Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms

bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri



DOST MEKTUPLARI-2


CUMHUR
    Sana bu mektubu getiren çocuk Kars'tan Adana'ya iş aramaya gelmiş. Aç kalmış, çöp toplayıp satmaya soyunmuş.
Ben onu, çöp toplarkenki ayrıcalığından tanıdım. Çağırdım, sabah kahvaltısını beraber yaptık. Ben de ilk öğretmenliğime Kars'ta başladığım için olacak; ilgilendim, konuşturdum.
    Kars'ın bir kasabasında ortaokulu okurken, teröristler köyü basmış, okulu yakmışlar. Güvenlik sorunundan ailece dağılmışlar, büyükler İstanbul 'da iş bulmuşalar, bu da oraya gitmek ister, ama bir türlü yol parasını doğrultamaz. Bana anlattığı böyle ama, gerçeklik payı hissediliyor.
    Daha önce duvarcı ustası yanında çalışmış, ama Adana'da iş bulamamış. Bulsa da sıcaktan çekiniyor olsa gerek.
Eğer, denemek istersen bekçilik, ayak işleri gibi işlerde bir bakarsın. Kars'ın insanları saf, temiz, sadık olurlar, eğer kullanabilirsen. Bu çocuğun yüzü bana bunları anlattı.
    Bir bak, işine gelirse kullanırsın diye yazmayı uygun buldum. Öperim.
 (Editörün Notu: Ethem Aydın, çöp toplayan 22 yaşındaki bir delikanlıyı Istanbul'da okutmak istemişti. Oğlu Cumhur Aydın'ın yardımıyla bir iş bulmuş,  (*) Canbulat ismindeki bu çocuğa kolkanat germişti. Aşağıda yer alan 4 mektup bu çocuğa yazılmıştır. Aynı tarihlerde bilgisayarına şöyle bir not düşmüş: Bugün Kars'lı (*)'yi İstanbul'a yolladım. Cumhur Aydın'a uğrayacak. (*) iş arıyor. İnşaata çalışmak istiyormuş. Yaşı 19askerliğini yapmamış, bir işe yaramasını istiyorum. 30Haziran, 1998)
Ethem Aydın, 29Haziran1998
CANBULAT
    Senden daha küçükken ben gurbetlere çıktım.
    Yalan da söyledim. Belki çaldım da. Ama her şeyi yarınları düşünerek yaptım. Böylece okudum. Bu günlere ulaştım.
Sen ise, nerden geldiğini, nerelere ulaşmak istediğini düşünmüyor, bilmiyorsun. O senin aldığın maaşı, hala alamayan ev geçindiren amele, memur, işçi var. Anlattığına göre, seni çöplükten koparmak, insanlar arasına karıştırmak bir sorun olmuşki, hala dönderip dönderip o günlerdeki halinden dem vurup, suçluluk duyuyorsun.
    Önemli olan bundan sonrasıdır. Şu halinle eline milyarlar geçse neye yarar. Ama bugünki, senin yerine gelmek isteyen çok insan var. Cumhur gibi bir iş sahibin, benim gibi bir koruyucun var. Eğer sen vefakar, kanaatkar olabilir geleceği görmeğe çalışırsan, rahatça okumuş, üniversite bitirmiş, ev kirası, yiyecek parası ödeyen kişilerden daha iyisin ve sonraları daha iyi olmağa namzetsin.
    Vicdanınla başbaşa kalıp, benim gibi düşünebilirsen; bu gün başlamış olduğun okulun değerini bilirsin.
    Yok daha çok kazanabilseydim, memlekete bir gidip bir gelebilseydim deye deye çöpçü ile olunmaz.
    Hem bana, "köyümüz yandıktan sonraevimiz dağıldı, bir kısmı Istanbul'da" dememiş miydin? Bakıyorumda, arka iz'in, ön izini tutmuyor.
    Bu kadar zahmetli günler geçirmişsin. Ama hala çocuk gibisin. Kişilik kazanmağa çalış. Yanardöner olma. Şimdi güvencedesin. Koruma altındasın. Hala sokaklarda sabahın köründe sürten gencecik insanları düşün. Bir de kendini.
Cumhur bey'den  okuyacak kitap, yazacak kağıt kalem iste. O'nun çocuklarında vardır. Azarazar oku ve yazmağa çalış. Yazın güzel. Anlatımın hala oluşmamış. Sen bir gün büyük adam olacaksın. Büyük düşünürsen seni gören olur.
    Cumhur ağabeyinle herşeyi konuş. Ama akılcı ol. O'ndan korkma. O doğru lafları da dinler, sever.
    İşlerinde başarılar diler, öperim
Öğretmen E. Aydın, 15Eylül2000
MUHTEREM KARDEŞİM CANBULAT
    Ben ilk göreve Kars lisesinde başlamıştım. Kars 'lılar için iyi izlenimlerim olmuştu. Candan, mert, cömert insanlardı.
Bizim gibi gurbetçilere, yemez yedirirlerdi. Giderken de arkasından gözyaşı dökerlerdi. Benim Kars'tan ayrılışımda, Vilayet, öğrenciler ve esnafların ilgisini hala anlata anlata bitiremem.
    Geçen yıllarda, gazetede Kars Satılık diye bir yazı okumuştum, çok üzüldüm, hükümette üzülmüş olacak ki, cümbür cemaat Kars'a gitmişlerdi, ben de gittim, çok güzel konuşmalar oldu. Başbakanından, bakanından, sanayicisine kadar hepsi, karşı kalkındırma için söz vermişlerdi. Bilmiyorum faydası oldu mu?.
    (*)'yle Adana da tanıştık. Seni okutayım dedim, yaşının büyük olduğunu söyledi. Görünüşe göre iyi bir çocuk. Neden gurbete düştü, bilemedim. Askerliğini yapmamış olduğu için, oturuşkun bir işe yerleştiremedim. Şimdilik İstanbul'da. Çalıştığı yer, sigorta yaptıramıyor, askerlik için. Askere gitsin dönsün sonra konuyu bir daha beraberce düşünelim. Ne iş yapıyorsun, kaç çocuğun var, onlar okuyorlar mı, geçim durumun nasıl, yazarsan sevinirim.
    Kars'tan buraya postayla kaşar peyniri yollamak zahmetine katlanmışsın. Çok teşekkür ederim ama büyük külfet olmuş size.
Mektup yazarsan sevinirim, selamlar, selamlar Kars'a.
E. Aydın, 5Ekim2000
SEVGİLİ CANBULAT
Mektubunu dikkatle okudum. Ezilmişlik iliğine işlemiş. Aklın fikrin bol parada. Hesaplarını hep para üstüne kuruyorsun. Bense, seni, olman gereken çizgiye çekmek için yanındayım. Üstelik düşüncelerin, hayalin hepten tutarsız. Tutarsız bulduğum olaylar:
1. Kış günü araba yıkamağa soyunmak, bana göre, ölüme, hastalığa soyunmak olur.
2. Askerliğini yapmadan tutarlı hiçbir iş kurulamaz. Eğer düşüncelerinde içtensen hemen askerliğe başvur.
3. Şimdiye kadar kimlerle beraber oldun çalıştınsa hep hakkını yediklerini, paranı çaldıklarını, kimliğini çaldıklarını söylüyorsun. Bunların hepsi uydurma. Ben seni tanıyorum. Aklın başında. Aptal değilsin. Bön değilsin, şaşkın değilsin. Neden hep başına bu tür işler gelsin? Üzülüyorum, ama inanmıyorum.
4. 22 yaş az değil. Bu, senin başına geldiğini konuştuğun olaylar on yaşındaki çocuğun bile başına gelemez.
Ben sana yol gösterebilirim, ama para, sermaye veremem. Emekli bir öğretmenim. Demekki ata sözünün anlattığı gibi: akılsız başın cezasını hep ayaklar çekermiş.
Seni sevdim. Başarmanı istedim ama yararlı olamadım.
E. Aydın, 17Aralık2000
SEVGİLİ (*) CANBULAT
Benim yazdıklarımı yanlış diyorsun. Ben yanlış ve yalanı hiç kullanmam. Gereği de yok.
Ben, düşmeğe meğilli olan bir uçağı nasıl kurtarırız diye düşünüyorum. Sen ise haktan haksızlıktan bahsediyor, haklılığını kanıtlamağa çalışıyorsun. Haklı olsan ne yazar? Ne kazanırsın?
    Yazılarımda hep seni düşünüyorum, senin sorunlarına dil döküyorum. Sence yazılanlar hepten boş muydu?
Askere git diyordum. İş başlamak için askerlik şart. Kış günü araba yıkamak senin sağlığına zararlıdır.
Fakirkimsesiz adama önce sağlık gerekir.
Kusurun çok. Henüz çocuksun. Olabilir... zamanla düzelir..
Sende bir cevher gördüm, yardımcı olmak istedim. Şimdi suçlu arıyorsun. Bu da hata. Yaşlıların görevi budur.
Aklını kullanır dediklerimin birincisini yapar, askere gidersen beni anlamış olursun. Yoksa her şey bağlar gazeli... Eylül'de, Aralık'ta, Ocak'ta yazdığım mektupları oku ve sakla.
Sen Adana'dan akşam trene binmek için benden ayrıldın. On gün Adana'da kaldın. Güya bana gözükmemeğe çalıştın. İstanbul'a bir ay sonra vardın.
    Demekki ben bunları uydurdum. Hepsi yalanyanlış dersem için rahat mı olacak. Sana neyi kazandıracak.
    İşlerinde başarılar dilerim. Öperim.
E. Aydın, 22Ocak200I
(*) CANBULAT' CİĞİM
    Her insan kusurlu doğar. Sonraları yaşamın gerçekleriyle karşılaşınca, yavaş yavaş topluma uyum sağlar. Sen de zamanla beyefendi olacaksın.
    Etrafında o kadar büyük tehlikeler dolaşıyor, sen de o kadar gözükara gidiyorsunki... deme...
Fakirlik suç değil ama fakirsin, fakire suç yüklemek herkesin kolayına gelir. Örnek: bir arabada çanta çalınsa, ilk hatıra gelen çalışanlardan birisini karakola çağırırlar. O da sen olabilirsin.
Ölüm, kime yakındır? Hastaya yani kimsesize.
    İstanbul kanunsuz adamlarla dolu. Hep aranıyorlar. Hırsızı var, teröristi var, kürdü var, İran'lısı var, Ermenisi var, araba hırsızı var, katili var, binlerce suç işlemiş insanı var, esrar kaçakçısı var, adam kaçıranı var, kapkaçcılar var, hepsi işsiz, avare. Kars'tan, Van'dan, Şırnak'tan gelmiş, hepsi de kolay kazanç arar. Çok olan bir aramada, Ali'yi karakola götürseler güme gitmen an meselesi. Çünkü, yaşın genç, belli bir işin yok. Asker kaçağısın. Gurbetçisin. Seni kim kurtarır? Hayatın söner, ellerin yerinde hapislerde çürürsün. Örneği o kadar çokki...
    İşte ben seni böyle rastlantılardan kurtarmak için çöpçülükten ayırdım.
    Dahası, seni okutmağı da ben teklif ettim. Sen yanaşmadın.
    Ben sözümü tutardım. Okutmağı göze alabilirdim. Çünki seni sevdim. Geleceğini kurmak istedim.
    Benimle laf yarıştırma, yalancı, doğrucu gibi....
    Gençsin, çocuksun beni anlayamıyorsun. Olabilir.
    Yapabileceğin ilk ve en iyi iş orduya sığınman, askere yazılmandır. Sonrasını da sonra düşünelim.
    Kafanı kullan. Ben senin dostunum. Bunu unutma. İyi olmanı isterim. Ya askere ya köyüne katıl. Öperim.
(Editörün Notu: Bu eseri matbaaya teslim etmezden birkaç gün önce Canbulat'tan Ethem Aydın'a yazılmış bir mektup elime geçti. Canbulat, HataySerinyol'da 121.inci Jandarma alayında askermiş)
E. Aydın
SABANCI DOST
Artık bakıyorum da tarlayı iyi sürmüyor, toprağı derinlemesine kabartmıyorsun, ama tohum yine de dolgun. Derin sevgiler yılda bir de olsa bir başak, bir çiçek veriyor, bize buna da yetinmek kalıyor. Dekan ve rektör olacağın güzel günlere, sağlık ve afiyetler içinde mutluca ulaşalım.
Memleket ve millet bundan binlerce fayda bekliyor.
Ailece mutluluklar diler, öperim.
E. Aydın
SAYIN BÜLENT ECEVİT
    Sizi ilk tanıdığım zaman İsmet Paşa ile karşı karşıya gelmiştiniz, tezinizin gücü, halka dönüklüğü Ecevit'e dolayısıyla Türk insanına Paşaya rağmen şans tanımıştı. Bu şansı öylesine güzel kullandınız ki, tek umut Ecevit durumuna geldiniz. Karanlık labirentlerden geçiyorduk ulusca. Ama başımızda Ecevit var diyor, paniğe kapılmıyorduk. Bindokuz yüzyetmişdörtler bir peri masalı gibi yüceltilerle gelip geçti. Daha bundan daha karanlık günler geldi. Sizin kiplikten çevirinizi okuyarak, ayın karanlık yüzündeki aracımızla bağlantımız kesik ama hep umutla bekledik. Zira lider kişiler dünyamıza sık sık gelmiyorlar.
    Evli evine, köylü köyüne Türk kaosu tekrar şekillenirken Ecevit bir yalnız adam rolünü seçti, direndi direndi, direniyor.
Bu direniş Türk halkının anlayabildiği bir direniş değil, amaç demokrasi olduğuna göre, demokrasinin çok seslilik olduğuna göre, bir mozayik olduğuna göre, niçin çekirdeğe dönmüyorsunuz? Bir birey olarak, sade vatandaş olarak, kırılmış, yıpranmış alatlarınızla, şiirde önerdiğiniz temaya uyarak bir adım atınız, insan Ecevit'i aşınız. Bu Kadir şinas ulus sizi anlıyor, sizi seviyor, size her zamandan çok gereksinimi var, şu veya bu kişiler nedeniyle niçin ayrı baş çekiyor, bizleri umutsuz bırakıyorsunuz?.
    Totaliter yapılarda bile esneklik ön görülürken, siz soylu bir sosyal  demokrat olarak niçin kendinizi aşamıyor sunuz?
Türk halkı sizi ağzından bal damlayan bir filozof, bir diplomat olarak değil, eylemci, kurtarıcı bir lider olarak görmek istiyor. Biliyorsunuz demokrasilerde çare tükenmez, yeterki bir defa için kendinizi aşınız.! Sizi Paşanın karşısına çıkaran umutlarınızı, bir kaç baldırı çıplağın karşısında yitirirseniz, tarihin sizin içinde diyeceği olumsuz yargılar bizler içinde bir yazgı olarak, kötü bir yazgı olarak gelecek nesillere aktarılacaktır.
    Sıradan kişilerin iktidar olmasından ellili yıllardan beri neler çekildiğini hemen hepimiz biliyoruz. Artık sıradanlık gücünü yitirmiştir. Kalite ve liyakat zamanıdır. Örnek tek isim olarak sizden özveri bekliyoruz, bir sade vatandaş olarak çoğunluğun içine karışınız, üst tarafını kadirşinas Türk halkına bırakınız, yoksa sağdaki sinsi gizil güç, korkarımki ülkeyi, otanması olanaksız bilinmezlere sürükleyecektir.
    Türkiye'de sol güçlüdür, ama dağınıktır, derleyici toplayıcı bir lidere gereksinimi vardır.
Saygılarımla.
E. Aydın, 27Eylül1993
SAYIN KARAYALÇIN
    Benim kanımca, S.H.P sosyal devlet kavramını ele almalı, enine boyuna tartışmalıdır. Bir özelleştirme furyasıdır gidiyor. Her özelleştirme de tuzu  kuruların daha bir serpilmelerine, bir başka deyişle kapitalizmin hizmetine sunuluyor. Bu gidişle para karşılığı olmadan, sade vatandaşa hizmet götüren kuruluş kalmayacak. Yine bundan böyle, devlette kapitalizmin hizmetine verilecek, (Millet mozağini oluşturan orta ve alt tabakadaki türk insanı, kültürel yapısını nasıl koruyacak?). Vurucu bir anlatımla, sınırları bekleyen asker, zenginin paralı elemanı mı olacak? Onun için mi ölecek? Para bir çok şeyi edinmeye yetiyor ama, milli akideyi satın almak olanaksız.
    Bu düşünceleri devlet başkanına yazamayız, onlar için akidenin değeri yoktur. Ama Türkiye Cumhuriyet'nin sorumluluğunu üzerinde taşıyan bir S.H.P bu basit hesabı yapmalıdır. Nerede devlet büyük çaplı bir yatırıma girse, hemen çevresi Sabancı'lara, Koçlar'a satılıyor. Nerede toprak reformu, nerede dar gelirlinin çıkarları paralelinde bir atılım? Bu yürekliliği gösteremeyecekseniz, Türkiye'nin geleceğine bir sünger çekelim gitsin.!
    Bugün Büyük Şehir Belediyeleri'nin başında bulunanlar hiç ama hiç halktan yana değiller, ona hiç danışmıyorlar, onu hep dışlıyorlar. Yoksa bu millet iyi şeyleri sever, iyi şeylere layık.
    Güney ve Güneydoğuda olaylar yürekler acısı, milleti tem edenler çocuk sorumsuzluğu içinde düpe düz yalan söylüyor, yanılgısını yeniliyor, yitirdiği güvenilirliğini bir daha yitiriyor.
    Murat bey, sosyal demokrasi yüceltisi olan bir ideodur. Samimiyetin,  özverinin, gerçeklerin etrafında kendiliğinden çekirdek yapar, mıknatıs özelliği vardır, çekirdek sağlam bir küçük çekim bulursa çığ gibi büyümeye alestedir. S.H.P'nin küçülüşü işte bu nedenlerledir. At sineği örneği, kuyruk altına sokula sokula çekim gücünü yitirdi, yitirmektedir. Ellili yıllardan beri Cumhuriyet yara alıyor, askerin ayak seslerini onun için sık sık duyduk ve duyacağız.
    Eğer sosyal devletin tezelden sorgulamasını yapıp yeni ve güvenilir yapılanmaya gitmesseniz vebaliniz büyük olacak.
Sevgiler, saygılar. Beni okuduğunuz için teşekkürler.
    Benim içinde yaşadığım sosyal demokraside halkın sesi dinlenirdi, yanıtta verilirdi. Çöp sepeti fikirlerin ilk durağı olmazdı.
E. Aydın
SELAHATTİN DUMAN
GENEL YAYIN MÜDÜRÜ
    Şimdiye kadar bu ekip nerede idi? Aydan mı, yıldızlardan mı geldiniz? Bir avuç özveri sahibi genç, küçücük bir alanda oturmuş, ne kadar güzel dans ediyorsunuz.!
    Öyle yerlere enjektörü batırıyorsunuz ki, hantal, nasırlaşmış bünyeler bile kıpır kıpır kıpırdırıyor yazılarınızla!
Devleti yönetsin diye seçtiklerimiz, o kadar yetersiz, gereksiz kalıyorlar, halkından o kadar uzaklaşmış kişiler ki, sağduyu sahibi herkes şaşkınlık içinde. Bizi nereye götürüyorlar? diye.
    Ön sezilerimiz kasaplık koyun gibi kanar yolunda olduğumuzu da duyumsuyoruz.  Meğer Mustafa Kemal ne kadar büyükmüş, şimdi daha çok anlaşılıyor!.
    Can Pulak bir donkişot kadar cesur, ama bir düşünür kadar da Munis Çelebi. Meriç köy Atası gencecik yapısıyla, deneyimli bir bürokrat. İlker Sarıer ne kadar güncel, okuduklarını düşündüklerin, nasıl da günlük akışa adapte edebiliyor! Lütfi Oflaz geliba hiç uyumuyor.
    Necati Zincirkıran zaten zinciri kırmış. Hele hele, o tüketici köşesindeki çıtıpıtı kız Canan Orbay, başından büyük işler kotarıyor. El hasılı hepiniz bir yaylım ateşi açmışsınız, atıyor atıyorsunuz dum...duuum, dum. Atış serbest demişsiniz gibi. Hep de hedeftesiniz tam isabet!.
    Tipik bir manga savaşı. Ahmet, Mehmet, ben iresi sıçrıyorum, bana mukaat ol deyip pırlıyorsunuz. İşte Türk insanı böyledir, vatanı da böyle kurtarmadık mı?
    Yalnız garip bir şey oldu, benim ölçütlerim bozuldu, sanıyorum ki, gün yirmidört saat. Gündeki bu hinterlantı görünce kafam karıştı. Elim tuşlarda, gözüm yaşlı. Ne olur ara sırada, tutarsız şeyler yazın da, kötü ruhların gazabından korunmuş olun.
Çocuklar dayanınız, iyi yoldasınız, bu asil milletin sağ duyusu sizlerde.
Öperim.
E. Aydın, 9Ocak1993
DOĞAN DOST
    Doğuşlarda ölümlüdür. Çiçeklere pek benzerler, ilgilenilmez, zaman zaman yeni ilmikler atılmazsa, susuz kalmış gibi solar kururlar.
    Ben bundan sebep olaya yeniden doğuş diyeceğim
    Mektubunuzu alır almaz, yanıt için davrandım, kendime sormadan da edemedim. Neden? Epeyce araştırdım, uzunca da düşündüm, kendimi aşağıladığım da oldu. Ama gerçeği gizleyemeyeceğim, yazıyorum.
    Ben süzme bir idealistim, hayalperestim, kurduğum hayaller bana hız verir, görüş açısı verir. Bu, İspanya'da şato kurmak olsa bile mutlu olurum. Eğer böyle olmasaydı, elinizde üç telli bir fırça, aylar yıllar boyu düşlediklerinizi, esinlendiklerinizi boyamaya devam edebilir misiniz? Üç beş senede bir sergi açacaksınız da, beğeni olursa  bir kaç resim satacaksınız. Bu aptallıktan başka nedir?, perspektifimi değiştirirsem.
    Ben ve birçokları boyayla uğraşır, hepsi de kendilerine göre birşeyler ortaya koymaya çaba verir. İnançla farklılığı arar, farklı olmaya çaba verir. Beni ele alırsak, koca sanat tarihinin içinde, kimseye sürtünmeden yürümeye çalışıyorum, böylece o kadar zorlanıyor, o kadar duraksıyorum ki, bilemezsin? Hac yolunda ölmeyi yeğleyen kaplumbağa gibiyim. Bundan önce ortaya konmuş özgün eserler, ancak bana esin kaynağıdır ama onlara benzemek asla.
    Yazmaya iten bir diğer nedene gelince: Siz iyi arklıyorsunuz, insanların soyut kalıcılığı, galiba bu özellik olsa gerek, aslında okullar bunu, ilk önce alfabe gibi kişilere öğretirse, toplumda anlaşmazlıklar önlenir. İletişim kolaylaşır. Zira bizler karşımızdakini konuşturmadan genelde karar veririz.
    Neşri hoca, iyi taş atardı, silah kullanırdı, okurdu, saraçlık bilir, dikiş dikerdi, hovardaydı, içki içerdi, çok iyi bir artistti,.... Bu benim gözlemlerin içinde olanlar, kim bilir daha neler nelerdi.?
    Bilirsin biz 29 sene laftan ekmek yediğimiz için, lafa bayılır zamanı körleriz. Bu düşünceyle mektubu kesiyorum, yoksa dağarcık tıka basa dolu. Özet olarak demek gerekirse, Doğancığım çok büyük adamlar ölmüşler, meydan biz çakallara kalmış. Bir Nadir efendi, bir Yaver efendi, bir Müderris hoca, Asri hoca, daha binlercesi...
Seni kucaklar, işlerinizde başarılar dilerim. Dostlara selam.
E. Aydın, 14Mayıs1990
DOĞAN'CIĞIM
    Mektubumun içine bir çakal sözcüğü düştü. Bunu yadsıyacağını biliyorum. Mut'un tanıdığımız sakinlerini göklere çıkardıkça, biz küçülürüz. O zaman sormak gerekir, bizler küçük müyüz?. Hayır dostum, biz küçük değiliz, bizlere Mustafa Kemal gibi bir kişi gelip olayı ve önemini kulağımıza fısıldasa o, meth ede ede bitiremediğimiz kişiler bizlere çırak olamaz.
    Demek ki, onların avantajı Mustafa Kemal'li olmak, bizimkisi de ondan yoksun olmak!
    Artık yapılacak bir şey kalmadı mı diyeceğiz? Buna da kocaman bir hayır. Bizler hazır lokma arıyoruz, dava adamı olmaktan nedense kaçıyoruz. İstiyoruz ki, herşey (cukkadak) yerine otursun.
    Sanıyoruz ki, herşey siyasetten, devletten geçer. Buna kocaman bir hayır.
1 Üç imzalı bir dilekçe ile belediye reisi Selahattin Aslan'a gidilse, Park gazinosu bitişiğindeki yer sınırları çizilmiş bir amaç için istense, hayır mı denir, yahutta münasip bir yer gösteremezler mi? Yaptınız da olmadı mı?
2 Belli sicillenmiş bir vakıf veya kuruluş ismiyle bir kitap kampanyası başlatsanız, hayır mı diyecekler?
3 Senden, benden, Sıtkı'dan biriken kitapları raflara dizseniz, bir idare servisi kursanız, sessizlik sloganlarını duvarlara assanız, bir kaç tane de satranç takımı koysanız, eksiksiz günlük gazeteleri alsanız kasabalıya köylüye okumak fırsatı hazırlasanız, memleketin ileri gelenlerine bir çay verip dertleşseniz, derman isteseniz hepsi hayır mı der?
İlk kaynaklar için bankalar yardımcı olurlar, belli bir düzeyden sonra, kaynak yaratma işi gelir ki, onu da, insan oğlunun bulacağına inancım var. Yeter ki içten bir yaklaşım olsun, organlaşılsın, inandırıcı olunsun, hala çare bitmemiştir. Sonra sıra entegreleşmeye gelir. Kısa bir süre sonra yorgunluklar övülesi hale gelir.
Yeter ki olaya siyaset bulaşmaya, halktan kopmamaya, ona hep inmeye gayret etmeye özveriyle devam edile. Öperim.
E. Aydın, 16Mayıs1990
DOĞAN'CIĞIM
    Benim her mektubuma yanıt vermek zorunda değilsin, böylece sizi günlük işlerinizden soyutlamak istemediğimi vurgulamış oluyorum. Ben biraz bolca yazarım, Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a, Valiler'e, okuduğum eserlerin yazarlarına, gazetecilere. Bazen dokundurmalar, bazen iğnelemeler, bazen övgüler yazarım.
    Ben bir osuruğu cinliyim. Hoş da oluyor, bazen içtenlikli, öze yatkın ilişkiler de kuruluyor böylece. Bazen sizler gibi duyarlı hassas kimliklerle karşılaşmak ne büyük kazanç benim için.
    Üst düzey konuşmalardan, bir nevi elense çekmelerden zaman bulup sizinle özgeçmişimiz üzerine konuşamadık. Siz dört beş kardeştiniz, birini de ben okutmuştum, şimdileri kardeşleriniz nerelerdeler? lütfen yazınız. Biz ezik bir nesiliz, gerçekte paylaşak çok şeyimiz olmadığı için, paylaşacak bir şeyleri hep arar dururum çocukluktan beri. Uzun Ali'nin Ömer, Ali baba, topal Mehmet'in oğlu benim bu durumumu iyi bilirler. Evden bandırma, şu, bu aşırır onlarla  üleşirdim de, sonra bir ton sopa yeme pahasına olurdu. Size imkanım oldukça kitap yollamak isterim, çam sakızı çoban armağanı örneği. Ancak lütfen nasıl eserleri okumayı sevdiğinizi yazarsanız, durum yerindelik kazanır.
    Geçen mektubumda ortaya koymaya çalıştığım fantazya için neler düşündüğünüzü de yazınız. Bizde 1950'lerden beri idareler halka inmekten uzaklaştılar. Onu hayvandan da aşağı tuttular, kullandılar. Bir köpeği bile üç defa aldatırsan, artık o sana dostane bakmaz olur. Bundan sebep halklar da üsttekilere sahtekar, desiseci, üçkağıtçı olarak bakıyor. Söylediğine inanmıyor, her iyiliğin altında bir bokluk olacağını sanıyor. Tipik iki örnek vermeden edemeyeğim. Geçenlerde İstanbul'da, Aksaray 'dan erken saatlerde otobüse bindim, iki vatandaşta, henüz gişeler açık olmadığı için biletsiz bindiler, şöför bilet diye sıkıştırmaya başladıyınca ben onlara iki bilet verdim, paraya davrandılar, hayır almam, bilet isterim dedim. Nasıl olacak dediler. Bir başka seyehatte darda olan bir kişiye bu biletleri veriniz dedim. Arkamda sırada yerlerine oturdular, biri diğerine, bunda bir (*)okluk var ama seçemedim diyordu.
    Seni kucaklar, işlerinizde başarılar dilerim.
E. Aydın, 31Mayıs1990
SEVGİLİ DOĞAN
    Birkaç günden beri hep senin kulaklarını çınlatıyorum. Bizim işyerine bir iç şekil vermek için senin koyduğun suntaları çıkarmağa çalıştık.
    O vinçlerle taşınması gerekli suntaları nasıl geniş alanlara tutturmuşsun. Sağlamlık için insan üstü gayretin olmuş. Bazen çaktığın bir çivi, bazen bir vida, günlerce uğraşacak kadar betona, tabana tutturulmuş.
    Bu ne büyük ve ne saygıdeğer ustalık ve yetenek? Tanrı seni nazardan korusun. Doğan ben seni övmek için yazmıyorum. Senin övülmeğe gereksinim yok. Ama bu güçteki ustalar çevremizde ya yok ya da sayısı çok az.
Bütün söküm boyu seni düşündüm, seni andım, gözümde o kadar yüceldinki, daktiloyu aldım bu içten duygularımı yazayım dedim. Tanrı sizler gibi yetenekleri korusun. Doğan seni seviyorum. Öperim
E. Aydın, 25Ağustos1993
SEVGİLİ DOĞAN
    Akşam geziden dönmüştüm, bayram geldilerini incelerken, seninde bir yazını buldum. Önce ulaşabildiğimce geriye, sonra yakın günlere doğru irdeledim. Sen aslında çok iyi bir kafa yapısına sahipsin, çağdaş ve çağ üstü çizgidesin, ideotizm ve yaratma gücün var. Alternatiflere yatkınsın, bundan neden yalnız kalmaya alışman gerek. Dahası senin bunu iyi bilmen ve belleğine yerleştirmen gerek..
    Hele hele anlattığın eşek hikeyesini çok yadırgadım, estağfurullah dedim. Sokrat'ları, Galilea'ları düşün, başlarına gelenleri anımsa, öyleyse doğrular doğru olmak için zaman beklerler. Ticarette iyiydin, ama sık sık patronların çizgisini aşıyor, onları dışlamış gibi oluyordun, 195253'lerde aşık olmuştun, ama ne aşktı o, hepimiz hem kızar, hem de taktir ederdik. Hala hayranlığımızı koruyorsun. Zamanla yarışmayı iyi başarıyorsun, ama zamanın ne olduğunu, onunla yarışmanın ne anlama geldiğini, meşakkatlarını bilmiyorsun. Herşey bir anda olsun istiyorsun, bir döllenmenin dokuz ay beklemeyi gerektirdiği kuramını sollamaya çalışıyorsun, böylece tepki aldığını söylüyorsun, aslında yanlış bir yorum oluyor, kimsenin sana tepkisi yok, tepkiyi sen yorumluyorsun, seni neden, niçin kıskansınlar ki, niçin çekemesinler ki,. İki yıldan beri resim yapıyorsun, hem de iyi resim yapıyorsun, sergiler açıyorsun, bunları hep kendin değil, çok yapmak için değil! Unutma henüz insan ne abaç, ne Kavruk, ne Bakla, ne Van, ne ben, ne sen, hiçbir (*)ok değiliz. Hepimiz kendi adımıza en iyiyi araştırıyoruz, en iyi henüz belli değildir, belli de olmaması, evrensel sanatın karekteridir.
    Herkes bir bayrak yarışının belli etaplarını koşmakta, kimileri on saniyede, kimileri yirmi sanide, kimileri bir saatte yüz metreyi koşuyor, ama bayrak yarışı devam ediyor ve etmelidir. Bu koşuda kişisel başarılar, insan yaşı perspektifi içinde esamesi okunmaz. Bizler tanrıya binlerce şükredelim ki, rönesans öncesi ve rönesans ustaları, empresyonist kuşağın bulgularını bize ulaştırmış. Onlardan, yani geçmiş sanatçılardan aldığımız deneyimlerle kendi etabımızı daha bilinçli koşuyoruz.
Sanatın ömrü, insan ömrü ile eşdeğer değildir. Öylece, daha alçak gönüllü olarak, tabanımız yere basarak gitmemiz gerek, şovla medyayla sanat olmaz. Sen aslında farkında olmadan, çevrene yüksekten bakıyorsun, aldığını sandığın tepki biraz da buradan kaynaklanıyor. Birileri aferin diyecek diye sanat yapılmaz. Sanat, duyumsal bir iç tepidir, özbeni ilgilendirir. Sergiler açılıyor, anlamı, eserlerinizi topluca denetlemek, halktan geldiğimize göre, halkın da iyi ve kötü tepkisini denek içindir.
    Sizler kendinizi biraz geç yakaladığınız için, Rafet de sen de, zaman kazanmak istiyorsunuz, hemen en olmak istiyorsunuz, bu doğal ama gerçek değil. Mayalar, astekler, eskimolar, kızıldereliler, mağra insanları bizi düşünerek mi sanat yapmışlardı? Sezan, Sisley, Renuar, Vinsi, Mikelanj bizim için mi sanat yapmışlardı?. Onlar binlerce ızdırabı, her şeye karşın bizim için mi, bizim maşaallah dememiz için mi çekmişlerdi?.
    Ethem hoca diyor ki, sakin olun, sinirlerinize hakim olun. Şova, aceleye, günce beğenilere yüz vermeyiniz, bir defa biliniz ki, güzel her yerde güzeldir, evrenseldir, yeterki üretiniz, üretmenin yakasını bırakmayınız.
Sizin bayramınızı kutlar, Ayfer hanıma sevgiler, saygılar sunarım. Öperim.
    Şu yazı bir özeleştiridir, bir saatten fazla zaman almıştır, tahammül edip bir kaç kez okursan, sana olan, kökü geçmişte yatan riyasız sevgimi bulacaksın.
E. Aydın, 6Haziran1993
DOĞAN'CIĞIM
    Bugün sergi davetiyenizi aldım. Çok çok hoşuma gitti. Resimlerde insana sıcacık gelen birşeyler var. Dahası istesen de istemesen de herşey görülenlerin ötesini anımsatıyor duyumsatıyor. Bari arasıra kötü şeyler yap da geleceğin güzellik beklentisini nazardan koru.
    Ben saygın birkaç arkadaşa hediye edebilmek için bunların 38x25 renkli fotokopilerini yaptırdım. Öylesine güzel öylesine doyurucu oldularki sorma.! Bu olayı sergi için sana da öneririm. Her eserden onar tane renkli fotokopiyi dergi salonunda bulundur.. Aslında gücü yetmeyenlerin bir Doğan reprodüksiyonu edinmelerine fırsat vermiş olursun yüzbinikiyüzbin gibi rakamlara...
    Öperim başarılarının devamını dilerim.
E. Aydın, 15Ekim1993
SEVGİLİ DOĞAN
    Eh belki öğretmenlikten olacak, senelerce nede olsa laftan ekmek yedik. Diyeceksinki resim öğretmeni derste ne konuşabilir.... O da cabası...
    Sizin soyu öteden beri yine soycak severim. Nedenleri de içindedir. Onun için sık sık size uzun uzun mektuplar ve yazmak isterim. Yazarım da. Yanıt vermekte aristokrat davranırsın. Ben de üstelememeğe çaba veririm, ama hep içimden sana yazmak geçer.
    Bu yazılarım aslında bir inceleme ve irdeleme niteliği taşıdığı için zevkle de yazarım. Okuyanın yorulacağını bıkacağını hiç düşünmem. Bu günkü konu asalet olacak. Yazın Rafet Van'la Mut'ta çalışırken, ikiniz arasında bir konuşma, asalet yargısı üzerine bir konuşma geçmiş. Şimdi ben de eleştiriye katılacağım. Ama biraz da paradoksla.
    Eskice zamanlarda, beylere, padişah soyundan gelenlere, yaverlere, zenginlere, asil denirdi. Öyle olunca Sultan Abdal, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, KaracaOğlan acaba ne olurdu? Dadaloğlu, Köroğlu birer şaki, hırsız, uğursuz, soysuz mu idiler ? İşte ayırım burada çatallaşıyor, yol ayırımına geliyoruz.
    Her zaman şeridinde, bir resmi yahut yarı resmi orunların asil seçimi vardı. Bir de halkın milletin jürilerinin süzgecinden geçen asiller vardı. Bunlar anonim çizgisine  mertebesine ulaşanlardır. Bence birincillerdir. Öyleyse zamanımızda da bu tür insanları aramamız akılcı bir yoldur.
    Müftü Nadir efendi okumuş, okuduğunu özümsemiş, insanları seven, geleceğe uzgörüyle bakabilen bir asildi.
    Neşri hoca, rakısını içer, hovardalığını yapar, ama dersini çok iyi verir, insanları sever, onlara yarım etmek için çabalardı. Ve O da bir asildi. Asri hoca, Mahmut hoca, Nuri hoca birer asildiler.
    Bütün askere giden dönmeyen hısım akraba çocuklarını o harp yıllarında başına toplayan, yedirip içiren, giydiren, okutan, okutamıyorsa bir sanat sahibi yapan, Cinci gölünden, Rodos bağından, Meydan mahallesinden, Gavur tepesinden devletin karşılıksız olarak kendine vermek istediği yerleri kabul etmeyen, bitişiğimizde sonraları Ömer efendilerin evi diye bildiğimiz binayı rumlar terkettikten sonra yine kendine verilmek istendiğinde  "bunlar benim iyi komşularımdı, hukukumuz oldu"  diye kabul etmeyen, 65 metrekare bir evi bir ömür boyu kullanan, orada ölen, dünya malına tamah etmeyen, Müderris Mustafa Efendi de asildir. Şu bizim Mut bu gibi nice asillerle doludur.
    Özellikle fakir düğünlerini şenlendiren Reşit emmi, davulcu torpil Ali, gırnatacı kör Vakkas asildiler. Asil yanları hep ağır basardı. Tatlı bir masal gibi kaldı geçmişte esrik günler.
    Saat ilerliyor, tavlacı arkadaşlar gelmek üzere, mektubu kesiyorum, öperim.
E. Aydın, 25Kasım1994
SEVGİLİ DOĞAN
    Mektubunuzu aldım. Bir solukta okudum. O kadar güzel, zorlamasız, biçemli yazıyorsunki, insan doyamıyor. Aslında siz kendinizi dışlıyorsunuz. İyi okumadığınızı vurgulamışsınız. Başlangıçta olduğu gibi ben buna katılmam. Doğaçlama yazarken bir pınar gibi akıyorsun. Bilmem bunun ayırımında mısın? Ama inceleme yazılarında anlatım çok güçlü olamıyor. Bizler hocalıktan ekmek yediğimiz için hep konuşuruz, iyisini ortaya koyamayız. Yine de kritiklerimizde bazı gerçek payı bulunur. Ondan neden beni bağışlayacağınızı umarım.
    Deyeceğim şuki: bir kalem bu kadar güçlü olunca acaba neden yazmakta yavaş olur?
    Konu mektup değil, herşey üzerine yazınız. Bolca yazınız. Zira siz bir yazım adamısınız. Yerinizi alınız ister gönül.
Doğaldırki hemen bir daktilo alınız. İyi bir puntası olsun her yazdığınızı en az iki nüsha yapınız birini dosyalayınız. İşte bu, pırıl pırıl yazım eseri şimdi benim elimde, ama sende olmayacak. Üzücü. Yine de Ethem'i dinle hemen taksitle yeni bir daktilo al, ilk taksit de benden olsun.
    Ben Ethem Aydın, kendimde olmayan üstünlükleri dostlarımda görmekten mutlu olurum. Bu da çifte mutluluktur.
    Bana eleştirel bir çizgide bakılırsa sıradan ve belkide biraz orta yerlerde gözükürüm. Okuduğum okulların da seçkin öğrencisi değildim. Ama yaptığım işe inanıyordum. Nasıl iyi olunur'u da öğreti bana vermemişti. Hep kendimi kalemtıraşın ağzında tutarak biryerlere geldiğimi sanıyorum. Hocalığım ise hep deney çizgisinde geçmiştir. Doğaldırki epeyce yanlışlar yapmışımdır, ilim adına, bilim adına, eğitim adına. Devreye sizin iyiliğiniz, sevginiz, saygınız girince adınız iyiye çıkmış olacaktır.
Bu kısmı sessizce geçelim.
    Beni ben yapan etkenlere gelince resmin ve işin, bütün derslerin itici gücü olduğuna hernasılsa inanmıştım (programlarda öyle yazılmış olduğu için).  Bunu hiç bırakmadım, şimdi ise daha çok inanıyorum. Derslerime hep hazırlanarak girerdim. Her zaman taze birşeyler getirmeği amaçlamıştım. Bundan neden de çok okurduk. Hala okurum. Sabahları Cumhuriyet gazetesini olabildiğince dikkatli okurum. İki saat yürüyüşten sonra, kahvaltı, bilimsel, ispirtüel inceleme eserlerini el kitabı olarak okur, not alır, üniversiteden gelen arkadaşlarla tartışır, arasıra da yazmağı denerim. Bu benim aşağı yukarı üç saatımı rahat alır.  Resim sehpama oturur birşeyler çiziktiririm. Düşünürüm. Bunları hep kendim için yaparım. Gelen sergi davetleri, mektup yanıtları, aşklarım, akşamı bana dolu dolu getirir. Geç zaman gelenlerle de tavla atarım. Kalıyor yemek ve yatmak. Onuda sizler gibi yaparım deyince ve de kendimce inanınca "Ethem sen hiç de fena sayılmazsın"  derim. Artı, sizleri düşünürüm, Mut'un geleceğini düşlerim, katkı için kıvranırım, Mersin'de İçel Sanat Kulübünü kollarım, eski ve sizler gibi öğrencilerimi aramak isterim. Yazları yurt gezileriyle değerlendiririm. Ben buyum.
    Şimdi de Mut'taki evi bir kitaplık haline getirmek için içten içe, uğrun uğrun düşünüyorum. Kimler ne kadar benimle olur onuda araştırmak istiyorum. Bilirsin deliliğin sonu yoktur. Öperim
E. Aydın, 14Ocak1995
SEVGİLİ DOĞAN.
    Haldun Taner'i okuyana dek, selamı ben karşımdan ve çoğunlukla genç olanlardan beklerdim. O yüzden peteklerde bal eksikliği görürdüm. Sayın Taner diyordu ki, Ben selam verme önceliğimi kimselere kaptırmam. Doğru söylemiş. Böylece çok çok yol aldım, peteklerim balla doldu. Bazı yadsıyanlar olsa bile.!
    Taaa geçenlerde Muzaffer bey'den bir mektup almıştım. İçli ve içtenlikli bir mektuptu. Radyonun birinin başına geçtiğini yönetimde özgür olduğunu söylüyordu. Böylece boz bulanık, göz gözü görmez bir zamanda sağduyulu ve Atatürk sevgisiyle dolu bir dostun bu zor işe soyunuşu beni zenginleştirdi, umutlarıma ufuk açtı. Sana getirmek üzere biraz da kitap seçmiştim. Onlara daha biraz ekledim, Mut'a koştum. Doğaldırki, Doğan benim hem öğrencim, hem de baba dostum hem de arkadaşım diyerek kitapları sana verecek ama hocanın kullanımına açık olması koşulunu öne sürecektim. Buna neden hergün akşam mikrofon başında olunca hazır bilgilere gereksinim var diye düşündüm.
    Size ulaşmak üzere getirdiğim veya hocaya bıraktığım kitapları önce zimmetine al, sonra da kullanıma açarsın. Zira o kitapları almış sayılacaksın.
    Sabahleyin bütün kuşlar bir gürültüyle öterler. Yeni günün başlaması yaşama sevinci gibi gelir bana bu ötüş. Çünkü ben de sabahları cıvıldamaya can atarım. Bu yazım da bir cıvıltıdır.
    Karacaoğlan şenliklerine hazırlanıyormuşsunuz. Umarımki çaplı ve kapsamlı olur. Muzaffer beye yazdığım mektubu okursan orada Karacaoğlan 'ın kendisinden bir mesaj vardı, duyumsal.
    Seninle daha çok baş başa kalabilirim ama posaya mektup atma zamanıdır şimdi. İsterimki bir an önce size bu sava bu iyi haberler ulaşsın. Sizleri öper başarılar dilerim.
E. Aydın. Yandan çarklı Mut'lu, 28Eylül1995
DOĞAN'CIĞIM
SONUN BAŞLANGICIKASIM1996
Uzun uzun, pratikler yüklediğin disketi aldım. Dersimi aldım.
Diyorsun ki, şu geçmişle hesaplaşmakla zaman yitirmeyelim, sevişelim! Çok doğru ve yerinde bir öneri. Teşekkür ederim.
Senin Aralık'ta resim sergin var, davetiyenizi alıncada bunca yoğun çalışmalara ayırman gereken zamanın büyük bir bölümünü doldurduğumdan utandım. Davetiye bir posta sonra elime geçtiği için ben masumum! Yazmış olmanızın büyük bir alicenaplık olduğunun ayırımındayım. Buna da ayrıca teşekkürler.
    Bazen oluyor, üçyüzelli binlik bir öğrenci deneyimine karşın anten akordunda, firekansta bir sapma olmuş; bunun adına da çizgi, senin dilinde yaşlanmak dersek iyi olacak, dostluğu arındıralım çelikleşsin, öylesi böylesinden daha kıymetli olur düşünmüştüm. Hocam, zaman zaman izleri örttü ve örter diyorsun o da bir başka güzel.
    Artık, madde madde gündeme girmenin de gereği kalmadı, yolumuza duyumsadığımız ve düşündüğümüz çizgide devam edelim diyorsunuz. Ben de öyle düşünüyorum. Budrosların yerinde benim bir Müderrisoğlu dersanem vardı, bütün işlemlerini resmi prosüdürü yerine getirmiştim, yıllar sonra hala sayısıyla öğrenci sayısı orantılı değil diye ve öğrenci dinlence yeri, bayrak direği yok diye kapanmıştık. Ondan olsa gerek kuruluşta titizliğimin nedeni.
    Serginiz için başarılar dilerim. Turan Erol beyin ön yazısı çok çok doşuma gitti.
    İyi yolculuklar Selami...Öperim.
E. Aydın, 1996
DOĞAN AKCAAKÇAM.
    1919 larda; Tarsus Fransız işgalinde. Sokağa çıkma yasağı var. İşgalciler her evin gereksinimini eksiksiz her sabah dağıtıyorlar.
    O zaman evler tek kat, damdan dama geçiliyor ve beş on kişi bir komu damda konuşuyorlar.
    Yahu şu Fransızlar ne kadar iyiler, Osmanlı hiç bizi adam yerine komaz, ne içer ne yer diye dertlenmezdi. Şu rahatımıza bak, huzur içinde yaşayıp gidiyoruz der.
    Diğeri aklım erdiğinden beri, ne evimiz ne barkımız oldu, şu cephe şu cephe benim, kırım kırım kırılırdık; babalar dedeler gitti dönmedi, dönenlerimizde, işte gördüğünüz gibi malul, eksikli, elinden bir iş gelmez oldu. Bahtımız öksüze çıktı.
Bir diğeri Donuna güvense yine savaşa girer ya...
    Orta yaş biri Saray Amerika'ya haber salmış derler, onları isteyen ülema da çokmuş.
Çanakkale savaşlarından gazi bir topal Hepiniz iyi deyorsunuz da, şu işsiz güçsüz, damlarda, geçirdiğimiz kaçamak kaçamak buluşmamızda sizi yaşıyoruz, rahatız mı dersiniz, sonrada bu vatan bizim deyorsuz, gafes kuşu gibi durabilirmi Yörük. Şu aşağıdaki sokaklar, dereler, tepeler, Toroslar bizim değimliydi, asırlardan beri sınır boylarında ölen, şehit olanların hiç mi akılları yoktu? Şu mezarda yatanlar varya, gakıp yüzümüze tükürürler böyle konuşursanız!
    Bir kolu dirsekten, ayağı kalçadan olmayan ak sakallı bir yaşlı konuşur Duyup dinlediğime göre, Sarı Paşa denen biri varmış, Çanakkale'den onu tanıyanlar söyledi, girdiği savaşlarda hiç yenilmemiş, simdi de bütün yurdu kurtarmak için tekmil gavırlara kafa tutmasaymış, çeteler de onun emrindeymiş, bizlerde buralarda sivtinip duracağımıza, çetelere girelim, hiç olmasa çocuklarımızdan, atalarımızdan utanmadan ölürüz,der. Doğan o gece Tarsus'tan yirmi kişi dolma tüfeklerle çetelere katılır. Fazla duygulandı yazamayacağım merak ettiyse Karboğazı olayını tarihten oku.
    İster inan ister inanma, konuya neden böyle girdiğimi unuttum.
    Sabahleyin kağıda düştüğüm günlük program o kadar kabardı ki, hepsini kenara ittim ve işte seninleyim. Seni Mersin Lisesi'nden, Mahmudiye Mahallesi'nden, babanızın öğretmenlerle not teması istediği, bana testere talaşı ayırırsınız, daha Türklü incelikli yaklaşımlar. İyi şeylerdi.
    Bundan sonraki yaklaşımlarımız ise, ya doğrudan yada entegre iyilik, dürüstlük adına hep sıcak olmuştur. Tabii bu benim değerlendirmem bana görece oluyor. Siz ise, hemen hemen hep buruk ve bana dolaylı karşısın.!. Hemen estağfurullah dersen bu dürüstçe bir yanıt olmaz.
    Şunu da söyleyeyim, ben yalnızca doğanın ilgisiyle, sevgisiyle var değilim. Sevgisizliğiyle de yoksun kalmıyorum. Ben doğuşumdan beri sevgiyle oynadım. Ailem bunu iyi keşfetmişti. Beni tepe tepe gücümün üstüne işlerde kullandılar.
Devlet, o bindokuzyüzkırklı yıllarda, savunmasından keserek bir resim öğretmeni yetiştirmeye çalışması, onun her türlü gereksinimini üstelemesi, benim için entegre bir sevgiydi; karşılıksız bırakmadım.
    Otuz yıl kendime dair bir çizgi çizmeden, aptalcasına, gücüm yettiğince devletin milli eğitim programları çerçevesinde, bazende programı delerek sizlerle zevkle ve zorluklarla çalıştım. Bunu da ben söylüyorum. İnanarak söylüyorum. Köy enstitülerinde ve liselerde ayrıcalıklı çalışmamla; şimdileri, sizleri görerek, bilinçsiz ama isabetli bir çalışma yaptığımı vesika edilmiş görüyorum.
İstiyorum ki, nerede nasıl bir hata işlediğim ki, Doğan bıkmadan, usanmadan beni dışlamağa devam ediyor! Çünkü Doğan benim için önemlidir. Senin emekli sınıfına girmeden öncesini belleğimde bulamıyorum. Sonrasında ilk temasımız Ticaret Odası Galerisi'nde başlar.
    Orada senden çok senin başarını istiyor projeler üretiyorum. Sanıyorum benim en çok endişe ettiğim ve sana sık sık israrla söylediğim çizgiden kuruluş yarım kaldı.
    İkinci yakın ilişki, biraz ters yoruma müsait: Ak Kahve Salonların'da açtığınız iki bölümlü sergi. Bir salonda, kusursuz iyi yerleştirilmiş Doğan Akça, ikinci salonda beni özendirdiğim, öbür salondakilerle nitelik bakımından eşdeğer olmayan eserlerle birazda derme çatma dengesiz, Rafet ve Doktor'un sergisi. Siz programda belirtilen tarih ve zamandan bir gün önce açtınız, ziyaretçi potansiyelinizde yüksekti.
    Programlı açılsın seranomisi gereği senin salonun ışıklarını söndürttüm, giriş kapınızın önüne masa koyarak potokol kişileri oturttum. Nuri Abaç, Hasan Kavruk, Hüseyin Sevim, ve hatırlayamadıklarım.
    Bu bir sergiydi, ben de öğretmeniniz olarak ve sizi deneyimli seven kişi olarak, dengeyi sağlamaya çalıştım. Siz bana bir taraf gibi baktınız. Ben hepinizi, siz badi badiyken sevdim; ana babalar da böyle doğrudan ve entegre sevmezler mi, yani genede hep sevmezler mi?
    Buraya kadar ve bundan sonrası da senden bekliyorum, dürüst ve açık olabilirsen sevinirim. Konuşmanızı değil yazmanızı arzu ediyorum. Eğer değer bulursan zaman ayırabilirsen. Bilirsiniz bazı bitkiler yapraklarından beslenirler. Öperim.
E. Aydın, 25Kasım1996
SEVGİLİ DOĞAN
    Alo dediğinizde sevindiğimden çok, şimdi düşünceliyim.
Bana göre Doğan, eski yazının da eşliğinde, arşivlere yönelmiş tam bir dinezor Belge ve bulguların loş ışığında, iğneyle kuyu kazmaya eğilmiş, uzmanlaştıkça uzmanlaşmış, uzmanlaştıkça verimliliği artmış, artacak sabırlı sabırlı bir gönül adamı idi. Yolu belli, işi zor olmasına karşın özverisi, Mut aşkıyla yollara çıkmış yücelip gidiyordu.
    Mut'ta doğup; sucusundan, saracından, berberinden, kasabından, yemenicisinden, aşçısından, müftüsünden, imamından, eşrafından, memurundan, dilencisinden, hırsızından, sarhoşundan, aylak gezenine kadar herkes mutludur. Şöyle veya böyle hizmetleri olmuştur. Hepsi de sıradan değil, saygıdeğerdir. Herbirinin yazılmamış bir romanı vardır.
Sırasında bir ağaç diken de kahramandır.
    Lütfen, elinize bir kağıt kalem alınız: En eski mezarlıktan başlayarak, başlık yazılarını okuyunuz. Önce bildiklerinizi, sonra da soruşturduklarınızı düşününüz. Hepsi de büyüktür, hizmet vermişlerdir, hatta kahramandırlar.
    Duygularınızın labirentlerinde yolu, doğruyu yitirmez yazabilirseniz, bu yerinde adil bir yapıt olur. Amma velakin ömür yetmez.
Seçici olunca; Birinci adamı arayacaksın, sonra hiç kimse ikinci adamlığı hazmedemez. Bana göre, mühacir Şükrü, içinde bulunduğu zamanın ve toplumun tam aradığı, bir acil servisti, büyüktü.
    Konumu savunmaya kalksam sayfalar almaz. Gerçek payı, bir yönüyle hep vardır. Dikkat edilirse, tarihler hep yanlış yazılır.
Tarihi yapanlarla yazanlar ayrı ayrı duygu, düşünce burgaçlarında konuyu saptırırlar.
Yalnız Atatürk'ün büyük nutku tam bir tarihtir. Zira eser tarihi, yapana aittir. Bunu dünya da böyle söylüyor.
O, dünya klasiği, Neşri bey'i, ikincil, üçüncül veya sıradan yazarsan, yanlış yaparsın, hakkını versen, gücenen gücenene.!
Yine bana göre büyüklük, anonim olmakla belirir ki, ona da senin sabrın el vermez.
Sizin bu hazırlığınızı, Hüseyin bana aktarmıştı ve sormuştu: Müderris hoca rakı içer miydi?!!!
Cofiliyle sen güreşirken, ayağın pencere pervazına çarptı, çattt diye kırıldı. O, ne güçlü bir kırılıştı.!!!!
Ethem Aydın'a iltifaten, sn hocam dersin. Beni dinlersen bu konuyu bir araştırmaya ve incelemeye al.
Benden özgeçmiş istiyorsun. Belli ki, kitaba benim abuk sabuk yazdıklarımı koyacaksın ki yanlış olur.
Bu durum Hüseyin içinde öyle olacak ki, oda yanlış.
Bizler henüz yaşıyoruz, olduğumuzdan çok, oluşacağımız da hesapta olmalı. Henüz erken.
Hem bizler Mut'lu bile sayılmayız. O sevgili Mut'a ne verdik ki.! Bir, sevgili Doğan'ın yanında esamemiz okunsa ayıp olmaz mı?
O, hakiki bir Mut hemşerisi, özverili bir isimsiz kahramandır.
Soruyorum; Gerçekleri bu açıklıkta yazabilecek misin?
Yine soruyorum; Neden kitap yazıyorsun?
Arşiv için kimse para vermez. Satmak için yerel anılara, derlemelere gir. Arap Reşit'in düğün çekişi, berber Fuat'ın zeybeği, Hüseyin'in, Alaaddin'in doğmatik espirileri, alonun küfürleri, Mut'un sarhoşları, v.s.v.s.  
E. Aydın, 7Haziran2000
SEVGİLİ DOĞAN
    Kaos başlangıçtan beri genişliyor. Bilgi ve bulgular arttıkça tanrı da dahil herşey sorgulanıyor. Yeni yeni kavramlar önümüze geliyor. Biz yadsısak bile içinde oluyoruz.
    Din kitaplarına bakarsanız, yaşamın, ölümün de bir anlamı geniş boyutta ortaya çıkar. Anlam bilim, göstergebilim, evrensel insanı hedefler. Evrensel insan, doğayı kullandığı ölçüde, ona katkıda bulunmasını amaçlar. Zaten kuramın iç entegrasyonu da bunu buyurur.
    Doğayı yokettiğimiz sürece, bilim de, sanatta yoksun, öksüz umarsızdır.
    Kulağına geldi mi bilmiyorum; Mut'ta bir ağaçlandırma seferberliği başlatmak üzere, şubatta orman bakanlığından başlayarak, orman idareleri de dahil, belediye başkanlığına, kaymakamlığa yazışmağa giriştim.
Önce;her öğrenciye bir ağaç (yeri belediye gösterecek) bankalar, tüccarlar, sivil toplum kuruluşları (yeri belediyeden, hazineden). Dikilen ağaçlar park olarak, amirlerin denetiminde gelişerek korunacak yenilenecek, onların piknik alanı olacak v.s. .
Sağolsunlar hepsi de sıcak baktilar. Ama başlatamadık.
    Sivil toplumların yaptırım gücü yoktur. Kamunun ilgisini çekebilmek için; Sinektepesi, Palantepe arasına bin fidan dikilmesi için harcını yatırdım, bir "dikildi paftası" yollamışlar.
    Şimdi de, Deveci'nin arkasındaki tepeyi yeşillendirmeği hedefledim. Sonbaharda başlatmağı düşünüyorum.
Olasıki, sizler yardımıyla, Mut'lu duyar "ya bu, Ethem Aydın'ın eti ne budu ne? haydi biz de, bir yerinden yeşertmeğe başlayalım" deyen olursa, ben de mutlu olacağım.!
    Bu tümce, yazımın evrensel içeriğiyle bağlamlıdır. Sanaldır, utopiktir, çocuksudur ama gerçeklık payı yüksektir. Bir ağaç diken faydasız yaşamamıştır.
    Size saygı duyuyor öpüyorum.
E. Aydın
SEVGİLİ DOĞAN AKÇA
 (Editörün Notu: Bu mektup Mersin Liseliler Derneği 'nin yayın organında "Atatürk'ün öğretmenlerinden: Ethem Aydın." başlığı altında yayınlanmıştır.)
    Mersin Liselileri Derneği'nden, 28/Ekim/2000 de, geleneksel buluşma gününde, retrospektif bir resim sergisi açmam düşünülmüş. Çok kıvanç ve mutluluk duydum.
    Ben otuz yıl, görev bilinci gereği<iş bilgisi, resim, yazı öğretmeni> olarak çalıştım. Bu bana emek veren veren devletimin Milli Eğitim Politikası gereği idi, çok da yerindeydi. Orta Öğretim programı bir bütündü, işbilgisi, resim, yazı bu bütünün birleştiricisi, kan dolaşımıydı. Böyle inanmıştık.
    Her dersin oluşumunda şöyle veya böyle bir vazgeçilmez yerimiz vardı. Ama anonimdi. <Doğru görmeyi, gördüğünü doğru çizmeyi, ulusal yazıyı, dizaynı, estetiği,
    Yani çağdaşlığın vazgeçilmezlerini> öğretmeyi üstlenmiştik. İbadet gibi bir şeydi bu, kutsaldı.
    Öğretim programı içinde görevimiz ağırdı, bilincindeydik. Resim de yapıyorduk, sergiler açtık ama biz <işresimyazı> öğretmeniydik. Öğretilebilenin öğretmeniydik.
    Sanat ise, ebruli ebemkuşağı, dolaşık yumaktır. Kural ve kuramları kendisi, kendi içinden üretir. Ne kadar sanatçı varsa o kadar da sanat hep vardır, var olacaktır. Sanat, sanal, göreceli bir terimdir. O da Einstein konusudur. Ata nal çakıldığını görmüş, kurbağa ayağını uzatmış gibi olmaz mı? Hala bunu böyle düşünmeyi sürdürüyorum.
Doğan'ın sesini duyar gibi oluyorum: Hoca be, ne kıvırıp duruyorsun, bu sergi açılacak. Bu senin laf kalabalığının anlamı ne! diyesi.
    Herkes bir yol tutturmuş, işine bakıp gidiyor. Bu marazi düşünceleri nerden üretiyorsun, düzene uy gitsin diyesi..  
İşte, benim düşünce biçemim hep böyle. Bundan neden ilk göreve atandığımdan buyana başıma gelenler; doğru bildiğim yanlışlar yüzünden dertli, zaman zaman da umarsız kala kala yol aldım
    Sövgüleri kolay hazmediyorum, ama o, övgüler yok mu? Beni yerden yere vurdu. Uykularımı, günlük yaşamımı allak bullak etti.  Sıradan bir taşra çocuğu olarak, 1944'de Kars lisesine atandım, yemyeşildim. Bir beyaz Rus kızına aşık oldum, baktım post pahalı, askerliğimi istedim. Görkemli bir devlet göreviyle uğurlandım (ödül1). Bu kadar tantanayı sindiremedim. İki ay sarılıktan yattım. Bornova Topçu Tümenine verdiler. Bir kaç ay sonra Missuri zırhlısı İzmir'e gelecek dendi, kem küm Fransızca biliyorum diye, komutanlık beni kordiplomatların zırhlıya götürülüşü için görevlendirdi. İtirazım kabul edilmedi. Bereket geminin tercümanı Türkçe biliyormuş. O bana söylüyor, ben merdivenden aşağıya bağırıyorum. Üstün başarı ödülü2. Yine günlerce dengem bozuk.
Bir askeri tatbikatta, iletişim düzeni ve hedefe isabetten ödül3. Terhis oldum Ankara'ya geldim. Bakanlıkta (erken terhis olduğum için sivil elbisem olamamıştı) asker elbisesiyle koridorlarda dolaşırken beni, otoriter düşüncelerine yatkın buldular.Ter cihli, anlaşmalı Düziçi köy enstitüsüne gönderildim.
    Sene sonuna doğru, okulda meşhur bayrak olayları başladı. Öğrenciler linolyum baskıyı ben öğretmiştim. Olaylar benim üzerime kayma eğilimi gösterdi, acele İvriz'e verilmemi istedim, gittim.
    Tercihliliğime dayanarak, tekrar Mersin lisesini istedim, sizlere kavuştum. Sessiz, sakin yaşayıp giderken, parasızlık, geçim sıkıntısı canıma tak etti. Dersane açtım, bir kaç kuruş kazanınca, ticarete soyundum. Baktım ki para saymayı beceremiyorum. Ticaret kusurluluğumu böylece anlamış oldum. 1960 Askeri darbesinde, öğretmenliğe dönüş için başvurdum, Osmaniye'den başlayarak, Adana 'ya gelebildim.
    Orada sağır ve dilsizlerle ilgilendim, yetiştirdim, sergilerini açtım (ödül4).
    Altınkoza nereden çıktıysa yılın sanatçısı seçti. Ödül5.
    Mut kayısı bayramı şenlikleri nedeniyle, Rafet Van'la yaptığımız Röliyef ödül getirdi. 6. Hemşerilik beratı verdiler, ödül7.
1955 'te Türk Hava Kurumu'nca Mersin'de açtğım model uçak kursları, Türk kuşu planör kampına, yüksek ehliyet için yolladığım öğrencilerin sayısal çokluğu nedeniyle verilen ödül8.
    İçel Sanat Kulübünce verilen onur belgeleri, 9.
Birileri tarafından bana yönlendirilmiş övgülerdir. Bana göre tabanı kaygandır. (hele hele zaman içinde erezyona uğramışsa)
Mersin Liselileri Derneği'nin, lütfettiği sergi çağrısına nedense çok sevindim. Sanki işbilgisiresimyazı öğretmenliğinden kayhalanan bir övgü gibi duyumsadım yorumladım. Böylece duygularımı seninle paylaşmak istedim. Ayrıca organizasyonun da size bırakılmış olması, geçen öğretmenlik süremin tanığı olmanızla yüreklendim.
    Sizi öper, sağlıklar diler, kolay gelsin derim.
    Programın oluşumunda, düşündüğünüz, sormak istediğiniz bir şey olursa, alo derseniz yeterli.
Not: Bugün Rafet geldi. Çok geniş sevgi yüklü düşünceleri var. Ama gerek iç gerek dış huzuru endişe verici. Sizin örgünüze, gücünüze güveniyorum. Kolay gelsin.
E. Aydın, 5Ağustos2000
SEVGİLİ DOĞAN
Çoktandır mektuplaşma huyunu bir kenara koyduk. Elbette bizce anlaşılır ve anlatılabilir gerekcelerimiz vardır.
Dün bilgisayarın belleğine baktım. 800 satır, Doğan'cığım için,özene bezene yazılmış, övgüden öte, öngörülerle dolu. Doğrusu ya, Doğan'ı severim, yitirmek de istemediğim için belleği iyice tekrar inceleme gereği duydum. Biz Mut'lular biraz nane molla yapılı oluruz. Dikkat edilmezse soluveririz.
    Mart içinde Hüseyin bey Adana'da sergi açıyor, gelmeği düşünürseniz haberleşelim. Belki de ayrıca bir ilgi yaratırız.
Adana piyasasında çok tutan bir kitap yolluyorum  beğeneceğinizi sanırım. Öperım
E. Aydın , 27Şubat2001
DOĞAN  HEMŞEHRİM.
    Bu sabah kıymetli mesajınızı aldım.
    Anladığıma göre; babam ve ben, sizin çalışmalarınızı, farkına geç varmış  olsam da, aksattığımı anladım. Özür diliyorum.
Babamın şeceresini incelemeğe zamanım olmadı. Gerek de duymadım. Ne kadar okumuş, Mısır'da yıllarca neden kalmış, bilmiyorum. Biraz mürekkep yalamışa benziyor. Elindeki ciltler dolusu acemce arapca kitapları vardı. Nadir efendi amcayla oturup uzun uzun okurlardı, hutbeler hazırlarlardı. Sanırım kitapları müftüzade Hüseyin efendiye geçmişti. Son zamanında ben dışarlardaydım, ilgilenemedim.
    Medresede çalıştığı için olacak, "müderris hoca" derlerdi, severler sayarlardı, Atatürk'cüydü,  bu kadar bilgi yeter bir fani için. Yanlış,abartılı bilgiden de kaçınmak gerek. Yerli yersiz abartmış olabiliriz.
    Bana gelince; zamanın şartları içinde tökezleye tökezleye okudum, resim öğretmeni olabildim. 30 seneye yakın, devlet bana maaş verdi, ben de elimden geldiğince çalıştım.
    Size zaman zaman yolladığım buroşür ve dergilerde abartlı yazıları okudunuz, siz de benim gibi, çok abartılı övgüleri gördünüz, okudunuz, belki de içinizden alaylı alaylı gülümsediniz. Kez ve kez benden kaynakca istediğiniz için elime geçen üçüncü kişi anılarını size yollamıştım.
    Size sır gibi sunduğum bazı düşüncelerim oldu. Onu da kullanmazsınız olur biter. Bunları, yani bu övgüleri ben yazmadığıma göre,sizin de bağışlayıcı olmanızı beklerim. 
    Sizden, isteğim; babama ve bana ait bilgi ve belgelerle, zaman yitirmeyiniz, kitap hazırlığınız aksamadan sürsün. Sizi zorlamasın.
Araştırmacı dostuma kolaylıklar diler,teşekkürler ederim, sizleri seviyorum, edimlerinizle övünüyorum
(Babamın bir fotoğrafını bulmağa çalışacağım.)
E. Aydın, 4Haziran2001
1937 DOĞUMLU GÜNDOĞAN (*)'YA
1920 DOĞUMLU ETHEM AYDIN'DAN İLETİ
Sevginin hası konuşmaya açık bir kapıdır. Ondan neden yazıyorum. Sokakta birisi, Hey salak çorabının teki siyah, teki beyaz dese döner bakar güler teşekkür ederim. Adımı bilmiyor der geçerim. Yetmişli birisi Babalık nasılsın dese, iyiyim dedeciğim der geçerim. Güzel bir kız, markette buyur dedeciğim dese, hanım nine, bana şu maldan ver derim. Arasıra, ben o kadar yaşlı mıyım diyen olur. Tekrar ederim, ben o kadar yaşlı mıyım.!
    <Evlenmeyin bekarlar naylon kızlar çıkacak>, yazısını boşuna yazmadım. İronik ve elejik diyebilirsiniz, ama özde has ve geçmişi olan veya olması gereken has sevgi'yi vurgulamak için uzun uzun örnekler eşliğinde size ulaştırılmıştır.
Siz ise bu iletiye tepki olarak, akıla hayale gelmez küçük yanılgı urbalı hatalara fırsat veriyorsunuz.
Aslında bu da sevginin bir türüdür, 'negatif sevgi'.
Hani çocuklarımız, öğrenciler ilgiyi üzerlerinde tutmak için negatif sevgiye sık sık baş vururlar. Siz de, ben de bunu iyi biliriz...
Bana gelince; öğretmenlik sevgi ve sabır mesleğidir.
    Sizlere de bir sözcük fazla öğretebilmek için; velilerinize, okul idarelerine, devlete rağmen; kulak çekip, tokat vuracak kadar aptal ve <has sevgiyle> doluyuz.
    Geçmişimde, sizler gibi yalın, övünecek kaynaklarım vardır. Yine sizlerin nezdinde olduğu gibi, toplum içinde seçkin yerimiz olmuştur. Yaşam dediğin nedir ki, Gündoğan bile 61 yaşına gelmiş.
    Önce seninle, sonra da sanatta ulaştığın ve ulaşacağın çizgilerle övünüyorum.  Öperim.
E. Aydın
SEVGİLİ DOĞAN ATLAY
    İyi insanlar, hatta iyi nesneler, hiç bir zaman "ben iyiyim" demez. Bazıları vardır ki, "örneğin benim gibi" hep kendini iyi sanır, hele hele bir iki kişi de "sen iyisin" dediyse, kuyruğu daldan inmeyiverir. İşte dünyanın düzensizliği, endazelerin tutarsızlığı hep bu kendini bir (*)ok yerine koyup öyle inananların yüzündendir.
    Öğrenciliği hatırlamadığım, bir kaç yıldan beri keşfettiğim kuytuların menekşesi bir dostum var, arkadaşım sırdaşım oldu, tanıyacaksın "Doğan Atlay". Bana arasıra lütfeder mektup yazar, bazen bir sayfa bazende yarım sayfa ama hep bir angarye içindeymiş gibi, çekiniyormuş gibi, sayıyormuş gibi izlenimler yaratmaya bayılır. Bende o zaman daha çok şakır daha çok "büyüklere değilde küçüklere masal" yazmaya başlarım.
    Şişirilen balon üzerindeki şakiller gibi birbirimizden hep uzaklaştığımızı duyumsarım. Bilirsin sevgi nötür bir şeydir, alınıp satılamaz, hep verilir, insanlık sevgiyle ayakta durur, onun için vardır, ondan hep güzel ve görkemli yarınları bekler. Bizler geçiciyiz, yarınlar vardır, milyarlarca yıllık insanlık tarihi böyle oluşmuş ve böyle oluşacaktır.
    Acele edip yarınlar için, yarınki insanlar için, çocuklarımız için, kullanımlı ve kalıcı birşeyler yapmaya çalışmalıyız, biz küçük insanlar. Yoksa adımız, şayet anılacaksa ki bu bir umudur, hiç olmazsa "doğdu ve öldü" diye anılmasın!.
    Seni çok sevdiğimi bileceksin, yazdıklarımın seni şartlandırdığından bilincindeyim, hatta sıktığını da düşünürüm, ama bunu da bir yerlerde etkileyici, kışkırtıcı olduğunun da bilincindeyim. Gerekli buluyorum. Dostlar eğer yaşamı, yaşamaya değer kılmak isterlerse ki bu endiklemekle olur. Seni öperim.
Dostlara selam, saygılar.
E. Aydın, 20Ocak1996
Adı Muzaffer
Utkusu zafer.
Böğründe kılıç
Neler neler neler
Beni sucukturamadığın için serbes yazacağım. Sizden üç şey isteyeceğim:
1. Mektuplarınızın kenarında dosya deliği için yer bırakmanız
2. Gıçında ağarmadık kıl kalmamış bana ağabey diyorsun
3. Düşümde kalan yitik beldeleri gezeceğin zaman bir daha bana alo dersen kıyamet kopmazdı. Kahve döğücüye hıng deyici gerek.
Doğan'la sen aslında Allah'ın bir domuzluğu sonucu berabersiniz. Alçak gönüllü, şov yapmayan, övünmeyen, ama yaşadıklarını vesika eden, geleceğe sonsuz hizmetler sunan isimsiz gönüllüler .! Dahası hiç ayaklarını yerden ayırmayan asil bir karekterinde örneği kılmış. Ne mutlu size, ne mutlu Mut'luya, ne mutlu o beldelerde yaşamışlara (*)
Bizim kitap ciltleri eline geçecek biraz bekle. Doğanı ve sizi öperim, kutlarım.
E. Aydın
ALIŞIM DOSTUM
    Bugün Nisan'ın 22'si, dün galiba 21'i idi, yarın ise 23'ü olacakmış. Olunca göreceğiz. Arkasından eli bıçaklı tanrı geliyor. Koyunlar düşünsün!.
    Yüz binlerce yıldan beri gök gürlüyormuş, ilkler bu karmaşık gümbürtüyü korkuyla, saygıyla karşılamışlar ve birilerinin tehdit ve korkutma çığlıkları sanmışlar, her şimşek çakışta çil yavrusu gibi kaçışmışlar, inlerinin en derin köşelerine gizlenmişler. Ertesi günler güneş, güzel barışkan havalar, daha sonra bir tabak gibi ayrıntılara sokulan fırtınalar. Tekrarlarında bunların yıkıcı değil uyandırıcı, uyarıcı oldukları olduklarını duyumsamışlar. Akan zaman içinde, nedenler nedenleri getirmiş. Korkunun yerini önce saygı, sonra da sevgi almış.
    İnsandaki ilk tanışmalar gibi.
    Sevgi çoğalınca ayrıntılar da çoğalmış, umutlar, beklentiler yoğun sis bulutları gibi objeyi sarmalamış.
    Dış doğa artık iç doğanın duyumsal, binlerce çeşitli iyiye dönük ürpertisinde deniz hareketleri gibi yıpratarak ve okşayarak çalkanmış durmuş, durmamış sürmüş gitmiş.
    Doğayı artık tanıyoruz. Yağmurdan, fırtınadan sonra güneş olacağını hesaplayabiliyoruz.
    İnsan doğası ise henüz hesaplanamıyor. Papatya falı güvencemiz oluyor. Güzeller güzeli papatyayı yaprak yaprak yoluyoruz, seviyor, sevmiyor
    Geride bir yığın taç yaprak, gizemi yok olmuş çöp yığını!.
    Sanat tarihine bakılınca tunç devri çok önemli ve kalıcı eserlerle donanmış vede gelişim yüklüdür. Öyleyse tunç neden bu kadar tutulmuş hala da tutuluyor. Heykel deyince, hatıra o gelir, sağlamlık da cabası! Bakırı tanıyoruz, mukavemeti az havayla teması iyi sonuç vermez, ama kalayla karışınca işler değişiyor, asaletine ulaşıyor. Onun için ve daha bir çok sebepten dolayı ben tunca tutkuluyum, asil bir birleşimdir. İtibar bakımından da altından daha çok hayata ve güzelliğe yatkındır. Altın ise hep varlığı, ticareti destekler. Bir de gülen, sevinçli, güleryüzlü, güleç olunca, alışıma bu niteliklerde girince, değer yargısı azıcık da olsa gelişmiş birisi, nasıl aşık, hem de sırılsıklam aşık olmasın ki?
Güncel işlerinizde, özde sorunlarınızda başarılar dilerim.
E. Aydın, 22Nisan1996
SAYIN ERTUĞRUL KARAGÖZ
    Bir gün, bir dostumuz, "seni bana methettiler, aslı var mıydı" dedi. Düşündüm, haklı olarak verecek yanıt bulamadım.
Nasılsınız, iyimisiniz, sizin seçildiğinize sevindim, gibi, ara nameleriyle geçiştirdim, yeni tanışıklıklar, hal hatır sormalarla, konu ve odak noktası değişti, söz değişti ve sergiden ayrıldım.
    Yedi ay geçiyor; bu sorunun bana niçin yöneltildiğini arıyorum.
    Üniversitede, eğitim fakültesi, felsefe gurubu üyelerinden bir gönül erini akşam çayına davet ettim. Sohbet koyulaştı. Durumu ayrıntılara inmeden açtım, iletişim eksikliği tanısı koydu. Kaynak kitap rica ettim, ertesi gün iki kaynak kitap göndermişler. Anlambilim, Pierr Guirand, Anabilimi ve Türk Ana bilimi, Prof. Dr. Doğan Aksan. Birincisi Fransızcaydı, gücüm yettiğince okudum; anlamadığım gibi, haklı olarak lisan bilgimden kuşku duydum. Sevgili Bedri Rahmi Eyüpoğlu boşuna dememiş: "Bir dili öğrendim demek için, ana avrat küfredebilmelidir". İkinci kitap ise, Türkiye'de Türkçeyi doğru konuşan, anlayanın az olduğu savı, kafamı iyice karıştırdı.
    Türkçemiz, tarihin katmanlarından süzülerek, arınarak gelen, çok çok güçlü, zengin bir dildir.
    Otuz sene Türkiye Cumhuriyet'i liselerinde öğretmen olarak çalışacak; şöyle veya böyle, 30.000, öğrenciyle iç içe; iletişimsiz eğitim yapacaksınız.!!! Hem de, adınız başarılıya çıkacak, ödüller alacaksınız.!!! Mersin Devlet Güzel Sanatlar galerisinde, bire bir, ilk karşılaşmamızda, İçel Sanat Kulübü seçimlerinin sonrasında, bana yönelttiğiniz tümcenin, anlam bilim olarak içeriği neydi?
Bana yazmak lütfunda bulunursanız sevinirim.Saygılar.
E. Aydın, 10Ağustos1999
HİLMİ'CİĞİM
    Uzun süredir haberleşemiyoruz. Bizim insanlarımız renkli simaları sever. Asri hoca bunlardan birisiydi.  Fikirlerine kızan severdi, beğenen severdi. Rahmetli iyi fikir üretirdi, olumluolumsuz.  Sıtkı bey'in babası Yaver efendi de böyleydi. Ama Yaver efendi Asri hoca'dan farklıydı. Bir defa sindire sindire bir okumuştu.
    Fikirleri geniş kapsamlı, kendi yaratısı o şartlar altında uygulanabilirliği olmaya özdeş şeylerdi. Senin seviliş nedenin ise pek farklı değil. Türkiye 'de senin görevinde sürüyle insan var. Ama içlerinde bir de giydiği urbayı doldurup dışına taşan Hilmi var.! İşe başladığı günden beri hep çapından büyük işlere soyunmuş, halk bilgisine gönül vermiş, derinlemesine konusunun labirentlerine dalmış, özveriyi sergilemiş biri.
    Elbette seven de sevmeyen de türlü nedenlerle olacak. Yaşamın anlamı da bu değil mi?
    Dergi benim elime çoktandır geçmiyordu. Bu gün postacı ile eski ve aşina bir dost gibi masama geldi okudum.
Sıtkı Soylu'nun yazısında bir şey ilgimi çekti. Kulağı kesik davar besleyenler köpeğin kulağını keserler. Nedeni, köpek kulağının üstüne yatar, çevreyi duymaz diye.
    İkincisi Doğan'ın yazısında; daha derinlere inilecek, bilimsellik çizgisine de uyan çok nüans var, sürdürsün.
Gündüz bey, Tarsus'u vermeğe çalışmış ama çağdaş mimarlarımızdan Nuri Abaç'ın da Tarsus'ta güzel bir eseri var. Ondan bahsetmemiş. Üçüncüsü, Köroğlu olayına, Memişoğlu bir balka türlü yaklaşmış.
    İçel Halk kütüphanesi için bağışları hep açık tutunuz. Kasım ayı ile bugün arasında iki ay oluyor. Ben de bir iki resim vermek istiyorum. Ayrıca biraz da kitap seçeceğim. Zaman veriyor musunuz? Veriliyorsa nasıl ulaştıracağım.?
Sana Sağlık afiyet başarılar dilerim
E. Aydın, 11Ocak1993
HİLMİ BEY DOSTUM
    İnanıyorum, büyük bir sorumluluk altındasınız, dahası Türkiye genelinde bir emsali bulunmayacak kadar çalışkan ve de başarılısınız. Başrınızın sürdürülmesi için size sağlık dilerim, Tanrı yardımcınız olsun. Amin.
Mektubunuzda öğrencisine vereceği notu kararlaştıramamış bir öğretmen havası var.
    Sizinle azınsınamayacak bir geçmişimiz oluştu sanıyordum, her karşılaştığımızda da, iltifatlar yağdırmanıza karşın, ikircimliliğinizi sezinlerim. Bundan neden olsa gerek, hala ismimi bile yanlış yazıyorsun. E T H E M..
    Kendimi biraz olsun anlatmak gereğini duydum, hızlı vasıtaya binmeyi sevmem, mümkünse yürürüm veya eşekle seyahat ederim.
    Yavaş yavaş yürür, doğayı herkesin gördüğünden ayrıcalıklı, detaylı özümlerim, olayları da öyle. Programları bağlayıcı, kısıtlayıcı bulurum. İstediğim zaman, istediğim olay veya obje üzerinde zaman yitirmekten korkmam. Bilimlerin hepsini ayrıcalıksız severim ve ilgi duyarım. Seçtiğim dal gereği bütün ilimlerle iletişim kurarım, belli ve kendime görece bir felsefem olmuştur. Felsefeme saygılıyım, bohem yapılıyım, ayağımı topraktan kesmemeye çaba veririm, bundan sebep çevrem bana zor insan der. Seranomiler benim için bir işkence olur. Size garip gelecek ama, ilgi alanım içinde başkalarının söz sahibi olmasını istemem. Onun için herhangi bir yarışmada beni bulamazsınız. Bildiğimi çok iyi bildiğime inanır ve öyle sanırım.
    İradem izin verdiği oranda sıradan vatandaş gibi olmaya, davranmaya, aşağılık duygusu denecek kadar uyum sağlarım. Bana layık görlen irtifaları daima kuşkuyla karşılarım, ben bu muyum diye sorarım.? Krallarla gezer, halka ait hasretimi yitirmemeye çalışırım. Bundan neden, anlayışlı sevgi gösterilerini redederim ve az sevgilim olur. Rahatsız da değilim.
    Kendi iç yargım önünde verdiğim hesaplar hep yüz ağartıcı, gerçekte olması gereken gibidir.
    Yazılarımı beğendiğinizi söylediniz, teşekkürler ederim, eğer buda bir iltifat değilse. Böylece yazım aileniz arasına girmiş. Büyük mutluluk. Öyküleri resimleme istencenize gelince, elinizdeki dergiyi biraz israf etmiş olmaz mıyız? Size yolladığım her yazı yayıma uygun olsun diye kuşa dönmüşlerdi. Altıparmak nenenin masalları, neredeyse bir kitap olur, basit bir örnek. Belki Mersin'in kurtuluşu nedeniyle, yayına girer umuduyla size bir yazı daha yolluyorum, bir bakınız. Hazırlamak bizden, fırsat vermek sizlerden. Öperim.
E. Aydın, , 9Ağustos1994
HİLMİ BEY DOSTUM
    Zaman sevişme vaktidir. Akıllı ol Ethem dedim. Sözümde durarak size bir özür dileme betisi yazıyorum.
    Eğer ilginizi çekmişse, size hep yazmak isterim ve yazarım da, siz hiç yanıt vermeseniz bile... Emek verdiğiniz, ömür koyduğunuz işin özünü ve nedenli önemli ve netameli olduğunu biliyorum, siz aslında bir Don Kişotsunuz. Ülkeyi, geçmişini, geleceğini seven kişiler, ya azaldı, ya bitti, yahutta gözlerine perde indi, basiretleri bağlandı. Biz sanatla uğraşanlar, konumları gereği geçmişte, günde ve yarında gezinen canlılardır. Toplum bunları hep dışlar, zira oturuşkun bilim düzenine, kerat cetveline uyumları olmaz. Bütün bunları bilerek, inanarak sizi seviyorum, hiç de karşılık beklemem.
    Bu yukardan beri anlattığım gerçekler gereği, karınca kararınca yardımcı olmak görevimizdir. Dergiye bir kapak hazırladım. Eğer beğenirsen ki, ben beğeniyorum, derginin içeriğine uyan bir sayısında basılırsa sevinirim. Yine eğer onaylarsanız, kapakta basılmasını, bu size yolladığım renkli fotokopi gibi yapabilirsiniz, Adana'da var.
    Gerçek nedenlerle olamaz derseniz, sepiye yani kırmızıya kaçar kahverengi üzerine basılsın.
    Gelelim sizdeki mektuplara. Onların bazılarından, sizinle olan hoş beş sohbet bölümleri çıkarsa, sanırım kültür ağırlıklı vasat ve beğenilen bir yazı olur. Böyle birkaç tane olacak. Dahası, istenirse yenilerini de üretebilirim. Diyeceğim yanındayım. Size sağlıklar diler öperim. Fikirleriniz için bir alo derseniz iyi olur.
E. Aydın, 20Ağustos1994
SAYIN HİLMİ DULKADİR
    Bir dinazor, bir kelaynak, nedense saygın medyanın dilinde uzun süre dalgalandı durdu.
    Benim anlayabildiğim kadarıyla, çağlar içinde, iriliği ile ünlenmiş sanal bir yaratıktır dinazor. Nitelikten yoksun.
    Yine yaşanan yakın zamanlar içinde soyu azalmaya yüztutmuş bir garip kuştur kelaynak. Yine nitelikten yoksun.
    Bu çıkarmam doğruysa, bu denli kavi, direngen oluşlarında nitelik olgusu tümcemizin neresine sığacak? Yani Ethem sana dinazor deyesi...!!!
    Kızmadan, incinmeden beni dinle, yanlışım olursa bağışlamanı umarım.:
    1985-86 da, Mut'un Çınar altında, pıprıl pırıl, gencecik, uzunca boylu, gösterişten uzak, yepyeni projeleri olan bir beyle tanışmıştım.
    Onu, 1987'de Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğünde "İçel Kültürü" dergisinin ilk sayısının coşkusu; onu bekleyen gerçek, bana göre dağlarca sorunları, Donkişot örneği, değirmenlerle savaşa aşarak, işte milenyum'a gelindi..! Buna evet mi, hayır mı?
    Kahramanı, övgülerden, bencil sevgilerden soyutlayarak, gerçekçi yargıya varabilmek için, bir cilttenonikiye, onüç cilttenyirmidörde, yirmibeş cilttenotuzaltıya kadar satır satır okumam gerekmiş. Seve seve, soluk soluğa okuyorum.
Aynı parkurda koşan, aynı sorumluluklarla yükümlüler arasında, Hilmi Dulkadir bana çok çarpıcı geldi.! Çok farklı bir benzetide bulunabilmek için; çağlar ötesi, ulaşılmaz bir isim buldum <Dinazor>.
    Sonra düşündüm ki, dinazor yaşamıyor. Yaşayan bir ucube ararken aklıma kelaynak  geldi. Deyesi değil dedi.
Genelde övgüler, yaratılışı eksikli kişileri yere vurmak için kullanılır. Ama Hilmi, edimlerin beşiğinde volta vururken, sessiz ve derinden, güvenli adımlarla yürümeyi nice nice deyimlerle yürürken, bu övgülerin besleyici olacağını düşünüyorum.
Mut doğumlu birisi olarak, bu övgüyü yazmayı, ödenmesi gerekli bir borç biliyorum.
    Yazıma değin iki de, halk yaratısı sunuyorum:
    Peygamberler, ırmak kenarında balık avlıyorlarmış, bol bol koca koca balık tutuyorlarken; ırmağın yukarısında, çavlak bir yerde, Tanrıyı da balık avlarken görüyorlar, ama hiç balık vurmuyor oltasına. Peygamberler mahçup mahçup düşünürlerken, birimiz gidip kendine haber verelim, orası akıntılı biraz aşağı veya yukarıda oltasını ırmağa atsın diye konuşurlar. Biri gidip haber verir, tanrı yerini değiştirir. Oltasını ırmağa atar atmaz koca bir balık oltaya vurur ve ALLLAHALLAH diye bağırır.!
Eskiden herkes at beslerdi. Atın iyisi, kullanışlısı rahvan olanı idi. Üzerine binildiğinde hızlı gider ve terlemez, yorulmaz, üzerinde kahve içilir, deye övülürdü. Buna anadan doğma Rahvan denirdi.
    Tay biraz büyüyünce, iki yan ayağına köstek vurulur, uzun süre böyle kullanılırdı, o da rahvan gözükürdü. Ama üstündekini yorar, kendi terler perişan olurdu. Onada sonradan olma rahvan denirdi.
    Alıp satılırken sorulurdu, anadan doğma mı?, sonradan olma mı??? Saygılarsevgiler
E. Aydın, 27Haziran2000
Sn. ŞENOL ENGİN
    İçel'de Taşeli'nin sıcak yürek vuruşunda güncel, düncel ve ardılı yakalayan Atatürk kuşağının temsilcisi, güvencesi, gönül adamı, sayın valimiz...
    Bu ses; 1944'lerden başlayarak, Kars, Düziçi Köy Enstitüsü, İvriz Köy Enstitüsü, Mersin Lisesi, Osmaniye Lisesi, Adana Erkek Lisesi 1977'lere kadar 30 sene, karınca kararınca, ulusuma olan borcumu bir İşbilgisiResimYazı öğretmeni olarak ödemeye çalışan, binlerce eğitim ordusundan birinin sesidir.
    Mersin Liselileri Derneğinin, İçel Sanat Kulübü 'yle birlikte hazırladıkları, geleneksel buluşma günü kapsamında açtığım sergiye onur vermenizle, öğrencilerimi ve beni mutlu ettiniz.
    Mersin'in özellikle kültürüne yerinde katkınız, zamanlar boyu süreceğine inandığım, tatlı bir söylencedir.
    Genç Türkiye Cumhuriyet'inin sarsıntılı evreler yaşadığı günümüzde, sizler gibi dinamik güçlere, şimdi daha çok gereksinimi olduğunun bilinciyle bu yazıyı size ulaştırmayı bir görev saydım.
    Atatürk'ün kağnısı, sizler olduğu sürece yolda kalmaz. Saygı ve sevgiler.
E. Aydın, 8Kasım2000
SEVGİLİ TURGAY OKTAR
    Ben Mut'ta doğmuşum. Yaşamayan kardeşlerimden birinin nüfus teskeresini taşırım. Bir diğer anlamda, sayısız yoklardan birisinin kimliğini taşırım. Yoklardan birisi  sayarım kendimi.
    Yörük değiliz amma, çok çok yörüdük, yörüyoruz da..
    Ermenke'te bağımız, bahçemiz vardı. Her yaz hayvanlarla oraya gider, geç güz bağın basat ürünleriyle Mut'a dönerdik.
Babam, hem müderris hem de hoca olduğu için, askere çağrılan, belki de dönmeyen hısımların çocukları, bizim daracık evde toplanırdı.
    Doğaldır ki, bütün gereksinimleri (yiyecek, içecek, giyecek, hastalık, sağlık, evlenme, okuma, okutma) hep bizce karşılanırdı.     Böylece aile nüfusumuz on, onbeş kişi olurdu. Değişik yaşta, okuyan okumayan her birey, günlük yaşama katkıda bulunmak durumundaydık. İşte bu nedenle Ermenek'te kıyıda köşede, bizlere bol bol yetecek ürün olurdu.
    Akrabalardan emanet kalan hayvanlarla taşınmamız, hem kolay, hem de zevkli olurdu. Ermenek 'le Mut arasını üç günde alabilirdik, o da hava yağışlı olmazsa.. (yağışlıysa köylerde, babamın mollalarında konuk kalırdık.)
Bir yaz cümbür cemaat Ermenekte'yiz: (hısım, akraba, çocuklarla beraber). Benden yaşça büyük bir öksüzün bağında ürün topluyoruz. Nuri ağabey uzun süre ortalıkta görünmedi. Sine sine, aramaya çıktım.Nar ağaçları arasında oturmuş ağlar buldum
Ağbey ne ağlıyorsun deyince, yanıt beni de ağlattı. : Anam, babam buralarda abdest bozarlardı, acaba kuru boklarına raslarmıyım.?!!
    Sevgili dostum; insan anılarda yerleşebilmişse yaşamış oluyor.
    Anılarda, her zaman devasa olaylar kalmaz.
    Sıradanlıkların da şansı vardır. Aslında bir ağaç diken faydasız yaşamamıştır.
Eğitimin ve öğretimin olduğu yerde, öğretmen vardır. Şöyle veya böyle; maaşını almış, derslere girmiştir. Uzam ve zamanda, bir hoş seda gelir geçer. 1950'lerde, bir edim 1999'larda; kadirşinas dostlar tarafından, 49 sene sonra görkemli bir şölenle gündeme getirilmişse; Bu olay önce, ideo 'daki <İnsan>'ın onurudur.! Evrenseldir.
Sonra da edimi beraber ortaya koyduğumuz, siz kadirbilir gençlerin asaleti, yüksek onurunun yalın kanıtıdır.
Kültüreldir, tabusaldır, arsıulusaldır, evrensele açıktır.
İnsan, akan zamanın yükü altında bazen soluk alma zorluğu çeker. Böyle bir zamanda <Hayat öpücüğü> ne kadar da yerinde oldu...
    Sizleri candan öper, ekibinize saygılar sunarım
E. Aydın, 29Mayıs1999
SEVGİLİ GEZER
 (Bu yazı, bir eleştiri olacak özeleştiri)
    Maymun kardeşlerimizden buyana, biz ve benzerlerimize (insan) deniyor. Huylusu, huysuzu, hıllısı, hırsızı, namuslusu, namussuzu, tembeli, çalışkanı, kötüsü, dinlisi, dinsizi, say sayabildiğin kadar....
Sözcükleri, dilbilimsel, anlambilimsel olarak irdelediğimizde; hepsinin de soyut, sanal, göreceli tanımlarıyla karşılaşırız.
    "Her insanın bir doğrusu vardır" dersek; sosyal yapıyı, demokrasiyi, ulusalı, evrenseli nasıl bulacağız.!
Akla uygun bir saplama yapabilmek için yaşanmışlığın, en eski zamanlarına uzanıyorum, labirentlerin loşluğunda, dehlizlerinde, yitiyor bitiyorum. Makrodan ayrılıp, mikroya dönüyorum: Muhammed'ler, İsa'lar, Musa'ları okuyorum, liderlerin hayat öykülerini, buluş sahiplerini, teknolojinin enlerini dikkatle tarıyorum.  Salt iyi, salt büyük yok.!
    Türkiye'de ise, büyük çok: Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes, Demirel, Yılmaz, Tansu, Erbakan, v.s... Bu çelişkili değer sıkalasında, yargıya destek olan ölçüt ne?.. İlkokuldan başlayarak, hep pekiyi notları mı almışlar, taktir belgeleri mi var? Doğru veya yanlışlık nerede?
    Çoçukluğundan buyana, örnek insan, Hüseyin Gezer'i; cumhurbaşkanlığına aday gösterebilirler mi? Hayır hayır. Öyleyse neden????
    Bir yerlerde yanlış bir şey var; süre gelen, süre giden!
    Biz toplumla ilişkilerde kategorize olalım derken, dışlanmışız, nitelik dediğimiz şeyler, nicelik bile değilmiş.! Doğrudur da.
Doğup büyüdüğümüz kasabayabelediye başkanı bile seçilmemiz olanaksız. Çünkü, biz onları unuttuğumuz kadar, onlar da bizi unuttu.
    İlkokul sıralarındaki arkadaşların fotoğraflarını bulsan, onlarla konuşabiliyor musun, tanıyabiliyor musun.?!!
Yaşdaşın, hemşehrinEthem Aydın, senin için hep övgüler yağdıran Ethem Aydın, sana gelmez, seni aramazsa, sen aramayı düşünür ve hatta yazısına ve telefonuna yanıt düşünebiliyor musun? Çünkü bizim için gün önemli, dünü ve yarını bellekten silmişiz. Dostluğumuz, arkadaşlığımız bile yara almış. Bir dost olarak istenceyle mektup yazıyorum, birşeyler paylaşalım istiyorum.
Yine biliyoruz ki, yaşamdünlerden, günlerden oluşmuş.
E. Aydın
ÖĞRETMEN DOST
    Öğretmenlik, çok ince ve kutsal bir sanattır.
    Eğer bu sanat dalı, raslantı olarak, zorunlu nedenlerle seçilmişse <bir çoğunda olduğu gibi> sıradanlık, yapaylık, banallık, hep sırıtır durur. Vay böylelerinin eline düşen çocuklara.!
    Şimdileri var mıdır bilmem; eskiden, at alırken, rahvan olan sevilirdi. Rahvanlık, anadan doğmamı, sonradan olmamı? diye sorulurdu.
    Tayın iki yan ayağına köstek vurulur, uzun süre koşturulursa, adım atışları rahvanlaşırdı. Ama üzerine binilince sarsar ve biniciyi yorardı. Hakiki rahvan at ise, hiç sallamaz, deyimime göre, üzerinde giderken, kahve içilecek kadar denirdi.
Köy Enstitüleri, öğrenci seçerken, köyünde öksüz, fakir, kimi kimsesi olmayanları özellikle seçerdi. Onlardaki ezilmişlik; okulunda bir nükleer güç olurdu. Anadan doğma çalışkan olanlar, yani rahvan olanlar, çalışmaya çalışma katarlar, yaratıcı ve güvenilir olurlar, sürükleyici olur, nükleer sözcüğünü bu anlamda kullandım.
    İkincilere de, okul disiplini, çalışmanın erdemini eğitsel ve pedagojik olarak öğretirdi. Böylece kimi, anadan doğma, kimi de sonradan olma;Ama hepsi de rahvan olurlardı.
    Güncel medyanın, aylardır yaza yaza, öve öve bitiremediği Tansığ Eğitim Köy enstitüleri bu ülkenin birincil gereksinimiydi, hala da öyledir.
    Ülkelerinin etiği, göreneği, kültürüyle de beslenen durmuşlar hep lider karekterini taşırlar, onlar yaşlanmaz, emekli olmaz, ölümsüzdürler. Zira, gelecek zamanların gereksinimi olan kişiler sayıca çok değillerdir.
Sizinle övünüyorum. Sizleri seviyorum. Öperim
    Sizinle ilk karşılaştığımızda gözünüzde farklı bir pırıltı , davranışlarınızda örtülü, özgün, çoğalan bir gücü sezinlemiştim. Adana'ya yolunuz düşerse, konuğum olmanızdan onur duyarım.
    Not: Sergiden beğendiğim eserleri Düşünce Derneğinde, lütfen saklayınız, ben aldırtırım.
E. Aydın, 6Haziran2000
SAYIN İHSAN YÜCEL
    Söylem dergisinde sormaksorgucu olmak başlıklı yazınızı ilgiyle okudum. Uzun zamandır, böylesine yalın, açık, seçik, anlaşılır, hem de bilimsel bir yazı okuyamamıştım.
    Eleştirmenler, felsefeciler, köşe yazarları; konuyu ellerinden geldiğince, okuru ikircimli tutmak eğilimde oluşlarından mıdır, nedendir bilinemez; labirentleri seçerler.!
    Söylemlerini, la la lara, bulurlar.!
    Yerde ve gökte var olanların dışında, düşünce üretmek için olsa gerek, tümcelerini gösterişli ama içi boş çok anlamlı sözüklerle bezerler.!
    Bu yazının şaşılası, bir doğuş nedeni var. Okul yıllarından başlayarak, son sevgililer günü buluşması dahil, bana filozof adını uygun bulurlar, genelde hoşnut da olurdum.
    On günden beri, bu sözüğün ne anlamda bana yakıştırıldığını araştırıyorum, haklıyım, ben bir resim öğretmeniyim.
George Thomson'nun, "İlk Flozoflar" yapıtından başlayarak, tekrar tekrar okuyarak, Aslan Kaynardağ'ın felsefecilerle söyleşiler butiğini bir kere okudum, ikinci okuyuşlarda yarılardayım.
    İçerik hep aynı. Filan şunu dedi, falan bunu dedi. Sorasım geliyor kardeş sen ne dedin??. Nötür konuşmalar.!
Söylemde, İhsan Yücel karşıma çıktı. Acaba aradığım filozof bu muydu diye düşündüm!.
Akşamda, sabahta bir uygun zamanda, Aydın Sanatevine uğrar bir kahvemi içerseniz, beni sevindirirsiniz. Öperim.
E. Aydın, 18Şubat2000
SAYIN BAYAN RAHŞAN ECEVİT
    Keser döndü, sap döndü, gün geldi devran döndü ve büyük çoğunluğun umudu, iktidara geldi.
    Kamu; bugününü, yarınını sizin us görünüze emanet etmiştir.
    Bunalımdan çıkışın reçetesi acıdır. Ama ulusca acıyı paylaşmaya tamı tamına hazırız.
    Tıpkı milli müadelede olduğu gibi; ulusal olmayı tek koşul olarak getiriniz. Bize Onuncu Yıl marşını tekrar armağan ediniz.
Kaybolan ulusal onurumuzu, koşulsuz geri getiriniz. Sizden bunu ulusca bekliyoruz.
    Pilotlukla <virile giren uçağın kutulması için, bütün komutaları ortaya, ilk konumuna getiriniz> bekleyiniz denir.
Dünya ulusları; çıkar nedenleri ve tarihteki konumları gereği bize karşıdılar. Amaçlarını Lozan'da olduğu gibi kabul ettirmeye çalışıyorlar. <İnönü ile Gurzon arasında, ikinci görüşmede kapitülasyonlar için yapılan konuşmada, siz neyinize güveniyorsunuz?, ülkeniz viran, sanayiniz yok, yetişmiş elemanınız yok, paranız yok, yarın gelip yine bize el açacaksınız der.>
    Yanıt, sayın Lordum, siz şimdi şu uzlaşmayı lütfen onaylayınız, diğer önerilerinizi, biz bize, para için gelince konuşalım der.
Aradan yıllar geçer, galiba Büyük Millet Meclisi inşaatı için biraz paraya gereksinim olur. Paşa Osmanlı Bankasına para istemek için bir eleman yollar. Müdür, hay hay der, yalnız Paşa'nın kendileri lütfen gelsinler, sözü Paşa'ya ulaştığında yanıt, yüksek sesle; tamam anlaşıldı, biz onlardan hiç bir şey istemiyoruz olur.
    Şimdilik, bir kaç cephede resmen, Nato nedeniyle savaş halindeyiz.
    Ululararası bir sıcak savaş, 1999 yılı içinde olası.
    Ulusumuzu, bizi, çocuklarımızı, Cumhuriyet 'imizi savaştan kurtaracak, gelişim ve girişimleri birinci plana alınız.!!
    Artık ölmeyelim, öldürmeyelim. Türk ulusu, Osmanlı'dan buyana ölmekten hep korundu, koruyalım.
    Dış ülkelere, öylesine bol kepçe yardımlar dağıtılırken, canımız, malımız pahasına oturduğumuz bu güzel ülkede üvey evlat gibi yaşamak bize zor geliyor.
    Sayın Özal, benim vatandaşım işini bilir dediğinden beri hırsızlık, kanunsuzluk moda oldu. Memurun hakkını kararınca ödemeyen hükümetler ayakta kalmakta zorlanırlar.
    I.M.F karşıtı, U.S.İ.A.D başlıklı bir gazete alıntısını da sunuyorum. Bu yazımı, bir hanımefendi duyarlılığına sığınarak oluşturdum, bağışlayacağınızı umarım. Saygılar...
Emekli Öğretmen
E. Aydın, 4Temmuz1999

SAYIN NEJLA AKBULUT
    <Bir insan, yukarlarda bir motor sesi duyar da başını kaldırır bakarsa, özgürlüğe tutkuludur.>
    1950'lerde Mersin lisesine İşResim öğretmeni olarak atandığımda, Türkkuşu Yüksek Ehliyetim vardı. Belgemin başlığında, <Arsıulusal Havacı> yazardı. Ayrıca model uçak öğretmeni belgem de vardı.
    Mersin lisesinde, beş yıl kurslar açtım. Öğrenci sayısı yüz civarındaydı. Model uçak kursları da evrensel çaplıdır.
Belli tarihlerde, türlü dallarda, türlü niteliklerde özellikleri kapsayan yarışmalar yapılır. En küçük birimlerden yani kurslardan başarılı olanlar, büyük merkezlere, oradan da dünya çaplı yarışmalara açık programları vardı.
    Türk Yılmaz Sakınç, Ayhan Korucu, Güngör Gürpınar, daha birçokları, bölgeden Ankara'ya kadar ulaşmış, ödüller almışlardı. Ayrıca Türk Yılmaz Sakınç ve isimlerini anımsayamadığım birkaç kişi de, Türkkuşu'nun İnönü Planör kampına katılarak, yüksek ehliyet almışlardı.
    Havacılık olayı benimle bitmiş miydi, yoksa sürüyor da haberim mi olmadı bilmiyorum. Bu sabah sizi zevkle dinledim ve yeni başlıyormuş gibi gözüken; Mersin'de planör ve Havacılık ilgisi ve uygulaması, hiç olamazsa 1950'lere uzatılamaz mı?
Türk Yılmaz ve arkadaşları, bir başka programda sizinle olsa, daha eğitimsel ve  onurlu olmazmıydı diye düşündüm. Beni bağışlayacağınızı umar sizi öperim. Saygılar
E. Aydın
SAYIN AVUKAT AKBULUT
(Editörün Notu: Bu mektup dönemin başbakanı Sn. Yıldırım Akbulut'a yazılmıştır)

    Yeni yıl mesajınızı aldım, teşekkürler ederim. Sizin de, çok çok aydınlık  yıllara gitmeni dilemek için düşündüm, bu nameyi yazıyorum. Benim elimden de gelen bu kadar. Evim, üç demir kapının içindeydi, üçü de kilitliyken masama mesaj nasıl ulaştı bilmiyorum. İzlediğime göre eksiksiz her eve ulaşmışsınız, bu tek ve büyük başarı. Gönüllü ekibe teşekkürler.
    İnsanlar doğuştan ayrıcalıklı ve kişiye özgü yetilerle süslemişler, farklı kılınmışlardır. Yani hepsi kıymetli hepsi muhteremdir. Ancak kişi kendini tanıması ve yetileri önünde hareket etmesi kaydıyla. Sayın Akbulut, ömür dediğin bir karıştır, programe edilmezse, ne kadar uzun yaşanırsa yaşansın heder edilmiş olur. Siz çevrenizin güvendiği bir avukatsınız, size verilen konuyu ince ince ve uzun uzun düşünür, kitapları günlerce karıştırır, doğruyu yakalamaya zaman verirdiniz. Bu sizin belirgin karekteriniz idi. Ani çıkışlardan çekinirdiniz, iyi bir avukat olmanın çizgisindeydiniz. Sonra, iç benliğinizin itisiyle, hepimizde var olan aşağılık duygusu sizi de esintisine aldı, sürükledi, siyasi oldunuz. Bu da bizleri sevindirdi ama, artık mantık çizginizi bir kenara koydunuz, kendi özbeninizden uzaklaştınız, rüzgarların sürüklediği buluta döndünüz. 
    O, kıymetli kişiliğiniz, yapı karekteriniz yitti. Sadık bir piyon, bir emir kulu, kendi, çevresi ve halkı için düşünemez ama konuşur hale geldiniz, grafik hep düşüş kaydetti.
    Merak ediyorum ve sormak istiyorum, çevrenizde, eşiniz de dahil bu durumu görüp size hatırlatan hiç mi kimse yok?
Sanki baypas ameliyatını Özal değil, siz geçirmiş gibisiniz. Artık sizi tanımak imkansız oldu. Ne dediğinizde, ne de yaptığınızda tutarlılık kaldı!
    Bazı kişilerin bu ülkeyi savaşa götürmekte, bir ideoları olabilir. Ama siz, bu çizginin insanı değilsiniz ki.!
    Sizi bu tutumunuzla tarih yazacak, ama Efes tapınağını yakan arestirot gibi yazacak. Eğer Akbulut'u karabulut olmaktan kurtarmak istiyorsan, önce başbakanlıktan sonra da siyasetten çekil, bu yangından ne kurtarabilirseniz o sizin karınız olur.
Konuyu avukat Akbulut'un masasına koy ve irdele, o size doğruyu söyleyecektir. Sizi seven bir dost. Öperim.
E. Aydın, 21Ocak1991
SEVGİLİ KADİR
    Belki biliyorsun, ben sizi öğrenciliğinizden severim. Belki o günler belleğinden kaymış olabilir, ancak durum budur.
Mektubum bu yüklem içinde tekrarlanıyor. Yeni yürümeye başlamış bebekler gibi sendeleyerek koşar ve yürürsün. İnsan sizi, düştü düşecek diye heyecanla izler. Her defasında sizin sağ duyunuz, düz görünüz, size doğru çizgiyi buldurur. Böylece canlı, yaşam dolu,hareketli, renkli bir kişiliği ortaya kor.
    Söze Monaigne, Baudelaire ikilemiyle başlıyorum
    Baudelaire, belki de ailevi nedenleriyle, ilmi kariyer yapamamış birisi, biliyorsun annesinin ölümünden sonra, babası tekrar evlendi, analık bunu sevemedi, doğaldır ki bu da analığı sevemedi. Aile meclisi kendisini Hindistan'a postaladı. Okyanusların durgun, dingin, doğrucu havası, ona doğruyu yani kendi doğrusunu burada bulduruyor, jeton düşüyor, gemiden bir ücra limanda inip, uzun sayılacak bir süre sonra Fransa'ya dönüyor, ailesine karşı savaş veriyor, kanuni haklarını kazanıyor. Yazım hayatına başlıyor. Bohem yapılı yazarımız düz yazı ve şiir olarak yazıp çizmeye başlıyor. Les Fleur Du Mal, Les Paradis Artificiels onun ölmezleri arasındadır.
    Montaigne ondan üçyüz yıl önce yaşamış, hukuk okumuş, saygın bir aileden geliyor, belediye başkanlığıda yapıyor, felsefeyi seviyor, metafizikle uğraşıyor, milattan önce yaşamış olan Epikür'ü iyi biliyor, yaşadığımız dünyadan başka bir dünya olmadığını, kainatın moleküllerden olduğunu, onların kendi iç dönüşümleri nedeniyle doğulup ölündüğü, tanrının olmadığını ortaya sürüyor.
Fizik ötesi gerçeklere ulaşmakta, insan beyninin düştüğü çelişkiler üzerine eser vermiş, bir Epikürcü ve Teo'cudur.
    Beni bu kişilere benzetmekte, büyük iltifat etmiş oluyorsun, abartmış oluyorsun, zira onlar da birer insandılar, Kadir Kaçar gibi, Ethem Aydın gibi. Her kişinin bir doğrusu vardır. Doğruların birleşkesi ise kişileri bayraklaştırır. Bu ise zamana gereksinim duyar, hem de uzun uzun zaman dilimlerine. Yakından bakılınca, insan hiç bir şeydir, sıradandır, aleladedir.
    Ama zaman faktörü devreye girince, Atatürk 'ler, İnönü'ler, Karacaoğlan'lar, Dadaloğul'ları, Yunus'lar, Hacıbektaş'lar, Veysel'ler, Sokrat'lar, Aristo 'lar, Anştayın'lar, Monteigne'ler, Baudelair'ler oluşuyor. Öyleyse yol böyle beliriyorsa bundan sonra neden olmasın?!
    Ata nal çakıldığını görmüş kurbağa, ayağını uzatmış demeyelim bu aşağılık duygusu olur. Bayrak yarışına devam edelim. Bugün altun ararken kömür yarın da kömür ararken altun bulunur.
    Kadir'ciğim, insanlar ölümlüdür. Sen de ben de öleceğiz, annenizin öldüğü gibi. Ölenlerle ölmeyi düşünmek bir görevden kaçıştır. Yarınlarda Kadir 'lere gereksinim var. O mantığınızın rotasını düzeltiniz.
    Bütün bunları yazarken, hem seninle başbaşa olmak istedim, böylece iç benimi de korumuş oldum. Yani hep size yazmadım, ben de vardım.
    Yazmak böyle olunca, bir angarya olmaktan, bir yasak savma çizgisinde olmaktan kurtuluyor. Yani denize birşeyler at, bir bilen olur gibi.
    Kadir'ciğim, ilk mektubumu şiirinize bir tepki olarak yayınlarsanız, o güzel şiiri topluma daha çok açmış olursunuz. Seni öper, fırsat bulursan Mersin 'e beklerim.
E. Aydın, 6Ağustos1991
SEVGİLİ KADİR
    Geçen mektubumda beni kırıcı buldun. Ama şunu da hemen demeyilim, seni çok severim. Böylece senden herşeyin iyisini beklemek doğal oluyor. Biyolojide Holizm diye bir kuram vardır. Doğanın, kendi parçalarının toplamından daha fazla olan bütünler oluşturma eğilimidir. Holizm veya holon kuramı psikoloji içinde geçerlidir. Canlı veya insanın özben'inde sonsuz yönsemelerin doğurgan ana maddesi hep vardır. Kristal yapımında kullanılan metot gibi, yüksek ısıda soğurulmuş ana madde istediğiniz kadar kaynatınız hiç bir şekle ulaşmaz. Ama eriyiğin içine bir küçük kristal parçası atarsanız, hemen bütün eriyik kristal formlarına uygun olarak şekillenmeye başlar.
    Gazeteci, toplumun metabolizmasını, ham doğurgan maddesini iyi tanır, ona uygun bir kristal parçasını atarsa işte zinzirleme oluşum başlar. Onun için gazetecilik zor zanaattır. Sen hemen hemen her konuda yazıp duruyorsun, ama mayalanma olmuyor. Yazmak için yazıyorsun. Ele aldığın konuları kovuşturmuyorsun, böylece mesleğini eksikli icra ediyorsun. Seçtiğin konuya hazırlanmadan girişiyorsun, böylece belki birilerini sevindiriyorsun ama görev vesikasız ve eskizsiz kalıyor. Ekspres gazetesini genelde okurum. Hemen hemen tüm dizayn da sen varsın, sanki denilebilir ki gazeteyi sen çıkartıyorsun. Evvela bu bir insan gücünü aşar. Bir yerde de kullanılmış olursun. Yapılacak yanlışların muhatabı olursun. İdareciler çok çalışan, her işe koşan, her eksiği kapatmaya çalışan elemanı genelde sevmezler, ayak altında dolaşma deyiverirler. Onun için çalışmanı kesinkez sınırla. Gazetede belli bir bölümün meşru sorumluluğunu üstlen, konunda uzmanlaş ve de derinleş. O zaman sen aranan gazeteci olursun, kapanın elinde kalırsın.
    Gazeteyi çıkaran ekibin içinde ismini bile koymayı unutan veya bilerek yazmayan idarelere çok çalışarak, insan üstü gayretler sarf ederek yaranamazsın. Önce onurunu korumak, sonra da iyi aranan bir gazeteci olmak için çaba vermelisin. Aslında bu yazım bir methiyedir, ama seninkisi gibi havada kalmayan bir methiye...!
    Sevgimin yoğunluğuna dayalı bu yazıyı anlayışla karşılayacağını umar, öperim. Bayramını kutlarım.
E. Aydın, 16Haziran1992
SEVGİLİ KADİR KAÇAR
    Bu çoğunlukda böyle olmuştur. Yetke sahipleri kendilerini bilerek veya bilmeyerek layusel olarak duyumlarlar ve bu nedenle kamunun nabzını yitirirler, farkına varmadan sıradanlaşırlar.
    Hele hele konu gazetecilikse ekip çalışmasına alışmak gerekir. Bir gazete evrensel görevi gereği yaygın eğitim kurumudur da.
Bu bağlamda parlementonun da üzerinde yeri vardır.
    Kamunun gören gözü, işiten kulağı duygularının temsilcisidir. Sizin gazetenin sayfaları az değil ama doyurucu değil. Orda bir sen okunabiliyorsun. Yazar çizer kadrosunu üniversiteye kadar kaydırınız. Edebiyat, Tarih, folklor, tıp, ziraat, güncel çizgilerde veya tefrika halinde sürsün. Okurları yazar haline getiriniz. Geçmişten çok, geleceğe dönük imajlar gazetede yer alsın. Hayal ürünü de olsa, yarınki Adana'yı konuşunuz, tabi zaman zaman. Liman kenti bir Adana'dan söz edin, yeşile  bürünmüş, yasemin, portakal kokan bir Adana'dan dem vurun. İlkokuldan başlayarak üniversite seviyesinde sorumlu ağaç dikme kampanyalarından, sınırları belirlenmiş, okul çamlıklarından söz ediniz. Kışkırtıcı olunuz. Yarıştırınız okulları. Temiz sokaklardan, sıfırdan bir yerlere gelen tablacı, öğretmen, kolejleri gündeme getiriniz. Evinin, sokağının, iş yerinin önüne bir ağaç diken kimseleri atlamayınız. Eğitim biraz da budur.
    İnsanlarımız iyi şeylere layıktır, iyi şeyleri duymaktan hoşlanırlar. Anımsarsanız, çocuk da böyle eğitilir. Gazetecilik zor zenaattır, sorumluluğu çoktur ama zangin meslektir. "Oğlumuz çok iyi çocuktur, ah şu huyu da olmasa..." demekte bin fayda vardır. Amacımız hep bekçi döğmek olmamalı, özde üzüm yemek vardır.
Seni öperim.
E. Aydın, 3Mayıs1993
YAPI KREDİ BANKASI
SAYIN BÖLGE MÜDÜRÜ
Türkiye'de köklü bir bankacılık örneğini sergiliyorsunuz. Adana'da Kemal Satır galerisinin açılışıyla sanata olan saygınızı ve ilginizi vurgguladınız. Kuruluşa ne kadar saygı duyulsa azdır.
Kanaatimce böyle bir sanat kuruluşunun başına getirilen kişilerin bir sanat nosyonu olmalıdır. Sanat çevresine yakın olmalıdır.  Sergi dizaynından anlamalıdır. Açılışların banka personeline ekstradan ikram görüntüsünü önlemelidir. Gerekirse ve sorulursa yapıtlar üzerine çağdaş bir görüş verilmelidir. Bu kişinin maaşlı olması gerekmez, fahriyen de hizmet verilebileceği var sayılmalıdır.
Adana'da sanata soyunmuş üçbeş kişiden biriyim, defalarca rica etmeme karşın adresime açılış bilgisi ulaşmıyor. Durumu arz eder, saygılar sunarım.
E. Aydın, 13Mayıs1993
YAPI KREDİ BANKASI
SAYIN BÖLGE MÜDÜRÜ
    13Mayıs1993 tarihli bir öz eleştirimi size sunmuştum, bir resim öğretmeni olarak, bir sanatçı olarak, güzele, iyiye dönük fikirlerimi art niyet olmadan ortaya koymaktan zevk alırım. Bu öz eleştirilerim, hiç bir zaman şikayet ve buyuruculuk özelliği taşımaz, haddime de düşmez. Yanıtınızdan, yani telefon konuşmanızdan edindiğim izlenime göre siz savunmaya giriyor, olayı suç ve suçluluk çizgisinde ortaya koyuyor, soruşturma mekanizmasını çalıştıracağınızı vurguluoyrsunuz, hatta benden bir türlü vesika istiyorsunuz.
    Sayın müdür, siz henüz doğmadan önce yollarda olduğuma göre, beni şikayet çizgisinde aramanıza üzüldüm.
    Beni sergiye davet etseniz ne olur, etmeseniz neyi değiştirir? Siz beni yanınıza alacağınız yerde, karşınıza almaya çalıyorsunuz. Benim size aktarmaya çalıştığım, gerçek bir görüntüdür, isterseniz bir işaretinizle hepsi düzelebilir veya mantıki çizgiye yaklaşabilirsiniz. Göz kendini göremez bağlamında yazmıştım, huzursuzluk yaratmak benim karekterim değil. Telefon yanıtıyla duyarlılığınıza teşekkürler ederim.
    Sevgiler, saygılar sunarım.
    Boş bir zamanınınız olur, bir dostla kahve içmek isterseniz Aydın Sanatevine onur vermiş olusunuz.
E. Aydın, 21Mayıs1993
SAYIN MOZAİK AİLESİ
    İstiyorum ki bu dergi yaşamalı, bu dergi yarın nasıl çıkarım diye düşünmemeli, yarın nasıl yanilikler getirerek daha çağdaş olurum yüceltisine ulaşmalı! Çünkü biliyorum ki, Türk basını hep darboğazda olmuş, nice idealistlerin umudu karınlarında kalmıştır. Bu bağlamda, 1920'lerden, 1970'lere kadar yörenin çok iyi hatırlayacağını umduğum, kişilerin belleklerde kalan yönlerini isim zikretmeden vereceğim. Siz de mozaiğe ulaşan doğru yanıtlar arasından üç kişiye şimdilik mütevazi ödüller vereceksiniz.
    Böylece dergi daha çok okur kazanacak ve halkın sevgilisi olacağını umuyorum. Ayrıca bu türden anıları olanların size ulaştırmalarını isteyeceğiz.Böylece toplanan bir yıllık anılar değerli ve özenilmiş albüm olarak mozaik yayınları arasına girecek.
Şartım, seçici kurulu ben oluşturacağım, bilgiler mozaikte arşivlenecek. Sorumlularla görüşünüz, önerim kabul görürse lütfen bana yazınız.  Selamlar, saygılar.
E. Aydın, 12Mayıs1993
SAYIN PULUR
    Bugünkü Milliyet'te, iki yazıyı dikkatlice okudum.
    Birisine katıla katıla övünçle güldüm, espiriyi bulanı kıskandım. İkincisinde ise şartlanmışlığın parabolunda gördüm, üzüldüm.
Kurulacak kabinenin adı: İsmet İnönü kabinesiMelih Aşık.
    İkincisi öğretmenin feryadı, sizindi.
    Öğrencilik yıllarımda, iyi öğretmen, dolu dolu veren, çocuğa inebilen, onu coşturabilen, not defterini silah olarak kullanmaya tenezzül etmeyen öğretmendi.
    Öğretmen oldum, otuz yıl liselerde, Köy Enstitülerinde çalıştım. En verimli öğretmenler not defterini sadece yoklama yapmak için taşırlardı. Not öğrencinin amacı değildi. Öğretmenin de silahı değildi. Karşılıksız veriyorlardı, ince yağan yağmur gibi bereketin desteğiydiler. Kars lisesi'nden; Ekrem Üçyiğit'ler, Şevket Bohça'lar, Tevfik Aras'lar Düziçi Öğretmen Okulu'nda; Lütfi Dağlar, Bedri Konuşur, İsak Tokar, Nurettin Kars, Müjgan Akalın İvriz Köy Enstitüsü'nde; Ferruh San, İhsan Beyhan Mersin Lisesinde; Cahit Öztelli, Aytekin Yakar, Nushed KIrcıoğlu, Ali Kutun, Ahmet Özen, Hikmet Hazar, Faruk Emek sıradan olmalarına karşın, yüzde yüz başarıyı, kalıcı başarıyı, not korkusuz başarıyı yeni yetmelere tattırmışlardır.
    Ürünleri Türkiye genelinde ortadadır.
    Mersin Lisesinde; Haşmet Akal, ben Ethem Aydın, Hikmet Hazar, Hüseyin Sevim programda not ağırlığı olmayan derslerin öğretmenleri idik, gelin görün ki, bugünkü İçel'de, yoğun sanat çalkantısının endikleyicileri idik. Öğrencilerden beş numara isteyenler hemen alır, daha çok not isteyenler, en az bizler kadar çaba vermek durumunda kalırlardı, dahası beş numara isteyenlerin sayısı, sınıfta üç veya altıyı geçmezdi.
    Devletin ortaöğretim programlarında büyük bir değişiklik olmadı, öğretmen yetiştiren kurumlarda hemen hemen aynı, çocuklarımız dünden daha iyi olmalarına karşın, başarısızlığın nedeni, öğretmenin kendini aşmaması, kendi iç çelişkisini yenememesidir.
    Bu yazı size ve bazı okurlara ters gelebilir, sütununuza almayabilirsiniz, çöp sepetini uygun bulabilirsiniz, ama bu bir gerçektir. Saygılarımla.
E. Aydın, 6Mayıs1993



BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm