, hala hayatı sevdiğimi düşünecek, dostlara mektup yazacak zaman ayırabildiğimi, yani evrensel insanı hala unutmadığımı kanıtlamak için bunları yazdım. Okursanız sevinirim.
    Biliyorsun televizyonda kovboy filmi başlamak üzere...
Hepinizi öperim.
E. Aydın, 20Ekim1995


SEVGİLİ CEMAL TURAN
    Geçte olsa sizleri tanımış olmaktan mutluyum. Raslantılar işte böyledir. Geçmişte başlatılmış bir yerindelik tohumu, bizlere bu günleri getirdi. Dostluğun günde yoğunlaşmasına maya oldu.
    Ne siz, ne de ben, özde toplumsal sayılmayız, toplum içinde ama yalnız olmayı seven kişileriz. Belkide bu dürtü azda olsa sanata yakınlığımızın getirdiği bir komplekstir.
    Hiç bir şey olmadan, hiç bir şey yapmadan, en olmak bütün insanların tutkusudur. Bu tutku aynı bağlamda, onun başının sakınılmaz ağrısının başlangıcıdır. Yakın bir zaman kesitinden beri ağrısız bir baş için, bunlardan soyutlanmaya çalışıyorum. Özbenime bağırarak söylüyorum, "sen hiç konuda en değilsin", zira sen doğuştan bir en'sin! İki milyon küsür spermin içinden yaşama şansına ulaşansın. Evden eve, köyden köye gitmenin imkansız olduğu dönemlerde yola çıkmış, ortaöğretim öğretmeni olmuşsun, hem de milyonların içinde devlet beni yedirmiş, giydirmiş, okutmuş, öteden beri fasa fiso dersleri denen bir dersin öğretmenliğine para sarfetmiş. Dahası fena olmayan bir maaşla emekli etmiş. Bir ömür sakalasında bu mertebe hiç de az olmasa gerek! Paranın fazlası gibi şan şöhretlerin de bir eğretileme getiriyor toplumda. Eski Türkler 'de veya Osmanlı'larda veya en eski medeniyetlerde, anonimlik özendirilmişti. İsimsiz olmak, kişiselliği toplumsal olmaya taşıyordu. Aslında insan, yaratılışından sebep kusur kumasıdır. Kusurdan amacım eksik meziyetler, kanıma göre yaratan, evrensel insan için çok büyük bir şablon çizmiş, neredeyse kendine göre ölçütler vermiş. Öyle olunca eksiğimiz doğaldır. Böyle bir felsefenin ışığında, sık sık yörüngesel düzeltmeye gerek vardır, yoksa boşluğa düşmek kaçınılmaz. Size ilginç ve hala birincil tuttuğumuz bir insan tipini, Sireno de Berjerak'tan veriyorum, bu operada bir tirattır:
    Felsefeyi severdi, fizikten de anlardı. Şairdi, musikide bir hayli behresi vardı. Yaman bir silahşördü, zavallının Sirano de Berjerak'tı adı, herşey olayım derken hiç bir şey olamadı.......
    Her resim öğretmeni ressam olmadığı gibi ben de değilim, hiç bir iddiam da yoktur. Ama elbette resim yapıyorum, iyi resmi tanımaya çalışıyorum, yapmayı da isterim, sadece o kadar. Sanat ırmağına soyunmuş değilim. Hele hele bu konuda EN olmayı hiç düşünmedim.
    Bu öz eleştiri doğrultusunda sergilere ve yarışmalara katılmam uzun yıllar sanat literatürlerinden edindiğim bilgilerle, kendime özgü çağdaş bir şeyleri denerim.  Atike don dike, gene söke gene dike.
    Eğer zaman zaman sergiler açıyorsam, bu kendimi seyirci karşısında yoklamak, yapıcı eleştiri almak, bir diğer etabın ön malzemesini devşirmek içindir. Sanatın ne olup ne olmadığının belirgin olmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Hele Türkiye'mizde güzel ve çirkin yazgısı bir avuç eleştirmenin elinde oyuncak iken, birilerinin iyi demesi çabası içinde sanat yapmak bana ters geliyor. Bana kendini beğenmiş, ukala diyebilirsin, inancım böyledir. İnanır mısın, ben kendimi bağenirim, çünkü çok kötü bir eleştirmenden daha müşkülpesenttimdir. Çünkü, inancıma göre evrensel resim zor zanaattır. Yukardaki sperma olayı gibi birşey!!!!
    İnsan, insan olalı beri resim yapar, bunların kaçı müzelerdedir?? Sanat tarihine geçmiştir???? Benim literatürüme göre bunların sayısı üçyüz ile beşyüz arasındadır.  Zaman sansasyonu bile silmektedir.
    Belki bu yüzden olacak, methiyeler bana şamar gibi geliyor.
    Ah şu insanlar, "ben ben" demeden yaşamaya bir alışabilseler, dünya bir başka güzel olurdu. Cemal'cığım bunları sana niye yazdığımı ben de bilemiyorum. Aman bir yanılgıya kapılarak, hoca gene ben ben diyor demeyesin. Hoca hanıma hörmetler eder, seni öperim.
   E. Aydın, 1Mayıs1992
SEVGİLİ CEMAL
    Bugün Mersin'deydim, sizi arandım. Şimdi daha çok sevdiğimi anlıyorum. Görüyorsunuz ki, insanları anlamaya çalışınca denecek birşeyler bulunuyor. Objelerin böylesine devreden çıkarıldığı bir dönemde, tek dayanağımız gizemli duyumlarımız oluyor.   
    Sizin benim yapıtım karşısında konuştuklarınızla, benim Fatma Tülin Öztürk'ün yapıtı üzerine konuşmam ne kadar da örtüşüyor!. Sanatçı da öğrenciye benzer, yüreklendirmek gerekiyor.
    Çok çok eski zamanlar içinde, Mut'ta bir marangoz Nuri usta yaşardı. Babası kaymakammış galiba. İşinin tartışmasız uzmanı olmak bir yana, çok çok saygı duyulan birisiydide, çocukla sapına kadar çocuk, büyükle büyük, hovardayla hovarda, ayyaşla ayyaş, kumarcıyla kumarcı. Mut'ta bir benzeri olmayan birisiydi.
    O zaman Mut'ta bir veya birkaç radyo vardı, birisi pınarbaşında gazinoda idi. Haber zamanı gelince hemen hemen herkes onun başına toplanır haberleri izlerdi. Pilli olduğu için de seyrek açılırdı, belki de yalnız haberlerde açılırdı. Çok insan olur, bolca çay satılırdı. Haberlerin bitiminde yaşlı, genç Nuri usatanın etrafını alır,  yorum dinlerdi. Öyle şeyler konuşurdu ki, hala şaşarım bütün bu akılcı yorumları nelere dayandırırdı?
    Gözleri şehlaydı, düşünürken çok etkili bir görünüşü vardı. Bizler kendisini Atatürk'e benzetirdik. Sanki Atatürk onun şahsında yoğunlaşırdı. Sarhoşluğu hiçte fena değildi, ama yalnız adam olmasından mıdır nedendir bilinmez, esrar da içerdi. Esrarı kendi üretirdi. Böyle bir zamanda, kadın meselesi miydi, kumar mıydı kahvede bir dalaşmaya katılmış, ayağını baltayla zedelemişlerdi. Bütün Mut öyle üzülmüş öyle üzülmüştü, ziyeretine gidilmişti, manav Ali bir radyo hediye etmişti, antenli, kulaklıklı, elektriksiz, o haberleri dinlesin, yorumunu yapabilsin diye. Diğerlerini pek tanıyamadım, ama Güngör hanım bana onu hatırlatır. İyi resim de yapardı, beni de resme iten o olmuştur. Ayıkken veya sarhoşken hiç bir nedenle kimsenin kalbini kırmazdı. Emeği sel gibi akıtmaktan kaçınmazdı. Dünyanın en karışık makinasını, hele hele dikiş makinaları üzerinde emsalsiz, eli şifalı birisiydi. Bu paragrafı da onun görkemli anısına bir gönderme olarak yazdım.
    İçel Sanat Kulübü içinde bir Nüvit Kodallı salonu var, O ki, ünü dünyaya ulaşmış birisi, ismine bir salon izafe edilmesi çok kadirbilirlilik oldu. Şimdi bir de  Cemal Turan atölyesi doğuyor, değerini bil ve orasına çok önem ver, bütün sende olan güzellikleri oraya kat, orası senin için ölümsüzlüğün kapısı. Şimdileri ulusal inanıyorum ki, ileride artı ulusal olacaktır. Kodallı gibi.
Ders ücretine öykünme, niceliğe değil niteliğe önem ver. Gerekirese seçme sınavları koy. Eğer bütçenize çok acil katkı gerekmiyorsa, ücreti kaldır. Onun yerine öğrenciden yıl içinde ürettiği eserlerden bir veya iki tane derneğe bağış iste.
Becereksiz ve başarısız öğrenciyi biraz denedikten sonra çıkarabileceğin imajını yarat. Fotoğraftan kopye yapan ve yaptıran atölyelere fark at. Farkı sabitle. Üniversite öğrencilerini yüreklendir. Bilirsin onlar okulda pek resim yapmıyorlar, sana gelmelerini dolaylı yollarda kendilerine duyur. Şimdi üniversiteden sıradan bir öğrenci gelse, bu kısa zamanda hemen ona ulaşır ki, kalite için önemlidir.
    Bunları yazış nedenim, sende olan bir eksiği tamamlamak içindir. Sen çok gerçekçisin, tuttuğun her işin açık seçik olmasını istersin, halbuki ileriye dönük bir çizginin de bedelini gerekirse ödemeyi göze almalısın. Öperim, iyi günler dilerim.
E. Aydın, 19Aralık1995
SAYIN MÜDÜR
MUT'LU EFEM RADYOSU
    1920 Mut doğumlu, emekli resim öğretmeniyim.
    22/Ekim'de, bir Ermenek ziyareti nedeniyle Mut'a gelmiş, öğretmenler bahçesinde bir çay içimi oturmuştum.
    Sizin radyoda, billur gibi bir ses, <renkler> konusunu anlatıyordu. Sanki kendimi lisede, sınıf kürsüsünde konuşuyormuş gibi duyumsadım. Öyle güzel, öyle belgesel, sanatsal anlatıyordu sözcü.!! İşte o an size duygularımı yazmayı not ettim. Şimdi de yazıyorum. <Rengin tarifi, ana renkler, ara renkler, psikolojik renkler, tonlar, yarım tonlar, kompoze renkler, nötr renkler, siyah beyazın fiziksel ve kimyasal oluşumları>. Ayrı ayrı renkler ve sayılamaz etkilerini konuşuyordu; bayıldım.
Konuşanın kim olduğunu bilemiyorum ama, sunuş beni işte kürsüme götürdü. Öğretmenlerin mutluluğunu, bir Mut'luya tattırdı. Bin teşekkür. Selamlar sevgiler.
Size, 1928'lerden yaşanmış bir öykümü andaç olarak yolluyorum. Çam sakızı, çoban armağanı.
E. Aydın, 24Ekim1999
MEHMET HOCA, (HOCAM DA DENEBİLİR)
    Mektubun bana büyük bir aşama gibi geldi. Küfredeceğini hakaret edeceğini sanıyordum. Ama sadece ders ve dersler vermeği yeğlemişsin. Böyle olunca özür dilemek ki hiç gerekli olmamakla beraber, bir kolaylık bir mantık kazanıyor.
Bütün mektubun diyeceklerin demek istediklerinle dolu içtenlikle yazdığım mektuba doğrudan veya dolaylı bir yanıt değil. 1920 lerde yola çıkmıştım, geldiğim ve bulunduğum yere şöyle geriye doğru bakarak konuşursam, az buz yol almamışım. Vasat çizgide sizin gibi 250.000 gençlerle beraber olmuşum. Elit çizgide, bakan milletvekili, öğretmen, hakim, doktor, sanatçılar, mühendisler görüyorum şimdi. Üstelik okuyorum da, hemen hemen her bilim dalıyla ilgilenirim, felsefe bu günkü ilgim. Bundan neden bir genç kuşak bana yanılıyorsun diyemez, olsa olsa kanıtlarıyla beraber ben böyle düşünüyorum der. Bu kadar öğrenci demek bu kadar deney de demektir, artı yaaşam felsefem var bana özgü. Yoksa yaşam toptan anlamsız, işkence gibi gelirdi insan oğluna!
Ölüm değişmezini bile bile koşuluyorsa, tutarlı bir anlam ve avuntu da bulmak gerek. Ama bu avuntu fantazi olmasına karşın iç mantığını getirmeli. Bu gün, çağımızda, Vinci'leri, Mikelanj'ları tekrar etmek çağ dışı kalmanın bir diğer adı olur. Bu yazdıklarım benim fikrim olmasalardı bu güçte yazmazdım.
    Mehmet seni sevdiğimden midir nedir, hep eleştiriyorum, binbir ağırlıklı meziyetlerini eldebir diye kabul ediyorum da belki ondan oluyor. Zaten yazma nedenimde sende geleceği aramamın verdiği titizlik, mektup yazdırıyor bana. İşte dün mektubunuzu aldım, Altınkoza içinde yoğun çalışmalarım vardı üzücü çizgilerde, mektubu açamadım, yine üzücü bazı çıkışlar bulmak korkusuyla. Sabah açtım ve hemen yazmaktayım.
    Ben her şeyden önce bir öğretmenim, iyi de derler, ama kendime veya yüzüme karşı ressam dediklerinde dikilirim tümcelerini düzeltirimben bir öğretmenim derim. Ama resim de yaparım, şöyle veya böyle özgün sanat yapmağa çaba veririm, saygılıyım bana özgeyim bu bana yaşam gücü veriyor, bu güne değin yüzün üzerinde ödül almışım hepside kültür kaynaklı, resme ilişkin değil. Çünkü ben otuz sene resim yapmadım öyleyse amatörlük ölçümdür. Bana göre sanatçı amatör kaldığı sürece değişken ve yaratıcıdır. Birilerininin acımasız beğenisi için resim yapmıyorum. Şunuda vurgulayacağım benim sizin gibi genç dostlara her zaman verecek bir şeylerim vardır ve olmalıdır. Geçen mektubumu bir defa daha oku, eğer yazmağı düşünürsen bunun ve öncekinin ışığında yaz öperim.
E. Aydın, 10Ekim1995
SEVGİ'YE İLETİ
    Bu mektubun beş mart ihtilal öncesi esintileryle ilgisi yoktur.
    İnsanlığın milyonlarca yıl bir tarihi var. Bende bunun yetmiş senesini yaşamış biriyim ama yinede maymun ağbey ve ablalarımızdan belirgin bir farkımız yok.
    Sanane be kardeşim, obanın kızından,?
    Ama şunu söylemeden edemeyeceğim, önce çok iyi bir insan sonra kafasını iyi kullanan bir hanımefendisin. Yazarken zorlandığını duyumsuyorum. Ama en iyisini ve en idealini yaptın.
    Anjin geçirmişsin, veya geçirmektesin, zira mektubunuzu başlığında (E.R) yi henüz telafuz edemiyorsun, (mahaba) diyorsun.
    Aslında insanlar kıyasıya savaş içindeler. Adını barış koymuşlar. Ama birşeyin ayrımına varmak gerekir, Kimileri iyi, güzel, sevgi için savaş verir, kimileri de, sadece ben düşüncesiyle oynamadığı oyun, çevirmediği dalavere, kullanmadığı değer için inanç kalmamaktadır.
    Selamlar, sevgiler. İyi günler.
E. Aydın, 19Nisan1994
ALICI KUŞUN TELEFONUNA METALİK YANIT
    Mektubunuzu aldım, (yani mektup haberinizi). Nasıl olsa yazılanlar üzeri şimdiye değin ne bir sorgulama ne de eleştiri, fikir ve karşı fikir ortaya koymuyoruz.
    Aslında bizlerin yazışması eleştiri ve fikir karşıtlarıyla zenginleşmeli, diyeceğim o ki, birlikte çoğalmalıyız.
    Arif Nihat, yazılı öncesi sınıfta küfrederdi. Ananızı, avradınızı.... Haydi savunun kendinizi derdi. Her çocuk en büyük notu alır, alamayanla sınıf alay ederdi. İlerleyen derslerde çocuklar hep birden bağırırdı, hocammm yazılı yapalım diye. O'nun öğrencileri hep avukat olurdu. Yazdım, yazdı beklentisi aşkı öldürür, içeriğide kısır olur. Aslında sayın Doğan Atla'ya ben ders verecek bir güçte değilim. Öyle düşünürsek dostluğun ısısı bozulur. Bilirsin iyi yemek ateşte pişer. Ben Fransızcayı böyle öğrendim idi. Laf ve konu çokluğuna da böyle ulaştım. Dahası, hiçbir zaman kendimi yalnız bulmadım. 
    Bu bağlamda zamanı biraz, yani dört sene gibi geriye alırsak, size yazılmış bir mektubum var; diyordum ki, ben Mut'ta, baba yerinde bir kitaplık kurmayı düşünüyorum, siz ne düşünüyorsunuz? Yazar mısınız? Demiştim.
    Aslında sizide coşturacak, çok sevindirecek bir konuya uğradığımı düşlemiştim. Aylar sonra gelen mektubunda, Yunus Emre'den bir beyit ve yorum bulmuştum, yani konser teklifi idi.
    Edime değinilmemişti. Hemen her mektup yeni ve hal hatır sorma çizgisinde küçülüp gidiyordu.
    Deneyimlerimle kanıtlıdır ki Doğan bir ummandır abislerle doludur. Doğan'cığım, bilgi, düşünce ve para bekletmeğe gelmez. Hemen bayatlar ve kokuşur.
    Mut'a birinci gelişimde, ablamı Ermeneğ'e yolcu edecektim, dolmuşa biraz süre vardı, panele uğradım. İkincisinde bir hacamatlı kilimi lazımdı aldım döndüm. İleride bolca bulacağımız günlerde gelecek.
    Öğrenciler sökün etti yazışmayı bırakıyorum. öperim.
E. Aydın, 11Aralık1995
MUHTEREM YEKTA BEY
Size, 10Haz1995 tarihinde bir mektup yazmak cesaretini belkide sorumluluğunu duymuştum. Aynen alıyorum bu mektubu:
Türkiye Cumhuriyeti anayasası yapıldığından itibaren Türkiye devleti, cumhuriyetci, milliyetci, halkcı, devletci, laik, inkilapcı dır. Bu bağlamda hiç anlayamadığım sorun Selamet partisi şeriatcı bir düzeni nasıl gündeme getirebiliyor?
Bu davranış önce fikir suçu, taraftarlarıyla birleşince isyan baş kaldırdı, (Kubilay olaylarını hatırlayınız), devlete kıyak olmuyor mu? Hiç birileri çıkıp, yetke olarak Cumhur Başkanı veya siz, sayın Erbakan, şu kuruluş amaçlarınızı saptayan net anlaşılır parti tüzüğünü getirin hem Cumhuriyetci olacaksınız, hem de şeriat düzenini nasıl bağdaştıracaksınız diyemiyor mu?
İllegal yapısıyla bunca zamandır ortalığı bulandırmağa devam ediyor. Anayasamızın değişmezleri olan yoksa çok mu fuluğ yazılmış da kimsenin sesi çıkmıyor. Saygılar
E. Aydın, 10Haziran1995
Sayın YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
    Sivil toplum düşüncesi, demokrasinin vazgeçilmezidir. Ama kendisi değildir.
Eğer organize edilip; belli ve yüce amaç için kanalize edilemezse anarşi, kargaşa eşliğinde amaç dışı, küçük çıkarların aracı haline dönüşmesinden korkuyorum.
    Şimdiye değin izlenimlerim çarpıklığı kanıtlar durumdadır.
    Yukardaki, Adana Atatürk'çü Düşünce Derneği Başkanlığına yazdığım mektupta, gençliğin kolayca üye olabileceği etkinlikler düzenleyerek organlaşabileceği amaca dönük sürekli çalışmalar yapabileceğim ortamın, gerekli olduğunu vurguluyor. Ankara ise Atatürk'çü Düşünce Derneğinin ideolojisini, geleceğe dönük amaç ve pratik edimlerini netleştirerek, söz sahibi tek güç olmayı, dış özgürlüğüyle olsun şubelere sunmayı düşünmüyor. Yıllık ödentilerle ilgileniyor.
    Halbuki bağışlar büyük bir yekün tutar, istenirse çığ gibi büyüyebilir. Örnek verilirse: Adana üniversitesi yerleşim alanı içinde yurt yapma projesi, devletin belirgin gereksinimine dönük programdır. Biz oraya devlet projesini kapsayan veya aşan bir yurt yapamayız. Yapsak da birincil olamaz. Binanın bitiminde yurtla derneğin....(*)
E. Aydın, 25Nisan1994
SN. ÇELİK GÜLERSOY
    Bugün 9Ara1995 Cumartesi, gazetelerde küçük bir ışık gördüm, dayanamadım sizleri yine rahatsız ediyorum. (Vatanın bağrına düşman dayamış yine hançerini  dizesini Atatürk'ce bir çıkışla (bulunur kurtaracak bahtı kara maderini) olarak haykırmak istiyorum. Yekta'lar ne güne duruyor! ?.
    Geçen günlerden birisinde, Mersin'de uzunca burç Zeüs sunağında felsefe günleri vardı. (Mersin, Silifke, Erdemli yöresinde, kuş uçmaz kervan geçmez, ulaşım yerlerine en az 150 km dir). Türkiye 'mizin önde gelen felsefe Prof ları orada idi. Uzun konuşmalar arasında bir köylü söz istedi ve dedi bu üz beş bin kişi dağın başına çekilip geldiniz, (irtifa 1500), pek ağnayamıyom ama eyi şeyler dediğinizi sanıyorum. Buralarda koyunculuk yaparız onların önünde birde allı pullu bir de koç olur, o zararsız yerleri bilir koyunlarda peşinden gelir. Böyük baş olduğunuz belli, neye biriniz allı pullu koç olup önümüze düşmüyonuz neye bizler böyle şaşkın nereye gittiğimizi bilmez olduk??? dedi.
    Korkmayınız siz yalnız değilsiniz, Volter'imiz olunuz. Nerde kaldı ki o karanlık günler çok geride kaldı, ölmeyecek, yaşayacak ve yaşatacaksınız. Saygılar.   
Emekli öğretmen E. Aydın, 9Aralık1995
MUHTEREM NURİ ABAÇ
    Dün, yani Çarşamba günü Mersin'deydim, seni izleyenlerin izlenimleri ile uzunca bir beraberlik sürdürdük. İyi tohumluyorsun, eğer toprak da dalap ise döllenme iyi olur. Gesam sergisi için davetiyede senin adın var, eserin henüz yok idi, beni de ismim yok, resimlerim var. Nerden, nasıl oldu ise, bir yerde bir sepetten Gesam üyesi olduğumuzu konuşmuşuz. Şimdi davetiye alan uzak yakın tanıdıklar, telefonu açıp durumu bana soruyorlar, tabii aslında kışkırtıyorlar. Yok efendim asil üye yok yedek üye mi imiş? gibi.
    Aslında bu kuruluşun pestenkerani bir kuruluş olduğunu anlatamazsın ki elin adamına?.
    Ben, bilirsin resim yapmaya 1977'lerden sonra başladım. Otuz yıl gibi uzun sayılmayan bir süreyi seve seve, güzel nedir, nasıl olamalıdır, eskilerde nasıl olmuş, çağlar boyu güzel çirkin sentezi ne imiş? resimle uğraşan içtenlikli ustalar olaya nasıl bakmış, sanatı nasıl yorumlamışlar, bunu hem öğrenmeye hem de öğretmeye iyi çaba verdim. Mimaride, heykelde ,süsleme sanatlarında olayın ve olayların felsefesi yorumunu özümlemeye çalıştım. Boyut ve derinlik kuralları (perspektiv, rakursi, enteriyör, altun oran, rengin her tür devinimi, gölge ışık kuramları)nı mümkün olduğunca kaynaktan ve bilimsel verelerden yürüyerek öğrenmeye çalıştım. Kariyer sahibi nice kişilerin ulaşamadığı bir yerlere de vardığıma inanıyorum. Çünkü benim hem uygulamalarım, hem de düşüncem, üniversel ve evrensel sanat tarifine tıpa tıp uyuyor.
    Alınteriyetisabır = SANAT.
    İnanıyorum ki başka türlü sanat yapılamaz, yapılamaz. Yapıyorum, yaptım diyenler sahtekarlık ediyorlar, bir takım çıkarlarına yatkın vereleri kullanmaya çalışıyorlar. Ama dinamik zamanın yerini durağan statik sanata terkettiği zaman herşeyin tepe takla olduğunu göreceklerdir.
    Bana gelince, sanat yaptığım bir gerçek. Kendi özgün seviyemde, bana görece, şimdilik rüştünü ispat etmemiş bir yüceltide. Manifestom şudur:
    Doğayı ışık, gölge ve yarım kıpırdaşan ışığın renkle birlikte yarattıkları cümbüşü, ulaşılmaz tadı yakalamaya çalışıyorum. Vinsi'nin yansıyan ışıklar resmi aksatır, sakınınız demesine rağmen. Doğada her nesne aslında diridir ve devini içindedir. İşte bu diriliği birbirleri içinde eritmek yerine ayrı ayrı anlamaya çalışıyor, yorumluyor, kendi duru temizliği için de tuvalime alıyor, sonra aralarında aslında olan göbek bağını görmeye gayret ediyorum. Böylece başlangıç için bunu başarmışta sayılırım, ama doğaldır ki, bu bir başlangıçtır, iddiasızdır. Ancak saygıdeğer bir yolda olduğumu biliyorum. Seni kucaklar, sağlık esenlikler dilerim. Hanıma selam.
E. Aydın, 28Mart1991
SAYIN RESSAM NURİ ABAÇ'A AÇIK MEKTUP
    29 Mart 1993 tarihinde Adana Güzel Sanatlar Galerisinde, bahar kadar coşkulu, ifadeli, hareketli bir sergi izledi Adana'lılar.
Mersin'de, öteden beri sanat hayatını canlı tutmak için soyca verdiğimiz çabalar unutulacak gibi değil. Yakın örneklerden dolu dolu ikisi, Ahmet Yeşil ve Doğan Akça oldu. Sanat elçiliğinizin yanında bu gençlerin hayat çizgisini de etkilediniz.
Ressam Doğan Akça için yazdığınız öz geçmişi çok beğendim.
    Diyorsunuz ki: Eğer zamanı geri almak mümkün olsaydı, Doğan'a tavsiyelerde bulunmaz etkilemezdim. Ben öteden beri böyle düşünüyorum. Zira şimdi Doğan Akça kendini Naif sayıyor, Naif olmaya çaba veriyor.
    Aslında Doğan naif değil. Işık, gölge, valörler, pentürün, kalsık kurallarıyla, renk bilgisi, hele hele empresyon, hareket doğanın empresyonist olduğunu vurgular. Ama kendine özgü bir ifadeci...
    İşin daha enteresan tarafı, Doğan bu sözcüğü gökkuşağı gibi kullanıyor peyzajlarında, enteriörlerinde veya valörlerde bir tenkitle karşılaşınca, ben Naif bir sanatçıyım deyip kurtuluyor.
    Benim kanıma ve inancıma göre amatör sanatçı bol bol ürün vermeli, yaratma gücünü ve cesaretini ortaya koymalı, topluma vefa borcunu ödemeli, elbette zaman sanatçıyı kendine yakışır bir ekole yerleştirir. Bunun için, yani akole olmak için çaba boşuna olur.
    Doğaldır ki, her sanatçının kendi maratonunda etapları, evreleri olacaktır. Yollardan barikatlar kaldırılmalı. Sizi öper, şimdiye kadar güzel Mersin 'imize yaptıklarınız ve bundan sonra yapacağınızı umduğumuz değerli hizmetleriniz için minnet ve şükranlar dilerim.
E. Aydın, 30Mart1993
ABAÇ DOSTUM
    Yaz aylarında insanlar biraz da göçmen kuşlara dönerler.
    Sizin de böyle yapmaya hazırlandığınızı veya başaladığınızı sanıyorum. Sanata öykünen insan bağımsız ve özgürlüğün de vebalini taşıyor. Geçen mektubumda sizin kişisel ve bireysel yapınızdaki doku farkından dem vurmuştum. Altını çizerek söylüyorum, sanatçı hem bireysel, hem kişisel olmaz. Bilincime göre, "en" çizgisi sırat köprüsü gibi tek kişilik bir yoldur. Artık orda dünümüz, bugünümüz, yarınımız, sonsuz gelecek ve siz söz konusu oluyorsunuz. Eleme ve elenme çizgisindesiniz, yeni yarışmacılar istenmemelidir. Öğreti bir yere kadar ve daha geniş etaplar için geçer değildir. Hele şovmenler, yol verildikçe karasinek ve sivrisineğe dönerler. Bana kalırsa sineksiz bir mekan daha çok verime uygun olur. Beğenmediğin yerleri Ethem'in safsataları der geçersen sevinirim.
    Bir kaç gün sonra Namrun yaylasında bir Fransız arkadaşı ağırlamaya gidiyorum, biraz da kalacağız, isterseniz sizde geliniz.
Yazışmalarımın hepsi bin civarında, çoğunluğunun yanıtları da var, size yazılanların da çoğunluğu yanıtsız. Benim için biraz zaman ayırabilirsen, seçmelerden sonra 400500 sayfa olarak düşündüğüm mektuplar belki bir kitap oluşmak fırsatını yakalar. Tatil, dinlence sonu türkçe bilen bir sekreterle işe koyulacağım. Doğaldır ki bütün bunlar bir düşünce oluşmasını istediğim bir düşünce.
Ahmet bey'in sergisine gelince, sizin eleştiriniz bence önemlidir. Ahmet, dolma saçma tüfeğiyle ateş eder, bir saçma hedefi çizerse sevincinden ölür, yedi güveli ayağa kaldırmak ister, izlediği bir yol saptanmış bir ereği yoktur, renk kimyasıyla hiç ilgilenmez, poşetler kalitesiz, zamana karşı dayanıksız. Çok iyi bir istif gücü var, oda atın tekme vurması gibi oluşuyor. Kitapçıkta ilk resim, gökyüzü ve dağlar çok iyi, öndeki süsleme zararlı. İkinci resim iyi, üç zorlama, dört zorlama, beş ve altı uyumsuz, yedisekiz iyi, dokuzon karekter kayması yapıyor. Sekizinci resim çok çok güzel. Ben bu kritikle Ahmet beyi eleştirmiyorum. İyiyi güzele, yani bana görece güzel resmi pentürü ve dolayısıyla seni konuşuyorum. Ahmet aşure yapıyor, siz ise evrensel tat iksirini, belli bir perspektiv ve görüş alanı içinde adım adım ileri ve daha ileriye çekmeye çaba veriyorsunuz. Öperim.
    Dönünce, bir kaç zamanda Merkür'de kalacağım, biliyorsun orada da insanlar yer altında, elleri üzerinde yürüyorlar, doğal gazla evleniyorlar, kendi yakıtlarını kendileri üretiyorlar, içerden şişirilmiş balonlarda tavanda uyuyorlar.
E. Aydın, 5Temmuz1994
SEVGİLİ NURİ ABAÇ
    Sanmayasınki oturup sağa sola mektuplar yağdırarak  zaman öldüren biriyim. Her ne halse seni anlamağa, sana yaklaşmağa çalıştıkça sen bir numara çekip uzaklaşıyorsun. Aslında bu da bana dert değil. Bu Ethem Aydın nice nice değerlerden vazgeçmesini bilmiştir, iç dengesi uğruna...! İşin diğer yönü ise, ben Nuri'yi görmek, daha iyi anlamak tanımak için, neredeyse kalkıp bir göbek atmadığım kaldı. Tam bu sondur dediğim zaman bir yılbaşı tebriği alıyorum. Kıyısına köşesinde bir gülücük bir davet: "mektuplarınızı alıyorum, hepsi özenle saklanıyor, derin saygılar" diyorsun. Al sana bir kaya, nerene dayarsan daya...   
    Ethem yazmasın da ne halt etsin...
    Ethem ölecek ondan sonra sosyal bir sükse mi yapmağı düşlüyorsun? Yanıt: Ethem ve Ethem'ler ölmez. Boşuna hayal kurma.
Nuri ölecek, dosyasında biriken methiyeler gazetelerde boy boy ölüm ilanları malzemesi olacak? Yanıt: Sen ölmezsin. Ona hakkın yok. Nuri Abaç' lar ölmez. Bu yola da hiç özenme.
    Birgün kısmetse orijinal mektuplar diye bir kitap ortaya koymak ki bu da bir varsayımdan ibaret.
    Bilirim sen benim içimdeki gizil güçleri, gönlün olursa öyle bir yansırsınki, ben benim diyen ayak uyduramaz.
    Basit bir alışveriş olsa yazmağı borç biliyorsun, konu gönül olunca boşvermişlik başlıyor. Yandan bodoslama, iskele alabanda, herkesin elinde Nuri'nin adresi, telefon numarası var. Allah'a şükür, biz onlardan öğreniyoruz adresi telefonu.
    Şımarıklığı bırak mektup yaz. Öperim.
Not: Yeni yıla girdik. Öncü kuvvetler süngü taktı mevzilerden forladı. Bakalım karşı güçler ne yapacak.
E. Aydın, 1Ocak1995
SEVGİLİ NURİ
    Ben, öğrenciye küserim, çocuğuma küserim, karıma küserim, bazen ayakkabıma, yatağıma küserim, fırçaya küserim, tuvale küserim, küserim efendim küserim. Deyeceğim, boktan, geçimsiz biriyim.
    İyi yönlerim, çok duygusalım, objeyle özdeş olabilirim, günlük öykümü onlarla yazarım. Neden küstüğüme gelince; sevince galiba çok seviyorum, karşımdakine taşıyamayacağı kadar yüklem bindiriyorum. Onu o kadar yüceltiyorum ki, insan veya obje kimliğinden kurtarıyorum. Sonra da aptalcasına yarattığım bu nesneye içtenlikle inanıyorum. Nesne veya obje eğer ilk kimliğine dönmek isterse işte orada ben yücelttiğim o şeye küsüyorum. Aslında bu iyi birşey ama yaşama şansı zayıf, kullanımlı değil, uygarca değil. Bir yerde yaptırımcı oluyorsun.
    Yüceltisi şurada, sıradanlığı saf dışı ediyorum, istiyorum ki, her insan benden daha iyi, daha bilgili olsun, benim kadar en az, çevreyle, insanlarla hayal ve duygu çizgisinde buluşsun. Dünya cennetten ileri olsun. Sözcükleri de bu sentezden geçirmeyi severim. Örneğin, abaç ne demektir? nerden türemiştir? neden gelip o köşeye oturmuştur? sorgularım. Sözcük sanırım aba'dan geliyor. Aba yünden yapılır, dokunmaz, döve döve uzun  bir işlemden geçirilerek, kumaş haline gelir, yapımı çok emek ve sabır ister. Bitince de, su geçirmez, soğuk geçirmez, bütün iklim şartlarında koruyucu, yalnız soğuğu değil sıcağı da geçirmez oluşu onun asaletidir. Galiba sonuna bir C harfi gelince eden yapan mı oluyor? kararsızım.
    Ben kendimi bu nedenlerledaha çok seviyorum, yaşadığımı duyumsuyorum. Ölümü sorgularım, doğumu sorgularım, iyiyi, kötüyü, doğruyu hep sorgularım. Bu ben yüzeysel ilerleme yapamamak durumundayım, resimde de kararsız Kasım'ım sorgulaya sorgulaya nihayet bitiremez duruma ulaşır, bir iç bozukluğuyla başından ayrılırım. Belki uzun bir süre sonra onunla karşılaşır, belki de bitiririm. Ben neye böyleyimdiye sormuyorum ama, Ethem neye böyle diyenlerden ürküyorum.
    Sen insanları hiç mi hiç dışlamıyorsun, seviyorsun seviyorsun, kötü olanlara da sevgiyle, saygıyla yaklaşıyorsun, herkese yardım elini uzatmaktan,  yüreklendirmekten haz duyuyorsun, itilenlerin yanında oluyor, onunla itilmişliğini bir çizgide olsa önlüyorsun, yıkıcı dedikodu etmiyorsun, çevrendekilere verecek bir değer nedeni buluyorsun, ve de zaman içinde çok isabetli ve olabileceğin en iyisini yaptığın kanıtlanıyor.
    Gönderdiğin sergi afişleri ve katalogları çok çok kıymetli şeyler, belki de yakında onlarla bir sergi açarım. Öperim.
E. Aydın, 11Haziran1995
NURİ'CİĞİM
    Otobüs yolculuklarında, uzun kısa gezilerde, lokantada yemek beklerken, masa boşluklarında; elimde kalem, sıradan bir kağıt üzerinde çiziktirim. Yazarken sol, çiziktirirken sağ elimi kullanırım, nedenini bilmem. Ancak zamanlar sonunda bu yazdıklarımı okuyamam, çizdiklerimi de resme dönüştüremem.
    Doğuştan, bir şeyleri bir yerlere sürtüştürmekten zevk alırmışım. Eğer bir dostu özlemiş isem, hemen oturur yazmaya koyulurum. Gerçi dostlar bunu pek sevmezler ama ben seviyorum, bir mektup boyu da olsa beraberlik! Sevmediklerini, yanıt vermediklerinden anlarım.
    Geçen günler, bir kaç öğrenci bana geldi, senden özgün baskın, resim ve özgeçmiş istediler. Bir gün sonra gelmelerini söyledim. Elimde sana değin neler varsa ortaya döktüm, masaya ayırdım. Raslantı olacak; Yapı Kredi'nin yeni çıkardığı bir Darwin kitabını okuyordum. Aman yarabbim, ikiniz birbirinizle nasıl örtüşüyorsunuz, anlatamam! Sen yaratılışı betimliyorsun; o da ahkam kesiyor. Bak ne diyor: Dünya bir haftada yaratılmamış ve i.ö. 4004 yılında da yaratılmadığı kesindi; bundan aklın alamayacağı kadar daha yaşlıydı.Yaratıldıktan sonra tanınmayacak kadar ölçüde değişmişti ve değişim süregelmekteydi. Yaşayan bütün canlılar da değişime uğramıştı. İnsan da Tanrının imajında yaratılmak bir yana, çok daha ilkel bir şey olarak ortaya çıkmıştı.
    Kısacası, Adem'le Havva efsanesi bir hikayeydi. İnançsızlık bana çok yavaş yaklaştı, ancak sonunda gerçekleşti.
    Kanıma göre eğer sen Türkiye dışında bir ülkede olsaydın Darwin çapında belki de daha fazla bir yankı yapar, dahası bilim, bir karanlık noktasını seninle aydınlatmış olurdu.
    Şekerbank kataloğu bence çoğalıp İnternete sunulmalıdır. Dünya nasıl olur da bir Nuri Abaç'tan habersiz olur!
Nuri, şimdi seni daha çok anlıyor ve seviyorum, övünüyorum.
E. Aydın, 21Mart1997
SEVGİLİ ANGI
    Herhalde sende at, eşek, köpek beslemişsindir, yahutta bunların biriyle burun buruna gelmişsindir. Bilirsin korku ve sevgi canlılar arasında hemen sirayet yoluyla anlaşılır. Eğer attan korkuyorsanız, size karşı hemen gerekli tavrı alır, çünkü sizi yadsımıştır, dostluk mesajı almamıştır. Davranışı endişeli ve ikircimlidir, ne yapacağını bilemez, ısırır, teper, içinden öyle gelir. Köpekte böyledir, sizden bir inandırıcı mesaj almazsa huysuzlanır, saldırgan olur. Ölümde tıpkı böyledir. Korkuyorsanız, hem fikir, hem eylem olarak daha yakın durur. Halbuki bütün canlılar bir gün er geç ölecekler diyebilirseniz, yaşamak daha güçlü olur.
Bundan neden gerek kendiniz, gerek dostlarınız ve dahası bütün canlılar adına, hep sağlık çizgisinden yürüyünüz, düşünürken de hep sağlığa göre düşününüz, işi vardır, sizden mesaj alamamıştır, seyahattedir, umarım ki ortaya çıkacaktırlar. Felsefe bunun için önemlidir ve vardır.
    Sonra yazışmalarda sıra beklemek bencillik olmaz mı? Mademki seviyoruz, (yine bileceksin, sevgi hep verilir), özelliği ve güzelliği oradadır. Örneğin, ben sizden bir seneyi aşkın hiç mesaj almadım, ama sizi seviyorum ve koşulsuz yazıyorum.
    Bir başka toplumsal görüşe göre, kültüre, etiğe göre belli görgü, bilgi, deneyim sınavını bitirenler, yaşgurubuna bakılmaksızın aynı guruba girerler,arkadaş olurlar, birbirlerine öyle davranırlar, o daha birleştirici, kaynaştırıcı, gerçekçi olur. Öyle olagelmiştir.Öyle olagitmesi daha hoştur.Herşey daha rahat konuşulur,daima konuşulacak birşeyler bulunur
Bu katagoriye girenler, artık el öpmezler, kucaklaşıp öpüşürler. Gerilim böylece azalır, samimiyet doğar. Osman'dan bana biraz bahsedersen sevinirim, ne yapıyor, nerede oturuyor, kaç çocuğu var, yaşam biçimi nasıl?
    Seni kucaklar, işlerinde başarılar dilerim.
E. Aydın, 26Haziran1993
SEVGİLİ ANGI
    Anladığıma ve deneyimlerime göre, şu insan olmak işi epeyce zor birşey. Üçüncü aydaki mektubunuza şimdi yanıt verebiliyorum. Lütfen kabul et. Peşin söylemek gerekirse şimdiki çocuklar bizden zekiler, işlerini iyi biliyorlar. Şu kurumuş çiçeklere ve çok güzel bir yazıyla dizayn edilmiş kompozisyon bilinçli, duygulu ve bilgili olamaz denecek kadar güzel. Keşke biraz da inatları olsa, bizler gibi sabırla sürdürebilseler. Herşeyleri biliyorlar ama maymun iştahlı oluyorlar. Para kazanmak sevdasına sanatı satışa çıkarıyorlar.
    Gelecek günlerin onların, saatlerin tiktakları onlar için vuruyor, yolları açık, şansları gür olsun. Öperim.
E. Aydın, 30Mayıs1994
SEVGİLİ SESSİZ VE SÜRPRİZLERLE DOLU
ANGI...
    Günümüzde bütün dünyada, sen ben kavgasının güncel uğraş olduğu, silah seslerinin müzik temposu, metalik tırmalayıcı melodilerin dinlence müzik teması seçildiği günümüzde; sağduyunun, öz verinin en ufak fısıltısı, sanki gökler gürlemiş, şimşekler çakmış, yaratılışın o dingin çorbası ideodaki insanı yaratmağa hazırlanıyormuş gibi duyumlar iletir bana.
    Bir gurup sakin, özverili, Türk insanı Ankara'da biraraya geldiniz, güç tazelediniz, ama güvendirici sesiniz iç oparlörümüzde gümbürgümbür biz geliyoruz diyordu. Bana göre, karanlık ufkumuzda, edimli ve olumlu ilk pembe tınlamaydı bu.
Geçen Cuma günü Mersin'in Mut kazasına bir onur belgesi nedeniyle çağırılmıştım. Kırk yıl önce doğduğum yer olan Mut'ta turfanda kayısıcılığı ve sebzeciliği getiren zıraat öğretmeni Nail Türe'ye onur belgesi verildi. Her ülkeyi seven gibi ben de ağladım, sizlerden söz ettim.
    Onlara "Zodyak'tan mı geldiniz" dedim.
    Eyy Mut'lular, zamanların her kesiminde olduğu gibi ne kadar yücesiniz, bizler o Mut anaya hizmette ne kadar eksik ve yoksunuz... İnsana , insanlığa koşan Zodyak'lılara şükran...
    Geç de olsa dergileri aldım, bedelini hesaplayamadım öylece ödeme yapamadım. Öperim, sağlık afiyetler dilerim
E. Aydın, 14Mart1995
HACI (Angı)
    12 Kasım'da size karşıt olürük bir mektup yazmıştım. 4 Aralık'ta çok çok güzel bir el yazması eserinizi aldım.
Öyle güzel öyle içtenlikli ve sakin yazılmışki, resim denebilir. Sözcüklerin ustaca seçilişi, kaleminizin rengi, dizayn, kaligrafik düzen, zarfa varıncaya kadar blok fikri, sözcüklerin müziği, sevginiz, bana olan saygınız, saygınızdan doğan sabrınız, beklentili serzenişlerle, kişilikli alçak gönüllü savunuşunuz.. harika..!
    Beni hakkım olmadığı halde sevgi rampasından uzayların en efsunlu katmanlarına çıkarışınız, sizi yetiştirip büyüten diğer kişilere daha yukarda yer verişiniz...
    İşte tam bu çizgide, o bana bahşettiğin yükseklikten konuşacağım. Sizden genişce bir yorum bekleyeceğim.
    Beşbin yıl önce Mısır'da Hermes diye briisi yaşamış. Bu Hermez papirus üzerine kalemle yazı yazan birisi imiş kayıtlara göre. Hermes kendinden yüzbin yıl öncesinin de bilincini taşıyormuş. Bu sunuyu siz nasıl değerlendireceksiniz?
Sarte'ın hangi eserini satın aldın, özetini verirsen sevinirim. Yazdığın için teşekkürler, öperim
E. Aydın, 13Aralık1995
SEVGİLİ DOKTOR, TÜRKYILMAZ SAKINÇ
    Yalnız başına Türkyılmaz, Tarsus hastahanesi için büyük şanstır. O, gören, düşünen, seven, sevilen, aktivitesi olan bir kişidir.
Şöyle veya böyle, devlet, bu nükleer gücü yakalamış durumda. Sıra sizin birincil çalışmalarınızda. Kuruluşunuzun binlerce ve binlerce eksiği olabilir. Yatak, bakım, hastalar için iç donanım, fenni araçgereçler, çağdaş olan herşey... Tarsus halkına bunları ileten etkin bir dernek geliştir ve yüksek sesle bağırttır. Ama bağıran hiçbir zaman sen olma, geri planda kal. Bağışlar toplansın, eksiklerin birinciliğini bir heyetle seç, satın almağa geç. O şekilde büyü... büyü...ve düşlediğim yüceltini bul. Hiçbir zaman kişisel gücünü devreye sokma. Hemen herkes "benben" sözcüğünden doğrudan veya dolaylı tiksinir.
    Tutturdun bir resim toplama işini. Kanımca bu yanlış ve kolay bir yol ama Türkyılmaz'ın itibarı, sevgisi, varlığıyla kaimdir. Seni sevenler, sayanlar başka şey, Tarsus hastahanesi başka şey. Öyleyse prestijini bu yolda bitirme. Dostluk süregenliği olan bir şeydir. Dostu korur kollarsan dost vardır. Onlardan ençok verdiğin kadarını almağı sakın unutma. Hele hele olay sevgi bağlamındaysa, hep vermek kutsal pirensiptir. Veren dostda verdiğini size Türkyılmaz'a verir, bunu da unutma.
    Seni canım gibi severim. Başarınla övünmek isterim. Yine kanıma göre hastahanenizin resim müzesinden önce yapılacak çok şeyi ve gereksinimleri vardır. Gücünü oraya odakla. Kişilerden kişiye özgü bağış isteme. Öperim
E: Aydın, 13Nisan1995
SEVGİLİ TÜRKER
    Anılar anılar, anılarda gezinmek var ya..!
    Herşeyi dün gibi anımsarım, ama anılar geçmiştir. Tekrar yaşanmazki. Öyle olunca pi sayısı yerine yeni ve daha dirençli bir destek bulmamız gerek. İşte ben onu yapmağı deneyeceğim.
    Türker benim çocukluk arkadaşım, şimdileri meslektaşım savıyla yola çıkıyorum.
    Gerekçem de bu aydınlık geçmişte, bugün, gelecekte öğrenci öğretmen ilişkileri daima iyi olamaz. Zaten iki sözcük de zaten biribirinin zıddı hem de kontrasıdır. Bundan neden sağlam bir denklemi kurarken paydaları önce eşitledim. Böylece ayrıntılardan objeyi arındırmış oldum. Bilineki sizleri başlangıçta olduğu gibi çok seviyorum.
    Çocukluğum, öğrenciliğim ve sizler gibi kadirşinas öğrencilerde ulaştığım orun, onun veresidir.
    Bende insana açık bir yürek hep vardır. Sizinle geçen öğrencilik ve öğretmenlik yıllarımı çok iyi anımsıyorum.
    Dağarcığıma ne koyabilmişsem hepsini sizinle paylaştım. Bunu bilinçaltı bir güçle yaptım. Kendimi hep kalemtıraşın ağzında tutmağı becerdim. Böylece 100, 200 sene sonrasının bilincine varacağı formal, eğitimsel, pedagojik, kanımca eğitim öğretimin  özde ve sözde değişmez (uygulamanın herşey) olduğunu, onsuz kitabi bilgilerle biryere varılamayacağını yani bilgi ve herhangi bir şey üretiminin uygulamadan geçtiğini, karınca kararınca getirdim. Derslerimin program sınırlarının elverdiği oranda alçı, çamur, mukavva, cilt, albüm, kutu işlerini size tattırdım. Bir basit radyoyu, bir kendi sardığınız motoru çalıştırdınız, bazılarınızdan işe uygulamalarını da istedim. Model uçak kursları da sanırım Türkiye genelinde tek olaydı. Bütün bunlar bugün programlarda ya sulandırılmış ya da kaldırılmıştır.Sizin gibi kadirbilir öğrencilerim bu güzel şeyleri hep anımsarlar. Hele hele sizin gibi eğitim ve öğretime soyunanlar ne demek istediğimi iyi anlarlar.
    Cumhuriyetin kuruluşunda çok güçlü bir beyin takımı işin başında olmuş. Hala ortaöğretim programları onların ortaya koyduğu pirensiplerle yaşıyor. Ama uygulayıcılar işi hafife alıyorlar. Eğitim fakülteleri resim bölümleri resimiş öğretmeni yetiştirmek yerine ressam, heykeltıraş, grafiker yaratma kavgasındalar. Böylece artık resim öğretmeni ideolojilerini yitirdiler. Sıradanlaştı. Artık düzen için sizlere güveniyoruz.
    Söz uzadıkça uzdı, insanlar bir kere "ben" demeye başladılarmı arkasını getirmek zor oluyor. Sizleri seviyorum, öpüyorum.
E. Aydın, 8Kasım1994
SEVGİLİ AHMET YEŞİL
    Dün çağırı üzere saat 2 de Mersin'de idim. Galeriye uğradım birleşik bir sergi vardı. İçlerinde bir tek de yeni soluk vardı. O beni düşündürdü.! Demekki bizden sanatçılar kendilerini yenilemekten korkuyorlar. Belli bir üne ulaşanlar, artık oturup kendilerini tekrar etmekle yetiniyorlar. Sanat tarihine bakarsanız bu iş hiçde böyle değil. Sanatçılar hep kendilerini aşmağa çaba vermişler. Böylece büyümüşler. Bazıları başlangıçtan itibaren özgün ve sağlam yapıtlar vermişler, evrelerinde hep ayrıcalıklı olmuşlar. Bazıları ise bozma cesaretinin en ileri çizgisini denemekten korkmamışlar. Engebelere vurmuşlar ve zirveyi öyle yakalamışlar. Sanatlarında özgür ve özgün olmuşlar, böylece yerlerini almışlar.
    Belki rastlamışsındır gazete sayın Zeki Faik İzer sergisi nedeniyle bunları yazmıştım. Devlet tarafından Avrupa'ya giden sanatçıların yurda dönüşlerinde portföylerinde neler getirebildiklerinden dem vurmuştumda olumlu birkaç kişiyi görebilmiştim. Üst tarafı iyi zaman geçirmişler, avantür olarak renkli bir özgeçmişle yurda dönmüşler demiştim.Şimdi kendi kendime soruyorum ben neyim?, bu konuşma cesaretim nereden geliyor?  Ahmet, ben gören göz gerçekleri duyumsayan biriyim. Sanata sevgim ve saygım, kadına saygımla özdeştir. Cennetin anahtarı kadınların ayağının altında ise milyonlarca yıl sonrasının geleceğin, mutlu geleceğin anahtarı da sanatçıların ellerindedir. Bu inanış, sağlam bir inanıştır.
    Onikiye doğru orada bir mavnada balık yedim. Park içinde çok güzel ılık bir güneş ve peyzaj vardı. Dolaştım, oturdum, saat ikiyi, yani sizlerle buluşma zamanını bekledim. Siz toplantıyı yarılamıştınız üzüldüm. Bitişte lokale düştüm, birkaç dolu dolu dostla sekize kadar bardak tokuşturdum. Konuştuk, konuştuk, doyumsuz sohbet bitmemişti. Dostların ılıklığını, sevecenliğini gönlüme koydum istasyona geldim. Tirenin önümden kalktığını farkedemedim, bir sonrakine kaldım, bozuldum ama renk vermedim. Masam ve dostlarım, boş bardaklar, sohbet koyu.... Adana'dayım.
    İndim buz gibi bir havayı soludum. Hızlı adımlarla Aydın sanatevine geldim. Ama iyi üşümüşüm, dostlar da dağılmıştı. Ama doyumsuz ben, hemen Ahmet Yeşil'i yakaladım. İşte zaman böylece balon yaptı.
    Annesi Zeyneb'e "melek yavrum"diyordu. Zeynep sordu: "anne, melek kanatlı olur, nerde benim kanadım?". Anne çok düşünmüştür herhalde... "uçup gitmenden korktum, kırdım kanadını..!" demiş. Dokundurmalı bir benzetinin yorumunu sana bırakıyorum.
    Ahmet iyi yoldayız. Olan, sanırım olacakların en iyisi... Öperim
E. Aydın, 5Şubat1994
SAYIN BAŞKAN
    Önce anlam bilimde "demokrasi" sözcüğünün kapsamına, çağlar boyu ne anlamda kullanıldığına, doğuşuna, uygulamadaki ideoya, mantığa bakıyorum. Çoğunluğun katılımını sağlayan erke.
    CHP nin çağdışı anlayış ve uygulama programına bakıyor, ağlamaklı oluyorum.
Uzaklara giden gemi,
Sürükler düşüncemi
Vehim sarar her gecemi
Deli olmak içten değil

Karanlık maal oldu bana
gerçek hayal oldu bana
Dostlar bir hal oldu bana
Deli olmak işten değil
    Gazete sayfalarında heyecanla aradığım, çağdaş, güncel için olumlu, edime yatkın, dinamik <conditionel>, şartlı olmayan bir tek ömerinizi okuyamadım.
    Hani bizim politika okullarımız çalışıyordu, Karayalçın öve öve bitiremiyordu?
    CHP doğuştan büyük partidir. Geleceğin yapılanmasında yine partinin kendisi öğretmenimiz olmalıdır.
1920 doğumluyum, Ankara hapşırsa bizler nezle oluyorduk. Böylesine bütünlüğe inanmıştık. Latin ABCsinin kabulünde bütün insanlarımızın okuma seferberliğinde anlatılamaz çabalarını uzun uzun yazmak isterim.Ama okumaya zamanınız yok
Okul müsamerelerinde kaymakam, belediye reisi, komutan, hakim, imam, müftü, berber, sucu, nalbant, köşker, kolkola sahnede halka karşı oynuyorlardı. O zaman, biz imtiyazsız sınıf, kaynaşmış bir kütleydik. Arı kovanındaki, karınca yuvasındaki gizem gibi.
Sevgi, dostluk, sosyal yakınlık, çıkardan arınmış görev duygusu, fakirliği yenmişti. Fakirler ev bile yapabiliyor, düğünleri imece içinde eksiksiz yapılıyordu. Daha anlatamadığım nice iç kabartıcı olayların tanığıyım.
    Özelliğimiz hepimizin birbirimizi saymamız sevmemiz.
    Bürokratların ve seçilmişlerin, halkla birlikte ağlayıp onunla birlikte gülmeleriydi.
E. Aydın, 4Eylül1999
SEVGİLİ AHMET YEŞİL
Ne arar da bulamaz, yeşilde insan oğlu....
Cumhuriyet gazetesİ pazar ekinde "kuantum kuramı ve Einstein, rölativite" konusunu okurken: sicimlerden, sicim sarmallarından oluşan gerçekliğin, anlaşılmasında yeni bir buluşun belirgin imleri saklı deniliyordu.
Yıllar önce, sicimi, sanat bağlamında ortaya koyan, Ahmet Yeşil, meğer Eintein'ın, çıkmazını biliyormuş.
Varlığınla övünüyor, kutluyorum seni
E. Aydın, 16Ocak2000
SU GİBİ AZİZ OLASIN
Diye bir anektod vardır. Niye kullanıldığını ve nerede kullanıldığını bilemem ama galiba iyi yerlerde geçerli.
Sergi davetiyeniz beni çoşturdu. Ben kendimi kelaynak kuşları gibi nesli tükenmiş bulurdum ki ben okuduğumuz dönemin en parlak öğrencisi değildim. Hatta hiç değildim. Buna karşın o kadar özlü, eğitsel, pedagojik manada eğitim öğretim sistemleri almışız, yitirmeden yaşatmış, uygulatmağa çalışmış olmama karşın, başaramadığım konuda ne kadarda güzel ve anudane direniyor, ve estetik ve gerçek iş prensiplerinin eğiticiliğini yeni nesillere aktarıyorsun. Ama emin ol, ibadet eden, haca giden sizin kadar büyük dua toplamamıştır. Seçtiğiniz kaba kağıt, üzerindeki renk, çalışmanızdaki, serginizdeki felsefi temayı yakalamanız, kaba kağıda uygun renkte seçilmiş keten ip, tarihin kullana kullana bitiremediği, açılıp kapanmaktan yıpranmış rule, öğrenci isimlerindeki dizgi, herşey, ama her şeye o kadar düşünce sinmişki, hangi birinden söz edeyim...
    Kritik: 1. Rulodaki yazı okunmak için mi yoksa süs için mi karar vermek ona göre alfabe seçmek gerekirdi. 2. Davetiyenin daha erken elime eçmesini isterdim. 3. Yıllar sevgi hocayı o kadar biledi akıllandırdıki, çok çok güzel, beklemediğim kadar güzel, bir sergi davetiyesiyle, eski mektup borçlarını ödediği gibi, kurban bayramı tebrikini de kapsayan, yerine geçen ve beni borçlu kılan duruma geçtin. Tebrikler. Verdiğin özdeyiş güzeldi ama ben onu şöyle değiştirdim: "Doğa, doğa olurken Sevgi vardı". İlk çorba sayılamayacak asırlar boyu kendi içinde çalkalanırken, ilk elementler arasındaki yaratıcı sevgiyi korudu kolladı. Bütün yaratılarda fonetik ve plastik, örgensel sanatların değişmez öğeleri ilk oluşun vazgeçilmez prensipleriydi.
    Simetri, geometri, oran ilgileri, yapraktan yaprağa vurarak zenginleşen binbir ses tınılarını duydu, yaratılışın , güzelliğin evingen ve devingenliğini gözledi. Onu gördüğü, artı duyumsadığını düşüncesini de kattı. Böylece insan sanıldığı kadar doğaya çok birşeyler katmış değil.
Bayramınızı kutlar öperim.
E. Aydın
SEVGİLİ MERİÇ
    Ne güzel bir diliniz var. Güvercinler kadar masum, yılanlar kadar akıcı, pınarlar kadar katışıksız, içten, dokunaklı, dumdum kurşunu gibi patlama içinde patlama gücünde.
    Göz nuru, gönül süzgecinden imbiğinden geçmiş sözcüklerle bezenmiş çiçeklenmiş mektubunu okurken, sizin de çıkaracağınız gibi ağladım. Doyasıya mutluluk gözyaşları döktüm. Siz, kesin kez bir yazı üstadısınız. Yeni denemeler yaparsanız beni anlayacaksınız.
    Betimleme yok, gönderme yok, yalın deyintilerle bulutlardasın. İçtenlik, bir hanım dilinde, meğer ne daha ne çarpıcı oluyor!
Benim anımsadığım kadarıyla, canlı cansız nesnelerle konuşmağı severim. Sanki bana yanıt verirler.
    Dostlarla da yazışırım, yanıt almam önemli değil. Yani sizin anlayacağınız yazmak için her zaman bir nedenim olur.
Ukalayım, eksiklerimi gidermek, bilgisizliği yenmek için çok okurum. Hemen hemen her konuda okurum. Bundan olacak, bana "iyi" derler, sizcileyin. Yüreğim iyidir. Barışıklık için özverilerim sonsuzdur.
    İnsanları sevmek için nedenlerim vardır. Çünki ben bir öğretmenim. Tuncay'lar, Doğan'lar, Rafet 'ler, Necmi'ler, Kip'ler, Fazlı'lar, Türke'ler, Türkyılmaz'lar, Zihni'ler, daha onlarcası bu yönümü bilirler.
    Sizi uzun süreden beri uzaktan izlerim. Toplum deyince kendinizi unutur özveride önde olmağı ödenmesi gerekli bir borç bilirsiniz.
    Bu mektubu sabahlara kadar uzatabilirim. de yine bitiremem. Beni öylesine onurlandırdınızki anlatılamaz. Sizlerle övünüyor, içten kutluyorum. Öperim.
E. Aydın, 2OKasım2OOO
MERİÇ DOST.
    <Meriç, geçmişten geleceğe ünüyle akan bir sudur. Küçük engebelerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından güvenle çoşkun akan bir ırmaktır.>
    İşte gene yazıyorum. Şair derki: "Ey fırtınaların sürüklediği bulutlar, nereye gidiyorsunuz? Amannn sen de.. nereye olursa..  (Parça, fransızcadır. Başlık "gezgin, her yerde yalnızdır")
    Mektubumu aldınız okudunuz. Kendinizi bir övgü yağmuruna tutulmuş gibi duyumsadınız. Bilirim, siz de bencileyin övgülere dayanıksızsınız. Ethem Aydın deyesi ki: "gerçekleri nasıl anlatacağız?".
    Ama yavaşyavaş yağan yağmurlardan ürün bereketi umulur. Ethem Aydın, sizlerden o kadar çok övgü aldıki, özben'le, sözde ben'i ayıramıyor.!!! Beni öyle uyandırdınızki, yeniden doğmanın yalnızlığını, çoşkusunu yaşıyorum.
    16/Aralık/2OOO de Adana'da bir sergi daha açıyorum.
     Bilgisayarın ağzında metreler metrolar var. Birkaç kitaba ne dersin?
 Bir ön düş bile kurdum:
 Çocukluğum
 Ortaokul
 Öğretmenokulu
 havacılığım
 Gümüşhane'de ilk öğretmenliğim
 Gazi terbiye
 Kars lisesi
 Askerlik
 Düziçi İvriz
 Mersin ünüversitesi<benzeti>
 Osmaniye, Adana emeklilik ve sonrası
(Editörün Notu: Elinizde tuttuğunuz bu eserin, Ethem Aydın tarafından yukardaki sırada yayınlanması planlanıyormuş. Mümkün olduğu kadar bu sıraya riayet edilmiştir.)
    Ethem kendine gel. Gabak çekirdeği yerken doğum yapılmaz. Ukala çocuk ne olacak. Birkaç övgü alınca, kendini ebrulu ibrişim sandı. Zaten ata nal çakıldığını gören kurbağa ayağını uzatırmış. Bana da dercesine...
    Hızlandım bir kere... durmak olmaz. Yağma Hasan 'ın böreği, ye Hamit ye.... tutabilrisen tut.
    Meriç deyesi: hoca dellenmiş. Ama bileceksinki, deliler çok yaşar. Şimdilik bu kadar.... öperim.
E. Aydın, 26Kasım2OOO

SEVGİLİ MERİÇ
    Ben galiba mektup yazarken düşünebiliyorum. Düşünmek için de yazıyorum. Böylece sizinle uzun uzun başbaşa kalıyorum.
Nedenini çıkaramıyorum. Seçtiğiniz sözcükler akıllıca, nükleer çoğalmağa açık. Bazen benimle, bazen yıldızlarda oluyorsunuz. 
    Bitek diliniz var deyeceğim.
    Aslında sizden aldıklarımı  paradoksal olarak size ulaştırmağı da seviyorum galiba..! Sizi iyi okudum. Güncele fazla yer vermişsiniz. Mikroda yürümüşsünüz. Bende biçemim gereği makroyu seçeceğim.
    Uzam ve zaman, henüz algılamadan yoksun olduğumuz soyut kavramlardır. Göreceli olsa bile, ikisi de ışık hızıyla özdeştir. Zaman ileriye doğru, uzam geriye doğru akar. Doğaldırki bunu algılamak için, geçmişin bizde oluşmuş yanlışlı doğrulu vereleri, artı, geçmişin belleği, artı, etik, artı, kültür birikimlerinden yola çıkmamız gerekir.
    Felsefe ve mitoloji, uzgörü, din, direngenliği olmayan onsuz da olunamayan verelerdir. Ölçülemeyen zamanlar boyu sezgilerimizin yordamıyla mutluyuz, umutluyuz.
    Ölüme karşı tek silahımız "sanat" tır. Kadim sanat tarihi bize hep bunu söyler. Mikroyu sıradan, evreevre yaşadıklarımızın gelecek için vere olacağı kaderciliğini bırakarak, makroya görecel düşünmemiz gerekir sanıyorum.
    Dahası: toprak gibi silahımız, tohum gibi mermimiz, düşünce gibi yolaçıcımız, ışığımız varken insan hep var olacaktır.
Bugünki teknoloji sanal, insandan uzak, gidişi insana karşıysa, sonu yakındır. Demedir, arayıştır.!
    Tohum ve toprak bağlamı değişmez, iç anlamını koruyan, evrensel güvencedir.
    Havamı, suyumu, toprağımı zehirleyerek, biyolojik dengemi yok sayarak, verilmeğe çalışılanlar, gerldikleri gibi gidecekler. "Buğday ekimi" öykümde bunların yalın ve duyumsal anotomisini görmüş okumuşsunuzdur.
    Kestirebildiğimiz güzel günler, kendi teknolojisini, insanı merkez alarak kuracaktır. Onu da makro düşünce getirecektir.
Makro, niteliktir. Kaos değişmez örnektir. Mikro niceliktir. Yanılgılar, denemeler harmanıdır. Evrim sürüyor, binlerce düzeni bozuyor, birkaç tane, güya yenilik yapıyorsak, ayrımına vardığımız, yitirdiklerimiz ideodaki insan belleğinden silinmeyecektir.
Yazımı burada kesiyorum. İlgi duyar beni sorgularsanız, bilgisayarın belleğinde saklanan kısımlarını da yollarım. Sizi seviyorum. Empati.. ah o empati beni durduruyor. Öper, işlerinizde başarılar dilerim.
   E. Aydın, 17Ocak2OOI
SAYIN BAŞKAN
MERİÇ ALKAN
Mektubunuzu aldım. Senelerce önce tanıdığım, öğretmeni olduğum, Gazanfer'i bana anlatıyor gibisiniz.
Aramızdan ayrılış günü anısına bir kitap yapmağı düşündüğünüzü söylüyorsunuz.
Bu yazınızı çok çok güzel, ama ironik ve duygusal buldum.
Baş sağlığı telgrafında, anlatmağa çalıştığım son fakslar da dahil, bir türlü size ulaşamayan yazımda "Gazanfer'ler ölmez"  tümcesi ilginizden kaçmış olacak. O yazımı yineliyorum.
E. Aydın, 22Ocak2OO2
MERSİN LİSELİLERİ DERNEĞİ DAYANIŞMA
KURULU BAŞKANLIĞINA
Sonlu yaşamda, insanlığın geleceğine dönük devasa görevler üstlenen, yürüten, Gazanfer'lerin tinlerde yarattığu nükleer yansıma, gönül dostlarının özverisiyle, sonsuza değin sürecektir....
Gazanfer öldü., yaşasın Gazanfer'ler.
Saygılar Sevgiler
E. Aydın, I7Nisan2OO1
    Özellikle sevgi konusunda abartıyı sevmem. Bilgisayarım Gazanfer'e yazdığım övgü mektuplarıyla doludur, sağlığında kendisine ulaşan.
    İnsanlar ölümlüdür. Siz de ben de bir gün öleceğiz. Bunu abartmak, yas günlerine dönüştürmek yerine, şenliklere dönüştürmeği düşünmek, evrensele saygıdır. Atatürk artık bir portre değildir. Genç Türkiye'yi yaratan her türlü atılımların tümüdür.!   
     Öğretmenlik yaptığım heryerde, karanlık odalarda suskun öğrencilerle anma yerine, kitaplıkları, labaratuarları, her dersin özelliğine göre salonlarda temsilini Adana'da dahil, uygulamakta öncü olduğumu gururla anımsarım.
Gazanfer'i evrenselde anımsatmak için buıyurulmuş övgüler yerine neler yapabiliriz?
 Ulusal çaplı, ödüllü,roman, öykü yarışmaları.
 Adına okullar
 Resim,yarışmaları,heykel yarışmaları
 Şiir yarışmaları
 İçel'de ünlü olmuş kişilerin,hayat öyküleri kitabı
Yine özel günlerde ilkokuldan başlarılı, öğrencilere nakti ve ayni yardımlar.v.s
Sizlere saygılar sevgiler sunar, başarılar dilerim.
E. Aydın
SAYIN MERİÇ ALKAN
Büyük bir sorumluluk, sizi beklemediğimiz bir zamanda buldu. Bundan sonrasının yoğunluğu ile çok dolusunuz.
Gazenfer'in evrensel insana dönük,devasa atılımı için ardıllarının düşünceleri bizim için bilinmiyor.
Yine buna karşın, olumlu düşünceler üretmemiz bir görev.
Gazanfer ailesi ve çocuklarının, <düşünce çizgilerine paralel olabilmemiz için; onlarla yaptığınız ve yapacağınız toplantı sonuçlarını bizlere de ulaştırabilirseniz, yanınızda olmak bizler için yüksek görev olur.
E. Aydın, 8Mart2002
SAYIN MERİÇ ALKAN
Bugün direkten dönmek üzere olan bir bülteninizi aldım. Adres yine yetersizdi.
Gazanfer bey'in ölümünden sonra; geleceğe dönük ne gibi yeni projeler ürettiğinizi, kalıcı süregen düşüncenin yapısında kurucu ve koruyucumuz söz sahipleriyle, bir yuvarlak masa toplantısı yapılıp yapılmadığını, rotamızın neleri içereceğini öğrenmek istemiştim.
E. Aydın, 8Temmuz2002
SEVGİLİ HANIMEFENDİ
    Yazmak için değişik karekterler seçerim. Sizin de vurguladığınız gibi, kişiyi karşıma alır, duruma göre, ceketimi ilikler, ayak ayak üstüysem ayağımı indiririm.. Tanıdığım biriyle isem, sigaramı yeniler, rahat bir duruma geçerim. Eğer düşünce yorgunluğuna uğramışsam,tuşları görmez,doğaçlama düşlerimin buyruğuna girerim. İşte o zaman, yazıda kurgu bozuklukları, harf ve nokta eksiklikleri çoğalır.
    Yine eğer size yazdığım gibi, yaşanmışları anılara dönüştürmeğe, bir de mektuplarımı yayımlamağa kalkarsam, sekreter şart olacak.
    Bilgisayarın belleğini karıştırırken, mektupta konuştuğum hayali öğüntülere ben de güldüm.
    Yelken'deki yazınızı tekrar okumak fırsatı buldum. Mektup üzerindeki düşüncelerinize katılıyorum.Dahası kusursuz yazma kompozisyon gücünüzü ağan üstü buldum. "Ethem kendine gel" dedim.
    Teknoloji bana göre bir modadır. Ama insan daha yüce amaçlar için vardır. İşin başındayız, evrim sürüyor, sürecektir, iki ileribir geri adımlarla yürünüyor... insana doğru...
    Yarım, hatta çoğunlukla yanılgı olduğunu tekrar tekrar gözden geçirilmesi sonucu, yeni ve yine de değişebilir araştırmalar bunu kanıtlayacaktır. İlk ayağa kalkan insan, korktuğu herşeye tanrı demişti. Sonra neler olduğunu gördük. O bile değiştikten sonra, konserve bilgiler de değişecek. Canlıların fizyolojisiyle, yani duyum, algılama sistemiyle henüz oynamak olası değil. Siz dünyayı ne kadar hızlı döndürürseniz döndürün, duyumsama süreci değiştiremeyeceğimiz bir sabite'dir. Düşünmek insana özgüdür. Düşünmeden yaşamın anlamı da olmayacaktır.
    İnsanlık bugün bir karabasanın anında, evinin içinde buluyor. Kazalar, ölümler, afetler, vs... Teknolojideki hızlanma insanı es geçiyor. "Amaç insansa, olanlar tümüyle yanlış" demeğe getiriyor. Ben de öyle düşünüyorum
İnsan dünyayı duyumsamadan, algılamadan, iç değerlendirmesini yapmadan mutlu olabilir mi?
Konservelerle beyinin beslenemeyeceğine inanıyorum. Bundan neden tutucuyum. Yanılgılar doğruları getirecektir.
Saygılar,sevgiler. Öperim, mutlu günler dilerim
E. Aydın, 22Aralık2OOO
SAYIN VAHAP KOKULU
    Yaşlılar nedense gençlerin her işine burunlarını sokmaktan geri kalmazlar. Bağışlayacağınızı umarım.
    Almanya sergisi için düşündüklerim:
    Mersin, Türkiye'mizde ulusal hatta evrensel bir sanat merkezidir. Sanata soyunmuş ve başarılı olmuş kişilerin varlığı potansiyel gücümüzdür. Almanya'daki sanatsever dostlarıız ancak işten artırdıkları zamanlarda sanatla uğraşabilirler. Bu böyle olunca biz oraya ulusal çağdaş sanatımızın Almanya'da tanıtımı amaçlı programlar yapmalıyız.
Sergiyle birlikte Gazanfer bey'in çağdaş Türk sanatı,
Prof. Hüseyin Gezer'in Türk heykeli,
Nuri Abaç'ın sergi katalogları,
Suudi Abaç'ın evrensel olmuş çizgileri,
Mersin Üniversitesi dekanlarından Berika İpek Bayrak'ın Tarsus'ta bulunan Şahmeran anıtı fotoğrafları,
Ertan Aykın'ın hazırladığı, kültür bakanlığı tarafından bastırılan, Mersin, Tarsus, Anamur, Silifke, Mut yöresinden derlediği, Ören yerlerinin aslına uyularak restore ettiği, arkeoloji zenginliğimize katkıda bulunduğu kataloğu,
Ethem Çalışkan'ın el yazma örnekleri ve orijinal Atatürk resimleri.
Anımsayamadığım daha birçıok kitap ve katalogları da sergiye katmalıyız diye  düşünüyorum.
Büyük Türk ulusu adına verdiğiniz çabalar unutulmayacaktır. Sizlerle övünüyor, öpüyor, kutluyorum.
E. Aydın 17Ocak2002
UYGAR, ÖZGÜR, ÇAĞDAŞ DOSTLAR:
ASLI, HATİCE.
    Yirminci yüzyılın batı sahnesinde Sokrates, kendisinin şiddete karşı bir etkinlik, bir diyalog olduğunu iddia ederek çıkmıştır.
O kendisini söz, şiddetin ise sözün olmadığı yerde var olan bir davranış biçimi olduğunu ve bunun felsefye konu olamayacağını söyler.
    Politik alanı insan doğasının gerçekleştiği alan olarak tanımlayan ve çağdaş politika  felsefesindeki birkaç temsilciden birisi olan  Hannah Arendi, temel insansal eylem, politik eylemdir ve politik eylem de konuşma ve diyalogtur der.
    Yaşadığımız çağda demokrasinin vazgeçilmezliği de bundandır. İdeodaki insan konuştuğu sürece savaşlara gerek kalmayacağına, artık bütün insanlık inanmıştır.
    Başlatabildiğimiz her türlü insansal ilişkileri koruyarak, kolluyarak, sonsuz sevgiyle bezeyerek devam ettirmek gerekir. Bilirsiniz sevgi sosyal yapıda çekim gücüdür. Hava su kadar birincildir. Çağdaş insanın mutsuzluğu sevgisiz yaşamayı seçişindendir.
Bu mektubu yazış nedenim, sizi seviyorum, genç oluşunuza karşın çağdaş, uygar, özgür, düşünceye açık bir beyniniz var.
Antenleriniz geleceğin sinyallerine duyarlı. Çevrenizde bu denli kapalı devre yaşanırken, elbette sizler, hele hele hamım olarak sizler birer değersiniz. Her davranışı sorgulamaya yatkın oluşunuz ayrıca övülesi.
    Kültür ve tabuların tortulaşmış, köktenci inançları, genç dimağlarda ışık ve ısı çoğaldıkça eriyecek yok olacaktır. Çağın sanal gerçekleri, evrime uygun olarak birey merkezli dürüstçe paylaşımı gündeme getirecektir. Getirmiştir bile.!
Sizleri özledim. Öperim.
E. Aydın
GİZİLGÜÇ'E DEYİNTİLER
 (Yarın, doğduğum kentte kaysı bayramı var)
    Otuz sene kalemtıraşın ağzında kaldım. Bir hayli yontuldum sanıyordum. Heyyy.. heyyyy.. meğer yanılmışım. Asıl yontulma yeni başlıyormuş.!
    Yılmak yok Ethem'ciğim. Sen de çoğu zaman yoklukda katık oldun.
    Sana yazarken taslak hazırladım bir süre. Çok zaman alıyordu, caydım, doğaçlama yazmaya başladım. Bu sefer de yaptığım gaflardan dolayı ödün vermek zorunda kaldım.. ki hiç sevmem. Ama işte gerçek ortada. Nene lazım sana elalemin üç oğlakla beş keçisi? (*) Ayıkla pirincin taşını.
    Uzun yıllar laftan ekmek yemiş birisi olarak hep konuşuruz, karşımızdakini esnetinceye kadar.
    Ne yaparsın.... bu bir gerçek. Ama pes ettiğimi sanmayasın. Yazdıklarımdaki gerçeklik payı tutkusundan ödün vermem. (*)
Bir papatyayı görürüz, hayran oluruz, koparırız. Bizim olmuştur artık. İlgimiz ve şaşırmamız sürer. Bu kadar güzellik acaba nasıl yanyana gelmiş merakıyla beyaz çenetleri bir bir koparır, yine deneyi sürdürür, yeşilleri yoklarken elimizde bir avuç çöp birikir. Görkemi o şaşırtan güzelliği yitirmiş olarak.! (*)
    Fotokopideki yapıtınız çok çok güzeldi.
E. Aydın, 5Haziran1997
SEVGİLİ NEJAT.
    Ben zaman Mut'a gelir giderim. Çok da isteyerek gelirim. Ama şu Sıdıka ablamın kafasızlığı, belki de mecbur olduğu durum beni köstekliyor.
    Ben Adana'da bir akrabamı bir yakınımı barındırmadan mahrumken, veremediğim bir şeyi almağa da kendimi haklı görmüyorum.
    İçinde bulunduğumuz zaman yani yaşadığımız zaman hiç dünlere benzemiyor. Hesapsız yürüyenleri altına alıveriyor.
Mut'a gelip gidişlerimde bana sizin yaptığınız gibi misafir olmak teklifi yapılır öteden beri, ben de bazen icabet ederim ama sizin son buluşmanızdaki teklifinizde çok büyük bir mana, anlam ve nezaket vardı. İşte diğer tekliflerden farkı da bu olsa gerek.
Aslında ileri toplumlara layık olan galiba sensin, ama ne olmuş olmuş okumamışsın. Hakkını başkalarına vermişsin böylece de fırtınalara zorluklarla direnen bir çınar ağacı gibi yalın ve görkemli kalmışsın. Bence özde insanlık dantele örgüsüne benzer ilmek ilmek ince duygular düşüncelerden yapılan bir sanattır, herkes bu işi beceremez.
    Sen doğmadan çok önce Fevzi Çakmak Mut'a gelecek denildiğinde köylü kentli günler öncesinden Karaman yoluna birikmiş  geceli gündüzlü beklemişlerdi. Bizlerdeki heyecan başka türlü idi. Nedeni ise onların insan üstü emeklerle Cumhuriyet'i kurmuş olmalarıdır.
    Onlar sıradan insanlardan farksızdılar ama insan üstü idiler. Sevgi saygı milletin yüreğine işlemişti. Bir Hüseyin Gezer ünü ve sanatı Türkiye genelini çoktan aşmış yurdun içinde yüzün üzerinde heykel dikmiş meclisin önündeki bronz heykel grubu da onundur, bir benzeri yakın zamanda gelmez. İşte millet olarak mutlu olarak ona her türlü saygıyı göstermek insanlıktır. İşte insanlık budur. Ölümünü beklemeğe ne gerek var anılmaya şimdiden başlanmalı. Ben geçen yaz bir pınarbaşında zamanlar ötesine ulaşacak reliyefler yaptım, bundan sebep Mut'lu beni sever, akrabalarımda haklı olarak benimle övünmeli ve beni daha fazla saymalı. İnsanlık bunu böyle emreder. Eğer kendimizi insan kabul ediyorsak saygı borcumuzdur. Tersini düşünelim, bu olaylar bizim istediğimiz gibi gelişmedi diye kimseye gücenme hakkımız da yok. Mut'a geliriz, rastlaşırsak mutlu oluruz, rastlaşmasak bir iki gün otelde yatar döneriz. Herkes yerinde sağ olsun. İnce teklifine binlerce binlerce teşekkür eder sağlıklı ve mutlu günler dilerim. Öperim.
E. Aydın, 24mayıs1994
SAYIN NEVİT KODALLI
Yukarıdaki yazıyı, İçel Sanat Kulübü Başkanlığına yazmıştım.
Uygun ve gerekli görülmüş; yanıt geldi. Sizin onayınıza da sunmayı düşündüm.
Yılı veya daha öncesini de kapsayan, geleceğe de ışık tutacak bir raporu, birlikte hazırlayarak veya sonradan birleştirerek başkanlığa sunalım diye düşünüyorum. Eğer düşünceme katılırsanız, haberleşelim.
Yönetime bir katkımız olursa sevindiricidir. Olmazsa da üzülmeyiz.
Sevgilerimi ve saygılarımı sunarım.
E. Aydın, 12Haziran2002
SEVGİLİ GENÇLER
(Editörün Notu: Bu mektup torunlarına yazılmıştır)
Uzam içinde zaman seller gibi akıyor aslında.!
Bizler sel önünde ve içinde çakıl taşları veya kayalar.!
Birbirimize sürtüne sürtüne, yıpranarak gidiyoruz.
Bu bir sünnet düğününe benzer, insanlığın şamatası. Bir yaş daha kocadıklarını duymamak veya karambola getirmektir. Kazanır gibi kaybetmek.!
    Yaşamın bir de ağırlığı vardır ve de olmalıdır. Üzüntüler, sıkıntılar, zorluklar, sorumluluklar, sınıf kalmaklar,  iş bozup iş yapmalar,  hastalanmalar, iyileşmeler, doymak, acıkmak, sayabildiğin kadar...
    Bu ağırlıkları kaldırırsan geride hafiflik kalır.! Üzüntüsüz eylemsiz, sevgisiz, hiç ağırlığı olmayan hava gibi bir şey.! Biz bunun hangisini seçelim?
    Tabi seçtiğimizi! Öyleyse yaşam ivmedir, kıpırtıdır.
    Kıpırdayalım arkadaşlar.!
Yeni yıl çuvalını aldım. Çok anlamlı buldum. Bundan güzelini kimseler yapamaz. İlk insanın ayağa kalktığı bir yerlere bir şeyler taşımak için seçtiği ot elyafından yapılmış seyrek örgü.
İnsanlık dokusu kadar basit ve seyrek, kavi, yani dayanıklı, sıradan ama otantik, yani ilk yaratılışa dayalı.
Üzerinde düşünce var. Ağız büzgüsü kırmızı. Batık çıkan bizlere benzer. Ağzında geleceğe açılan bir fiyonk, umut rengi.
Noel baba kırmızı geymiş. Oldukça şişmanlamış. Zamanları zamanlara taşıyan evrensel yolda trafik polisi. Kolunda, önünde benekli yeşil. Gözler ileri, bakışlar yukarı, dikkatli ve sinirli. Soğukla bezenmiş, ama esir olmamış, devingen bir yüz.
Torbanın içinde ağzının tadını artıran, hastalıkları otayan ruhları kamaştıran öteberi.! Çağdaşlığı simgeleyen ve zorlayan kravat.
Kahve çikolata cabası...
Eh artık hepimiz birer yaş daha büyüdük.Akıllı olalım.!
Hepinizi kucaklarım. İyi yolculuklar Selamiiiii derim
E. Aydın, Otuzbir aradan bir ocağa sıvışırken
SEVGİLİ KOYUTÜRK
    17 Nisan için kıymetli Abidin Atlay bana bir görev verdi. Seve seve üstlendim. Döner dönmez kaynak kitaplara el attım. Kaynakları araştırdıkça işler karıştı. Cumhuriyetin kuruluşuyla  bütün bu tamamı tamamına kuruluş için gerekli olan plan program bir tarafa düşman bir tarafa. Saray, kapütülasyonlar, anlaşmalar, latin abc'si, Türkçe ezan, demir yolları, karayolları, tarım, her şey sınır noktasındaydı start verildiğinde. Bütün bu güzel, yerindelikli hazırlık nasıl uygulama alanına ulaştı..! Bu uygulayıcılar nerelerde nasıl bu ideallerle bezenmişlerdi?
    Yoksa hazırlık Osmanlıdan beri yapılıyordu da kayıtlara mı geçmemişti?
    Yeryüzünde kayıtlı olan hiçbir ülke, böyle bir durumla yani vatan kurtarma, iç ve dış düşmanlar, asırların birikmiş borçları, gözler alabildiğine ekilmemiş bakılmamış topraklar... Zaten zavallı millet hiç savaşsız kalmadıki... Güçlülük günlerinde para bitince savaş, üretim olmadığı için her zaman savaş ve ganimetler hesaplanırdı.
    Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eskiyeni. Kuzular bize söyler yılların geçtiğini dediği gibi. Böylesi herhalde bizden başka olmamıştır. Aslında biz pek plan yapmağı, programı sevmeyiz. Ama öyle bir hazırlığa girilmiş. Jon Dewey ki zamanının en ulaşılmaz eğitimcileri Dexrolie ve diğerleri gelip bize bilgi vermişler ve biz de anlamışısz, kendimize göreceleştirmişiz ve uygulamış ve de başarmışız. Ama nasıl ??? Bugün dünya bizimle olsa herkes okey dese o düzeni yeniden kurmak olanaksız. Öyleyse temelde yatan felsefe ne idi?
    Nasıl mevsimler döner,yağmurlar yağar, ağaçlar uyur veya uyanır, işte sanıyorum, bizim ekim zamanımızın bütün şartları peşpeşe yan yana gelmişti.. O zaman siz köyde oturacağınıza imza verdiniz. Köylü toprağının düşük bir kısmını size terk etti. Daha neler neler.
    Hazırlık için nasıl bocaladığımı anlatmıştım. İşte sizin dosyaya bakışım ve size hayran oluşum ondandı. Öperim.
Not: Siz salonda bana iltifat ettiniz. Yüksek köy enstitüsü mezunu olduğumu söylediniz. Gurur duydum. Ama ben o kadar genç değildim. Aynı amaçlara uygun Gazi terbiye, aynı zamanda eğitilmiş kuşağın hocalarıyla olduk.
E. Aydın, 18Nisan1996
SAYIN NACİ YATMAZ
    İlk defadır, devlet organı bir kuruluştan, saydam ve birey haklarını da koruyan, kollayan bir mektup alıyorum. 1945'den başlayarak, 1977'ye kadar kuruluşun içinde bulundum, hep dairelerin devlet çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini yaşadım. İlki Kars'ta oldu. Hem okul müdürlüğü, hem de valilik bana takdirname veriyor, bir ders yılı öğretmenlik yapmadığım gerekçesiyle stajerliğim tastik edilmiyor, askerliğim bitiyor, köy enstitüsüne bakanlık görevlisi olarak gidiyorum, yedi ay sonra İvriz'e atanıyorum, göreve stajer olarak başlıyorum. Durumumu yazılı ve sözlü, kimselere de anlatamadım, üç yılı yitirdim, daha neler neler de beraberinde...
    Bir süre donra Mersin lisesine geldim. Yine bir süre sonra Milli Eğitim Müdürlüğünce, Özel İçel Koleji içindeki karışıklık nedeniyle orada görevlendirildim, kendimi önce baş muavin, sonra da müdür atamadığım için, bir küsür yılımı emekliliğe saydıramadım.
    Benim kanaatıma göre bunlar hep kıraldan çok kıralcı yetkili dostların devlet korumacılığının hazin örnekleridir.  Emekli olduktan sonra yapabildiğim kadar, sorunlardan uzak durmak istedim, artık hiç hak aramıyorum, verilenlerle yetiniyorum, maaşımı da Ziraat bankası bankamatiğine bağladım, ne verirlerse alıyor, uyumlu vatandaş rolüne devam ediyorum. İyi de oldu, kafam rahat.
    Bütün bunlardan neden, hangi çizgide olursa olsun, bu yazınız bana mutluluk verdi. Çünkü devleti ben böyle düşlüyorum. Hele yazınızın son tümcesinde, yetke çizgisini de aşarak, "bilgilerinize sunar, sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim" diyorsunuz. Bu incelikte beklentilerimin sınır çizgisinde bir incelik oldu.
İlginizden neden size teşekkürler eder, öperim.
Ethem Aydın, Emekli Resim Öğretmeni,14Temmuz1995
SEVGİLİ MUZAFFER
    Mut'tan o kadar dolu ayrıldımki, küçücük, bölükpörçük, görünürgörünmez, iyikötü, gerçekçi, gerçek üstücü, karmaşık mı karmaşık, sarmal mı sarmal..... Hani deve ve koyun yününden, döve döve bir keçe top yaparsın, lif lif  olduğunu bilirsin ama çözemezsin. İşte öyle birşey.....!
    İşte mutlulukta öyle birşeydir. Çünkü, o top benim elimde milyonlarca lif, sonsuz duyum ve doyumlardan büyümüştür. Acı, ekşi, kekre tıpatıp mutluluğun tadı...
    Bu yazıyı seni karşıma alarak, masamın öteyüzündeki sandalyeye oturarak, göz göze, diz dize, söz söze yazıyorum. Açıkçası kendi benime yazıyorum, ben bana karşı.  Orada, sen bir billur pınarsın, anlayana tadana ki, anlayan tadan da vardır. İnsan bir sırkıntıdan olmuştur, akar akar durulur. Kıvamını, kalitesini bularak, üzerinde yürüdüğü toprağa güç katarak, yılanlar kadar sessiz, uyumlu akar akar. Yol ölüme doğru değil, ölümsüzlüğe doğrudur, ezeli ve ebedidir!. Kısa mesafelerde insanı değerlendirmek yanlış ve anlamsızdır, her birey deryadadır, yüzüyor. Kimileri kulaç kulaç üzerine atarak öylesine göze batar ki, yarışın ası sanırsın, çok su çırpıyor, enerji yitiriyor, büyük şov ve görüntü içindedir. Toplumda genel çizgi ve davranış bu yoldadır. Kültür, etik, ekin, memleket, millet unutulmuş veya öyle sanılmış, kısa zamanda daha çok mal, mülk, konfor edinmek sevdası gözleri büyümüş, amaca ulaşmak için bütün özelliklerimiz, güzelliklerimiz, kültür birikimimiz tarih bilincimiz, hatta dinimiz araç haline getirilmiştir. Bu karanlık tablo, bu ürkütücü görüntü süregen ve ömürlü olamaz. Sağ duyuya sessiz ve emin adımlarla ilerliyor.
    Biliyorsun yerinde sayanlar, yürüyenlerden daha çok ayak patırtısı yaparlar. Biliyoruz ki, medeniyet bugünkü çizgiye gelinceye kadar, ateşten çakmağa sayısız asırlar geçirdi. Sabırlı olmak gerekiyor. Zira acun bir günde oluşmadı. Siz ve sizler gibi tabandan, fakat bilinçli yürüyenlerin sayısı hiç bir devirde az olmamıştır. Eğitim öyle sanıldığı gibi ve bizim uygulamaya çaba verdiğimiz gibi kolay, sabirsızca istif etmeye gayret ettiğimiz kadar basit değildir. Ben, siz ve ötekiler şu anlatmaya çalıştığım çizgide konuşuyor, belki anlaşıyor, yazışabiliyorsak, bu kendi bayrak yarışı etabımızda büyük bir başarıdır. Yaşamı duyumsadığımız günden şimdiye değin, kalemtıraşın ağzında kalarak bu güzel çizgiye ulaştık. Gerçek de budur. İyi yoldasınız ve yoldayız.
Muzaffer, bir başka konuya deyineceğim. Bir insan bir diğer insandan bir şey almaz, kendinin bildiği ve doğru saydığı bilgiyi, onaylayan yoluyla  özümser. Sizden dinlerken, her iyi şeyi bir başkasının size verdiği alçak gönüllülüğünde bulunuyor, bunu yeniliyorsun, ama ben derim ki, bu yanlış. Zira yine bazı kişiler sizi yönlendirdiği kanısına varılabilir. Halbuki siz kendinizi yarattınız. 
    Bir Hilmi Dulkadir, Sıtkı Soylu olmasa, bu çizgiye varabilir miydi? Ama Hilmi bitek toprak olmasa, Sıtkı onu yönlendirebilir miydi? İşte incelik bu çizgide. Hepimiz özde benzeşmeseydik, özdeş olabilr miydik? Beni şu saatler boyu size belki de değerli birşeyler yazmaya iten güç sizin asil ve özdek duyumlara sahip olmanız nedeniyledir. Mektubu kesiyorum, benim zamanım senin adına çokça kaydı. Öperim.
E. Aydın, 7Haziran1995
MEHMET ACEVİT, ALTINKOZA A.Ş.
GENEL MÜDÜRÜ   
    Dinamik, genç, bilgili, karekter birikimli, yaratma ve uygulamada farklı karekter, tam anlamıyla Atatürk çocuğu, sevimli dostum Mehmet'ciğim. Bu yazdıklarımı iyice oku,ama sakınola hemen uygulamayı düşünme, zaten olayın kapsamı biraz da seni aşar.
    Şöyle düşünelim, bugünlere değin ne yapılmışsa, hepsi üzrinden kalın bir çizgi geçilecek. Adana'da kültür ve sanat etkinlikleri sıloganından, tekrar konuyu masaya getiriyoruz. Elbette zor!
    Akılcı yaklaşım gereği, önce kültür sözcüğünü inceleyelim. Türk dil kurumu sözcüğünden alıntı: Tarihi, toplumsal gelişim sürecinde veya içinde yaratılan, bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kulanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçlar bütünü, hars, ekin. Bir toplum veya halk topluluğuna özgü düşünce sanat eserlerinin bütünü...
    İşte şimdi Çukurovalı'ya sunacağımız şölenin değişmez dış çizgileri oluştu. Makro belli oldu, şimdi mikroya dönmemiz gerek.
İnsanlık topluluğuna giden yol, birey ve millet çizgisinden geçer. Eğer hakikaten incelikli ve özverili, özgörü çizgisinde Çukurova'yı seviyorsak, daha çok sevdirmek istiyorsak, (bunun böyle olduğuna inanmak isterim), önce bu bakir  değerler harmanında bocaladığımızı, düşünmek, seçmek, düzenesıraya koymak gerilimine düşmemiz gerekir. Baştan beri anımsatmaya çalıştığım gibi, örnek bir Çukurova festivali için İstanbul, Ankara, diğer şehirlerimizin katkısına gerek ve gereksinim yoktur. Asırlar boyu kendi kendini tamamlamış, onurlu bir şekilde, etiğini, kültürünü, sanatını yapmış, korumuş ve korumakta olan bulunmaz bir beldedir Çukurova.. Hırsları, acımasızlıkları, kişisel çıkar düşünceleri ile devletler gelmiş devletler geçmiş! Seller geçmiş, dolular erimiş, geride daha sağlam, daha yoğun kültür birikimiyle Çukurova sağlamlığını ve yoğunluğunu koruyor ve koruyacaktır. Biz ölümlüler, belki de haklı olarak, geçici, moda olan kolay edimlerin ağına takılıyor, yüzeysel, öznenin özdek, özge, özdeşliklerini aramak sanki sıradanlıkmış sanısına kapılıyoruz. Sizin kişiliğinizde, Çukurova'nın geleceğine etki edecek nuanslar görüyorum. Bu inançla iki gündür daktilo başında, karınca kararınca geleceğe bakıyorum, bir çoklarına hayal yansıması gibi gelecek ama, çok çok inandığım çıkışlar yazıyorum. Bürokrasinin her isteğini, olayların akışı içinde istenilenden fazla olarak çevreye yansıyacaktır. Öyleyse Çukurova Altınkoza A.Ş. olarak büyük, çok büyük düşününüz. Olayları sıradan yasak savma çizgisinden kurtarınız. Yaptıklarınızı sağlam arşivlere alınız.
    Gün gelecek sizinle yarışmak isteyenler olacak, işte şimdiden onları sollayınız. Dünya reklam üzerine duruyor. Ama reklam vazgeçilmez bir soylu sanattır. Her dem taze önde olmak durumundadır. Dikkat ederseniz hükümetler ve devletler hep halklardan geride kalıyorlar, bu yüzden formaliteler özel teşebbüsünüz elinize bu görkemli hizmet fırsatı verilmişken değerlendirmeniz, gerçeği yakalamanız gerekir.
    Bundan sonra dış çizgileriyle ana başlıklarla neler yapabileceğimizi yazmaya çalışacağım. Doğaldir ki, Ethem Aydın düşünmeye çalışan sıradan bir Adana'lıdır. Kepenek altında er yatar örneği kimbilir daha uygulanabilir düşün ürünleri size ulaşacaktır. Yeterki Çukurovalı'ya güvenmeye devam ediniz. Dünkü toplantıları, maratonun başına alıp uygulanabilirliğini arttırınız. İşiniz zor ama sizde büyüksünüz, başaracaksınız.
    Dünkü toplantı, sanatçılardan gelecek eleştirel görüşü bir nebze olsun önlemek içinmiş gibi geldi bana. Aslında bu seranomi çalışmaları başlatılırken, aşağıda hatırlayabildiğin ve yazabildiğin birimlerle ayrı ayrı ve olabilidğince sık müşavere toplantıları değişme koşuldur. Demokratik, katılımcı bir şölene oluşturmak ve Çukuova'lıya hizmet götürmek istiyorsak tabi. Önce festival, Seyhan'ın deltasından, yine Seyhan'ın nebağına kadar genişletilmelidir. Daha sonra derinliğine Çukurova'yı kapsamak projesi düşünülmeli. Öyle olmalı ki, festival boyunca Çukurova hep ayakta, işte, iştirakta, alış verişte, gezide, iletişimde, dolayısıyla eylencede, kendini kendisi izlemek istesin. Doğal yapısı ve çevresi içinde katıksız katışıksız Adana kültürü sergilenmeli.
Düşünceme göre ilk yerleşim alanı ırmak boyudur. Adana kebabı yarışması, şalgam, meyam tanıtımı birimleri, çiğ köfte yarışması, lokanta ve reyonları. Köy yaşantısına sosyal yapının çadırlarda güncel uğraşları başında temsili. Yerel giysi defileleri, at yarışları, kayık evler, kayık gezintileri, yerel zenat erbabı reyonları hepside günlük işleri ve satışları içinde. Değişik etablı yürüyüş ve koşullar, güreşler, yazarlar, çizerler, kitaplar, kitapçılar.
    Yukardan beri anlatmaya çalıştığım dağınık işler bir otomatiğe bağlanabilir, bağlanmalıdır da. Yetke sahiplerinin bildirisi üzere, kurum ve kuruluşlar bu katılımı seve seve yapacaklardır. Festivalin bilimsel yönü sempozyum panellerle ciddi kalıcı tutanaklarıyla organlı bir örgüye ulaştırılmalıdır. Bir kaç ay önceden okullara, bir bildiriyle, Altınkoza üzerine şiir, öykü, resim, müzik konularını kapsayan onur ödüllü yarışmalar duyrulmalıdır. Festival süresince, Çukurova'nın her biriminde bir canlılık bir katılım kıvancı yaşanmaktadır. Elimdeki verelere göre, bundan önceki festivallerde Çukurova hep evine kapanmayı yeğlemiştir, katılım çok düşük olmuştur.
    Bu çizgide, sanayicilerimiz belli alanlarda ürünlerini sergilemeli. Sicilli ticaret birimleri katılımı özendirilmeli. Her yıl için sicilli zanaat, sanayi birimleri ve adreslerini, telefon numaralarını kapsayan reklamlı rehber hazırlanıp satışa sunulmalı. Ayrıca bütün festival alanlarının özellikleri ve yerleri bir bülten halinde sunulmalı. Sergi birimlerinin hemen hemen hepsi kaynak yaratılacak şekilde organize edilmeli. Diğer komşu il ve ülkelerden temsil edilmek isteyenlere yardımcı olunmalı. Böylece devirgen, dinamik, hararetli, neşeli katılımcı bir festival gerçek olabilir. Değişmez kanaatim, Çukurovalı eğer bilgilendirilirse en güzel festivali hazırlayacak güçtedir, kültür bazında. Ve Çukurovalı buna zaten layıktır. Size ulaştırdığım fikirler, ilk bakışta külfet getiren uygulanamaz olaylar gibi gözükebilir, ancak birim bölümler önceden organlaşmaya çağırılır, çalışmaları bir ücretle değerlendirilirse Çukurova festival A.Ş. hem rahatlar hem de  bunca sarflar azaldığı gibi insanımız için kazandırıcı bir yatırım olur, ekonomik olur.
Sizi, Çukurova'yı, ülkesini seven bir ağabeyiniz olarak bunları yazmaya cüret buldum. Okuduğunuz için teşekkür eder, başarılar dilerim.
Saygılarımla.
Ethem Aydın, Emekli Resim Öğretmeni, 15Eylül1995
SAYIN DOST
    Gönül okşayıcı iletinizi aldım, dünyalar kadar sevindim.
    Uzun süredir aradığım, özlediğim bir dostu bulmanın binlerce sıcacık anılarla buluşmasını, zaman zaman siz de tadmış, keyfine varmışsınızdır.
    Fransızların bir özdeyişi vardır: arkadaşlık dostluğun başlangıcıdır.
    Aranışınız, özlenişiniz bundandır.
    Sizin iletiniz de keza.
    Alo diyerek, bir kahve içimi uğrarsanız sevinirim.
    Saygılar, sevgiler. Öperim.
E. Aydın, 8Ocak2001
BERİN HOCAHANIM
    Öğrenciniz Hüseyin'le ilgilenirim. Ayakkabı boyacılığı yapar. Baba ölmüş, geçim durumlarının iyi olmadığını sanıyorum. Kendi çocukluğuma dönüp baktığımda; Hüseyin'den pek farkım yoktu. Fakirdim, devlet okuttu öğretmen oldum, şimdi emekliyim. Bu yüzden olsa gerek; çöpçü çocuklarla, ayakkabı boyacısı çocuklara yakın dururum. Karınca kararınca yardım etmek isterim.
23000 öğrenciyle yakın ilişkim olmuş, şimdi en yakın dostlarım, arayan, özleyenlerim onlardır. Okuldan yardım alamamış olmasına üzülüyor. İlgilenirseniz sevinirim.
    Bir kahve içimi de olsa, uğrarsanız onur verirsiniz. Selamlar saygılar.
E. Aydın, 8Kasım2001
SAYIN İSTEMİHAN TALAY
KÜLTÜR BAKANI
    İçelMut doğumluyum. Mersin lisesinde on yıl işresimyazı öğretmenliği yaptım. 28Ekim Mersin liselileri buluşma gününde bir sergim oldu, sizlere ulaştığını sanırım.
    Eski halkevi girişinde, sizin önerinizle yapılmış, alçıdan bir Atatürk maskı vardı. Düşmüş kırılmış, raslantı olarak gördüm. Adana Eğitim Fakültesi Heykel Biliminde okumasına katkıda bulunduğum Mut'lu bir öğrenciye, yine benim gözetimim altında, polyester bir Atatürk maskı yaptırmıştım. 180 X 75 ölçülerinde ve iyi bir kreasyondur. Bu resim bölümü başkanı, heykel bilimi şefi, Doçent Suat Karaaslan, bölümün öğretim üyesi Birnur Erdemir'in de beğenisini kazanan bu yapıtı; sizin izninizle, (yalnız gereç giderleri ödenerek) opera girişine astırabilirim.
    Saygılarımla, işlerinizde başarılar dilerim.
E. Aydın, 18Aralık2000
ÇALIŞKAN DOST
    Acaba raslantılarda da, bilmediğimiz bir seçme ve seçilme gücü mü var? Taşeli gibi, uygarlıkların dinlek yeri olmuş, bölgeye; Mehmet Çalışkan gibi bir gizilgüç atanabilir miydi?.!
    Gelmenize sevindim. Yazdıklarımı lütfen övgü olarak algılamayın, duygularımdır. Ben sergiyi açtıktan sonra Adana'ya döndüm. Galiba ormancı arkadaşınız, Ermenek resmi sormuştu daha önce, Ermenek'ten de çalışmalarım vardı, İstanbul sergimde, Hollanda'ya gelin ettik.
    Size ayak izleri bir dileğimi sunmuştum; Mut girişinde, deveci köyü sırtlarında bir tepe var, deveci tepesi, Mut çöplüğü arkasında. Oraya bir yeşil bürüncek yakışır diye düşündüm. Yolu yordamı hakkında bir bilgiye ulaşabilirsem, tam mevsimi diye düşünüyorum. Telefonla veya yazıyla güvenilir bir bilgiye ulaşabilir ki, bu sizin yardımınızla olacak; hemen gerekli gideri, gerekli yere yatırmaya öncü olmuş olacaksınız. Bunu sizden bekliyorum.
    Öperim, başarılar dilerim.
E. Aydın, 1Kasım2000
SAYIN CUMHURBAŞKANI
AHMET NEJDET SEZER
Türk ulusu, soy kütüğünde hep büyüktü.  Onuncu yıl marşı, bizim gerçeğimizdi.
Demokrasiye, din özgürlüğüne, asırlar boyu yaşadık, dünya uluslarına yaşattık. Yüce Atatürk 'ün, önsezisi, öngörüsü, Cumhuriyet'in kuruluş mantığını, tarihimizin has gerçeklerinden yola çıkarak yaşama getirmiştir. Korumak, kollamak görevini gençliğe emanet etmiştir. Kuralları ve kuramları yasalarla belirtilmişti.
Bütün herşey iyiydi, dev adımlarla yürüyorduk. Ülkeyi sevenler çoğunluktaydı. Garip şeyler oluyor.
E. Aydın, 4Aralık2001
SAYIN ERHAN ÇELİKER
Mersin Liselileri Derneği'nin, İçel Sanat Kulübü Teoman Ünüsan salonunda adıma düzenlediği resim sergisine onur verdiniz. Geç olsa bile, sizi tanımaktan mutlu oldum.
Ayak üzeri, sanat ve sanatçı için övgülü konuşmanız beni yüreklendirdi. Tekrar buluşmak umusuyla teşekkürlerimi sunarım. Saygılarımla.
E. Aydın, 21Kasım2000
GÖZDE BİLGE
İnanıyorum ki, insan; şartlar nasıl olursa olsun, gerçek doğayı içsel doğanın ışığında, yeniden yaratabiliyor.
Yağmur, kar, geçim sorunları, sağlık, politika çıkmazları kara bulutlar gibi, sarıp sarmaladığı, geleceği seçilmez ettiği zamanlar da bile, birileri yüksek duygularla, beklenmedik anlarda ortaya çıkıp, "dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar, güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar" tınısını, bir güçlü koro özgürlüğünde, kapı aralığından, karanlığıma ışık, renk fotonlarıyla ulaşıyor.
Bir düze bayram yaşamının melankolik atmosferini yaran dost oluyor, dostlar oluyor.!   İsimsiz kahraman, seni kutlarım.
E. Aydın, 8Ocak2000 ve ötesi
SAYIN GÜLFİDAN TECE
Sizi uzun süreden beri yazılarınızdan izliyorum.
Güzel, çok güzel yazıyorsunuz. Ayrıcalığınız, yazın alanında, ince ayrıntılardan, duygu ve duyumların sınırlarını imge ve betimleme ustalığınızı kanıtlıyor.
Öyle olunca sormak gerekiyor, neden İçel Sanat Kulübü okurları sınırında kalıyorsunuz? Daha genç toplumlara ulaşmayı düşünmüyor sunuz?
E. Aydın
MUT ÖĞRETMEN EVİ MÜDÜRLÜĞÜNE
Efendim, ben Mut doğumlu, emekli resim öğretmeni Ethem Aydın'ım. Mut'ta doğduğum ev harabe halinde olduğu için, bir kaç gün anılarımla baş başa kalabilmek için, sizden bir kişilik oda verilip verilmeyeceğini öğrenmek için rahatsız ediyorum.
Yazmak lütfunda bulunursanız sevinirim. Saygılar, sevgilerimle.
E. Aydın, 15Ağustos2001
DEĞERLİ DOST
Gazetedeki yazınızı, içimde çoğalarak okudum.
Bilirsiniz; arkadaşlık, dostluğun başlangıcıdır
1980'lerden, 2000'e az zaman geçmedi. Öyleyse bu yazılan öz eleştiri, sanal olamaz.
Edimlerin değerlendirilmesinde sıcak, ılıman, besleyici bir dost soluğunun güçlü esimi var.
Deneyimli bir öğretmen olarak, yaşanılmış gerçekleri yaşanan olumsuzlukların da tanığı olarak eğitim, bilimsel bir tablo çizmişsiniz.
Benim kişiliğimde, ideal öğretmeni de yaşatmış yaratmış olmanız, ayrıca bir gözlem gücü ve gözlemin diregenliği, sizin yoğun emek verdiğiniz meslek başarınızın da bir göstergesidir.
Geçmişi özümseyerek, geleceğe iletide bulunan yorulmaz, özverili kalemler bitmeyen umut ışığıdır.
İzninizle, ilk paragraftaki özdeyiş üzerinde de birkaç tümce oluşturacağım:
Arkadaşlık ve dostluk nasıl oluşur, anatomisi nedir? Arkadaşlık sıradan, gelip geçici birlikteliktir. sınıfta, lokantada, trende, otobüste, kışlada, sinemada v.s.
    Hepsi ayrı ayrı tellerden çalarlar, antenlerimize gelen seslerden naturamıza bilgi, kültür eğilimimize yakın olanlardan bazılarını severiz. Her bireyin bir doğrusunun olduğunu düşünerek, dereden tepeden konuşmaya başlar, doğru ve yanlışlarımızı buluşturmaya, bilgi ve deneyimlerin, hoşgörünün de ışığında örtüştürmeye çalışırız. Bu zor iştir, emek ister, bazılarını seçeriz.
Her bireyin, bir doğrusunun olduğunu düşünerek, dereden tepeden konuşmaya, başlar, doğru ve yanlışlarımızı, buluşturmağa, bilgi ve deneyimlerin, hoşgörünün de ışığında,örtüştürmeğe çalışırız. Bu zor iştir, emek ister, sabır ister. Ebrulu dolaşık yumaktır, bıktırır, bezdirir. Ama o, sevgi var ya, o, sevgi,!
    Dostluk başlıyor demektir. Dostluk bir gerilim hattıdır. Öyle olması da yararlı hatta gereklidir. Barikayi hakikat, müsademe'yi efkardan çıkar
    İnsan, insanda çoğalır. Bu yazıda olduğu gibi.
    Yazdığın için, bana da yazdırdığın için, binlerce teşekkürler Mehmet'ciğim. Öperim.
E. Aydın, 8Ocak2001
SEVGİLİ NİHAL
    Cumartesi buluşmamız, ister istemez beni geçmişin girinti çıkıntılarına götürdü. Geçmişte gezinmek insana, biraz hüzün verir ama çok mutlu eder.
    1920 Ethem, şimdi bir yıkıntı olan han sokakta Müderris hoca'nın evinde doğmuş. Merkez ilk okulunda sınıf kala kala, dayak yiye yiye 1935'te okulu bitirmiş.
    Babam, yavan okuduğum için beni Siifke'ye ortaokula yollamak istemiyor, saat tezgahına oturtmakta kararlıydı.
Naciye ablam güzel, endamlı, uysal, elinden iyi nakış gelen, sayıl, saygın bir genç kızdı, albeniliydi.
İlkokulu, parmağındaki ogmaz yaraya karşın, birincilikle bitirdi. Okulda yaptığı işler resimleri kopya etmemiz bile olanak dışıydı. Anadan babadan her herhangi bir öneri, eleştiri almadan, biz küçüklerin koruyucusu, hem de sevgilisiydi.
Dikiş diker, dikiş nakış öğretir, bildiğini paylaşır, 65 metrekare alanda, 10 öksüz akraba çocuklarıyla dirliği düzeni, sessizce, barışık olarak sürdürür, iş bölümünü sağlar, babamın damga pulu bordurosunu eksiksiz yapar, dükkanda oturan ilk Cumhuriyet çocuğuydu. Onu anlatmak çok zordu. Anlamak da.!
    İnsan değil, insan üstüydü. Bu deyim, eniştenin ağzından, tekrar evlendikten sonra, bir konuşmada gelmiştir.
    Mut'lu onu tanırdı. Uyumsuzluğu, geçimsizliği yoktu. Kin tutmaz, ağır söz söylemez, kimseye sesini yükseltmez, cesur becerili bir genç kızdı.
    Anamur'dan, Ermenek'ten, İstanbul'dan, Konya'dan isteyenleri oldu. Bu arada, belirli bir işi olmayan, geçici köy tahsildarı Rıza Özcan seçimimiz oldu.
    Aslında, ablam akrabalardan Sadulah tıp fakültesi üçüncü sınıfından  sözlüydü. Sağlıksız ve süresinin uzun olması nedeniyle, babam Özcan'ı seçti.
    Evlendiler. Enişte, benim de ortaokula gönderilmem için direndi. Çünkü ablamla tanışmalarında epey emeğim geçmiş,mektuplar götürüp getirmiştim
    1937'de dünyalar tatlısı ve güzeli bir kızları oldu
    Ablama o kadar çok benziyordu ki, ben de hemence O'na aşık oldum. İki aylıktan sonra o da sanki beni tanıyordu, benimle uzun saatler kırlarda gezmeyi seviyor, hep gülücükler atıyor, ağlamıyordu. Ortaokul, öğretmen okulu ara tatillerinde hep beraber oluyor, sevgimizi güçlendiriyorduk. Dünyamız yeniden zenginleşmişti.
    Uzam geriye, zaman ileriye doğru aktı, aktı..
    Görücüler sıraya geçmişlerdi. Zaten ailede yoksulluktan bıkmıştı. 
    Enişte işsiz, çocuklar okuyordu. Kız meslek lisesinde başarıyla okuyan Nihal'ciğin kafasına seçkinin yansıması da girince, okumuşluğun gururu da yara aldı. Evlendi.
    Ham meyveyi kopardılar dalından.
    Yine uzam geriye, zaman ieriye aktı..
    Ablam öldü.. Benim sanki dünyam yıkıldı. Uzun süre inanamadım, merasimlere katılmadım. Gerçekler yadsınabilir mi?
Ham meyvecik ne yapsın, ablam gibi doldurabilir miydi? 
    Artık hamlıklara alışmak gerek.
    O sıcacık aile sovudu sovudu, kimse kendinden başkasını düşünmez oldu. Kardeşlik, akrabalık rafa kalktı. (*)
    Bu yazıya iki yıl önce başlamıştım, şimdi yollayabildim.
    Senin annenin kardeşiyim, Rıza Özcan'ı seven birisiyim.
    Dahası seni seviyorum. Bir yanılgıyı düzeltmene yardımcı olmak istiyorum. İşin zor, aynı kanı taşıdığımıza göre, düşünürsen yapabileceğini biliyorum. Öperim.
E. Aydın, 28Ocak2001
SAYIN MEHMET ÖZEL
GÜZEL SANATLAR GENEL MÜDÜRÜ
Anadolu'nun ulusal kimliği; kıraç topraklarında, doğanın her türlü olumsuzluklarıyla beslenip bölünerek, zamanlar içinde evrensel, "sanat kimliği" onuruna ulaşır. "Mehmet Özel onlardan birisidir".
Sizinle, ana babalar övünsün.
Öğrenimine katkıda bulunanlar övünsün
Yüce Türk ulusu övünsün
İnsanlık övünsün.
Sizi kutlar, öperim.
Resim öğretmeni, Ethem Aydın
TÜRK HAVA KURUMU GENEL BAŞKANI
TÜMGENERAL İBRAHİM YUMUKOĞLU
 ANKARA
1924 lerde,gelecek göklerdedİr deyen Atatük, ne kadar İlerİ görüşlü bİr lİderdİr. Bugün daha iyi anlaşılıyor.
Bu özdeyişi söyledİiği zanamda, atom henüz silah değİidi, aya gidilmemişti. Uluslar havacılığın başlangıclarındaydılar.  (*)
E. Aydın
SAYIN SOYCAN
    Bugün İçel Sanat Kulübü dergisi elime geçti.
    Sizin mesleğinizin ne olduğunu bilmiyorum ama ben sanat içinde biri olarak, Cemal Turan'ın sanatı ve kişiliği üzerine yazdıklarınızı anlamakta zorluk çektim.
    Başta soyut sanat olmak üzere bütün (izm)lerin figüratife sonsuz borcu vardır. Bildiğime göre sanat objeden yola çıkar. Görsel olduğu için de bu böyledir. Ayrıca figüratif olmak hiç bir zaman suç değildir, kusur değildir. Benim bildiğim sanatçı bilerek kullandığı figür anımsatmalarından utanmaz. Hele Turan, sanatta ikili oynamaz,  yaptığının bilincinde ve sorumluluğunu taşır. Onu ve sanatını üstün yapan bu sanatsal kişiliğidir. İlk tümcede dille yaşam bağlamı, sanat anlamına ters düşer. Sanat başlı başına evrensel bir dildir.
    Nereden, dil kendini oyan bir matkap oluyor, neden?
    Sanatta sahicilik diyorsunuz, anlamı nedir?
    Yazında seçtiğiniz sözcüklerin zor anlaşılması veya anlaşılmaması için çok çaba vermişsiniz.
    Lacan, akışkan, töz, travmatik, narrativ, amorf, spontane, kontrast, dokusal efekt, sentaktik, melankolik, espas, perspektiv, güzergah, valör, plastisite, paradoksal sözcükleri ayakta duruyor, yerine oturmuş değil. Üstelik bu terimler çağdaş sanatta kullanılmıyor, demode oldular.
    Dahası izleyiciyi tedirgin eder.
    Sanatçıyla ilgilenişiniz övülesi; ancak, ağırlıklı olarak bu yazınızda Cemal bey'i öveceğim derken bilmeden dövdünüz.
Bugün eleştirmenlik, bütün kadim sanat tarihini kapsayan bir olay olduğu için, bilinçli olarak, sanatçıyı sorumluluklarıyla başbaşa bırakmayı daha doğru buluyoruz.
    Saygılarımla.
E. Aydın, 21Ocak1997



BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm