Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms




bölüm-2 kapak
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm


BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri


DOST MEKTUPLARI-1

SEVGİLİ İSMAİL
Eylül'ün bilmem kaçı1993
Ey yaşam, hoşgeldin! Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.
    Bugünkü, senin karşı çıktığın, yargıladığın olaylar milyonlarca yıldır gelip gidenlerin bulgularıdır. Doğrusuyla, eğrisiyle! Uzağa gitmeye gerek yok, resmin oluşuna bak, profilden frontala geçiş için bile binlerce yılın deneyimi oldu.... Sen kendini ne sanyorsun acaba? Tanrı bile bugünkü yerine gelinceye kadar ne çok evrelerden geçti. Ölümsüz olduğuna karşın... Biz ölümlüler, sen, ben, baban, şu, bu dünü sorgulayarak, yargılayarak ama ondan büsbütün vazgeçmeyerek, yarının ışığında, onu yargılayarak yaşıyoruz. Dünün deneyimleri yegane hazinelerimizdir. Ondan vazgeçmek ölmek demektir. O senin isimlerini saydığın insanlar, vesika edilmiş edilmemiş bir birikimden hareket etmişler, devingen insan topluluklarından kopmamışlar. O pınarlardan, memelerden emdiklerini, din ve tabuların yardımıyla değerlendirerek, yorumlayarak tekrar kaynağa sunmuşlar.
    Evet şu gerçek, sen kendini boşlukta hissediyorsun, bir yerlere vardığını sanıyorsun, diplomaya yaklaştığını, orada özgür bir birey olmana ramak kaldığını sanıyorsun. O bir formalitedir, başlangıçtır
    En iyisi sen şu adını vereceğim kitabı hemen al, oku, bir daha oku, özümledikten sonra tekrar konuşalım. Richard Bach'ın yazdığı Martı.
    Annene, babana selamlar eder, seni öperim benim çocuk martım.
E. Aydın, 1993
SEVGİLİ İSMAİL
Bugün Mersin'e gitmiştim. Eş dostla buluşmağa. Döndüm, kapı altında senin mektubunu buldum. Aslında mektubunuzu bekliyordum. Adresin olmadığı için de yazamazdım.
Seni betide duyumsattığın olaylar bende de aynı çizgide oldu. Bir de şiir yazmıştım.
Gönül bir kuş
Konar sevgi dalına
Dalda gül, al al
Kovanda bal
Kırşehir Adana
Yol var yolak var
Kırşehir Aksaray Adana
Gönül üzere yaşam güzel
Gönül üzere gönül gezer.
    Ayrıca ortaoklu ve Kırşehir için yazdığım güncede yine senin anlattıkların mota mot var. İstersen gel buna suçlu aramayalım. Zira yaşam devam ediyor. Gelecek nesil, yani yetke sahipleri bunu şimdi görüyorlarsa, ki görüyorlar, bir gün düzeleceğine inanalım.
    Türkiye Cumhuriyeti henüz daha çocuk. Yetmiş yaşında. Olanlar da az değil. Ben istiyorumki biraz daha büyü. Büyük düşün, dünya vatandaşlığına soyun. Avustralya'ya gitmeği düşle. Böyle de yaşanabileceğini düşün. O zaman Türkiye'nin her yanı size güzel gelecek. Tarih, heryerde tarihtir. Hele Antalya bir başka hazine. Biz bu kadar hazineyi korumağı düşünsek Türkiye'yi müze yapıp kendimize yeni bir vatan bulmamız gerekecek . İstanbul'a bak. Ölüler dirilerden daha saltanatlı. Sanki biz insanlar onlara sığınmış gibi yaşıyoruz. Biraz bencil olmamız gerekmez mi? Mecburen yaşanacağına göre zaman zaman yıkıp yapacağız. Koyunu, tavuğu yemek için kestiğimiz mantıkla.
    Sanatı, oluşumda birincil alıyorsunuz. O bunu hiç sevmez. Zira sanat özgürdür, faydacı değildir. Bugün altın ararken kömür bulursun, yarın kömür ararken altına rastlarsın. Asıl olan aramaktır. Kimin ne zaman ne kadar sanatçı olacağını kimse bilemez. Karacaoğlan olacağım diye Karacaoğlan olunmaz. Yaza çize, söyleye çala, belkide yolumuz O'na, Veysel'e, Yunus'a, Mikelanj'a, Rodin'e, Ranbrant'a çıkıverir, belli olmaz. Onun için yapabildiğin kadar alçaktan uç. Çünki sen bir bireysin, ham cevhersin. Yontulup yontacaksın, hep kalemtıraşın ağzında olacaksın. İşte beni ele al. Hiç beklemediğim aklımın kenarından bile geçmediği bir anda Altın Koza beni yılın sanatçısı seçti. Biraz abartı, biraz gerçek, ama bu hep böyle olur. Nobel ödülleri bile.
Hem sen liselerde resim öğretmeni olarak programlanmışsın. Neye programa uygun olmak için meslek derslerine daha çok yüklenip felsefe, mantık, sosyoloji, psikolojiye ağırlık vermiyorsun? Sen devletin halkla ilk temas kuracak elemanı olacaksın. Çocuğa sanat sevgisini düzeni, düşünmeği, yani sanatsal düşünmeği, iki boyutta üçüncü boyutu anlatmağı öğreteceksin. Ulus senden bunu bekleyecek.
    Programlar amaçsız, yetersiz diye boş veremezsin. İşte sen bunun için Ankara'dasın. Sanat olayı çok çok arkada düşünülecek senin kişisel sorunundur. Maaşı öğretimden alacaksın. Onun için dağarcığını doldur. Bir veya iki de lisan yapmağı amaçla. Buda iyi bir vatandaşın asil görevidir. Ülke böyle olursa yücelir.
    Hem de artık hiç sıkılmayacaksın, sıkılacak zamanın kalmayacak. Sen ve senin gibi isimsiz kahramanlara gereksinim var. Alçak gönüllü ol, oradan memleketi idare etmeğe kalkma, yola gir.
    Güzel ve sanata giden yol, şu sana anlatmağa çalıştığım çizgilerden geçer. Üstüne düşen görevi iyi yap. Yani herkes evinin önünü süpürürse şehir temiz olur. Nuri'ye selam, O'nu merak ediyorum. Bana yazsın yoksa gönül koyacağım.
E. Aydın, 16Ekim1994
İSMAİL DOST
    Çoktandır mektuplaşamıyoruz, her halde bundan sonra adresinizin oluştuğuna göre haberleşmemiz kolay olacak.
Hala belli bir çizgiyi zorlayamadın,gerçi merkez bir kaç yerde çember her yerde, bu durumda belli bir çizgi oluşturmak sadece kişinin kendisine kalıyor. Sana daha önce mektuplarda yazmış olacağım, yapacağın birinci işin diploma olmalı, sarflarını sadece bunun içinyap, biliyorsun piyasa alak bullak para iyice değerini yitirdi. Kırşehir'ide pek zorlama derim.
    Sanatta bir kişiliğe varmak için, önce kendini biryerlere oturtman gerekir. Dahası ben ben diye konuşabilmen gerekir, bunun içinde ders ödevleri dışında resim yapma. Ancak başta felsefe olmak üzere, müsbet ilimlerin her biriyle yakından ilgilen, sanat tarihini iyi oku, bir takım sana özgü bindirimlere ulaşmak için bu çok gerekli. Espirisi sanat olan roman eleştirmeleri kaçırma, çünki sen yenibir zaman birimi içinde yeni bir isim olacaksın öylede olman gerekli.Turan Erol diyorsun , Orhan Peker diyorsun Bedri Rahmi diyorsun, bunları neden sevdiğini de kendine sorduğun oluyor mu? Bu soruyu sorarken aldığın yanıtların tutarlı olması için çok okuman şart. Bunların hiç birine benzememek için seninde bir felsefen oluşmalı, yoksa at sineği gibi onların kuyruk altında yaşar gidersin. Ben ben diyebilmen gerekir. 
    Sözüm şu ki, sen henüz çocuksun,kendini öyle görüyorsun o zaman çocuk kalırsın. Çocuklukdan maksadım, onları taklide yeltenirsin, özgürlüğünü bulamazsın.
    Kimseyi açıktan meth etme ama yine açıktan tenkit etme, zira her fırça yarının kıymeti olmağa namzettir.
Sergiler iyi bir derstir. Onları kaçırma Ankara 'da bu günlerde Adana'lı bir sanatçının sergisi var (*) sergisini gör ve bana mektubunda izlenimini yaz (*). Dam da olabilir. Jean Ppaul Sartre, Benrar Chauv'un hangi eserini bulursan içtenlikle oku tekrara tekrar oku. Mektuplarınızı da dosyalanabilecek gibi yazmağı unutma. Öperim, yanıt beklerim.
E. Aydın, 15Kasım1995
SAYIN ULUĞ NUTKU
    Siz, Türkiye genelinde; kanıma göre, evrensele yürüyen bir felsefecisiniz. "Göz kendini görmez", özdeyişi bağlamında deyimi yatsıyabilirsiniz. Ben bir övgü yazmak için, ekran karşısında değilim; belki de eleştirmeye hazırlanıyorum.! (haddimi aşarak).
Resim öğretmeni, seyrek olarak ressam da olur. O, program içinde; doğru görmeyi, çizmeyi, düzenlemeyi, renklerin binbir gücünü, semantik, sembolik, simgesel, imgesel, sentez, sentetik; labirentlerinden arındırarak; sipiritüal'a ulaşan bir yelpazede (estetiği de dışlamadan); yeni yetmeye öğretmeye soyunan ressam değildir. Ondan öte bir değerdir!.
    11 Ekim'de sizi dinlemek, aydınlanmak için Adana'dan felsefeye ilgi duyan yirmi üniversite öğrencisiyle Mersin'e gelmiştik. Siz konuşurken, çok öğretici oluyordu, coşkuyla izleyebiliyorduk. Ama salonun değişik köşelerinden, bizim işitemediğimiz sorular ve sizin verdiğiniz yanıtlar arasında, ilinti koptu.
    Algıladığım kadarıyla sorular; günlük yaşam amaçlı, felsefeden ırak, politik, ekonomik eğilimliydi. Her derde deva reçete isteniyordu.!
    Bir yerlerde aksayan bir şey vardı? Neydi?
    "Organize Felsefe Öğretisi"; daha önce verilmiş, ağırlıklı bir taban üzerine kurulurdu. Konu ise bütünle ilintili felsefeydi.
Salonda bulunanların çoğunluğu, şöyle veya böyle felsefe sözcüğünü merak eden kişilerdi, ön bilgilerden yoksundular...
Bu güzel olayın, en iyi nasıl yapılabileceğini uzun uzun düşündüm, yanıtlayamadım.
    Merak bu ya! İsa'dan öncesine, Eflatun'un görkemli şölenlerine uzandım. Sufi'leri, filozofları; sade vatandaşla günler boyu hareketli tartışmalar içinde buldum.
    Konular; ödev üstüne, bilgelik üstüne, cesaret üstüne, dostluk üstüne, bilge üstüne, dil üstüne, aşk ve sevgi üstüne, geçmişin belleğinden hareketle, güne ve geleceğe göndermeler yapıyorlardı.
    Düşündüm ki; siz, felsefe bilgileri verme yerine, titrinize de yakışan, bir flozof rolünü üstlenseydiniz.!
Hopörlör ve mikrofonlar aracılığıyla; çağımızın sosyal, ekonomik, kültürel yapısını, usulünce tartışabilseydik, daha katılımcı, daha yararlı olmaz mıydı diye düşünüyorum.
    Yine düşünüyorum ki; sizi yorduğumuz ölçüde bilgilenemedik.
    Beni bağışlayacağınızı umar, saygılar sunarım, efendim...
E. Aydın 
SAYIN KORGENERAL
NEVZAT BÖLÜGİRAY ADANA
    Toprak susuzluktan çatlamış. Halkımın dudakları gibi. Çanaklar(*) tek nefeste(*). Kalplerdeki son umutlar uçma hazırlıklarındalar. Böyle bir anda kurtarıcı güçlerin yağmur yüklü bulutları çatlamış toprakların üzerine doğru geliyor.
Umut kuşları yuvalarını onarmağı düşlüyor. Zayıflamış incecik umut telleri iyi gelecek şansı buluyor. Getirdiğiniz ılıman ortamda, şerefli, onurlu, vefalı, özveri sahibi, karanlık günlerimizin biricik güvencesi ordu güçlerimize, kalbimizin derinliklerinde kalmış, küçücük fakat pırıl pırıl duygularını iletir, gazanız mübarek olsun derim.
13Eylül1980
SEVGİLİ GAZANFER
Sivri bir dil, çoğu toplumlarda hala ruhsatsız bir tabanca gibidir.
(*) Öğretmen dediğin geniş kapsamlı, enine boyuna düşünebilen adam demek değildir. O, aklına geleni hemen söylemeğe öğrencileri tarafından şartlandırılmıştır.
    Bizleri hep böyle kabul etmiş ona göre hareket etmişsinizdir. Balkabağı, dangalak, aptal, aptal, kafasız diyen öğretmenlere eğer tavır alsaydınız bu günlere yoğun emek verir miydiniz?
    Kalbiniz hala çocuksu temizliğini koruyor.
    Bir Gazanfer düşününüz, fabrikaları, evi, binbir sınırsız sorunlar, güncel peryotlar, piyasa davranışlarındaki dalgalanmalar, bütün bu devasa uğraşlar arasında Mersin ve Mersin'lileri düşünmek. İnsan, insan üstü.!
    Beni öyle bir davranış psikozuna ittinki, ancak suçluluk duymak kalıyor bana. Görüyorsun ona da yanaşacak kadar açık olamıyorum. Cümleleri evirip çeviriyorum.
    Bilirsin solmuş çiçekler sıcak su ile diriltilebilirler. İşte galiba ikimiz de onu yapıyoruz.
    Ben hayatım boyu katır gibiyim. Yük altında olmağı severim. Kendime sorun çıkarmağa bayılırım. Öğretmenliğimde çağı hep ilerde yaşardım. İdareler rahatsız olurlardı, ama saygı duyarlardı. Müdürlüğümde de öğretmenler tedirgin olurlardı hep aynı şeyden. Ama çağın ilerisinde olmak herhalde pek hötü bir şey olmasa gerek.
    Galiba bir tek neden bu mektubu sağlıklı bağlamama yetecek.
    Ben Gazanfer'i o kadar , o kadar çok sevmişimki, yersiz ve zamansız beklentileri istemeğe kendimde hak görmüşüm.
Galiba binbir gerçek Aile boyu uzun uzun oturup konuşamadık ama sergi açılışında gösterdiğiniz ilgi ve şu iksir dolu mektup bunu kanıtlamağa yeter de artar bile.
    Mektuba teşekkür eder, seni candan kutlarım.
E. Aydın, 20Ekim1987
SEVGİLİ GAZENFER
    Türker Özsayar'ın, yelkende bir yazısı üzerine, tatlı bir kaşıntıya yanıt olarak,
    Sizler, bizi uyandıran sivrisineklersiniz demiştim. Tanıyı doğru koymuşum. Beni onurlandıran yazınızdan sonra, tatlı tatlı kaşınıyorum.
    Bilardo topuna döndüm, yuvarlanıyorum, bir oyana bir buyana.!
    Sizlerde çoğalmanın keyfini sürüyorum.
    Yaratılış hep iyidir..
    Düşünceden buyana; İyiyi, kötüyü, yararlıyı, yararsızı biz, yani insanın belirlediği için seçicilerin işi zordur.
    Ekinci yağmur ister, yolcu kurak.
    Dergi çıkarma fikrinize karşı çıkmıştım, sarfları azaltmak olduğu kadar, Gazenfer dostumu ince ayarın labirentlerinden kurtarmak içindi. Kars lisesinden buyana: Eksiksiz bir Donkişot 'u oynuyorum. Sıradan ama idealist ve gerçekçi.!
Başlangıçtan beri, sizinle yazışmalarımda, hep eksiksiz <eğitim, öğretim> temasını işledim. Önemli olanı, ulusal olanı, evrensel olanı işledim.
    Bir broşür, bir dergi bana göre edim ve ideoyu yansıtamaz.
Sivil eğitim örgütü olan kuruluşunuzun, şemsiyesi altında bir kitap çıkarılabilir.
Seçenek:
1 Hazırlıkları buradaki ekiple yapar, size sunarız basılır.
2 Tamamen, her türlü gideri bana bırakır, kontrolünüzden sonra belli bir sayıda basılır.
3 Dergiden vazgeçilir.
Her türlüsüne katkıya hazırım. Yeterki vakit geçirmeden bana fikrinizi ve kararınızı lütfediniz.
E. Aydın, 15Eylül2000
MESUT'CUĞUM
    Şimdiki nesil bir başka. Kendi oğlum da dahil, şurada burada değişik ebatta ticaret yapan öğrencilerim ve arkadaşlarım var. Bunların büyük çoğunluğu sizler gibi her yerde ve her zaman  bulunmak isterler ve de bulunurlar. Kimseye güvenmezler, itimat etmezler, muhasebeden en küçük satış limitine kadar ulaşmağa çalışırlar.
    Patron direksiyona geçince elemanlar O'nun etrafında döner, bekleşirler.  Okeylemekle beraber manyeto etmekle uğraşırlar. Asıl kendi sorumlu oldukları yerde hep patronu beklediklerinden iş yapamazlar. Mesut muhasebeye, Mesut satışa, Mesut müşteri aramağa, Mesut defter tutmağa, Mesut senet yapmağa, Mesut para aramağa, Mesut para ödemeğe. Koş yetiş koşabilir, yetişebilirsen. Evet çok kazanırsınız ama sen alışverişin içinde iken, onun dışında herkes avara. O insanlara az paralar ödemiyorsun, ama hiç birisi senin pabucunu çeviremez, müşteri seni aramağa mecbur olur.
    Sermayen ne olursa olsun oraya öyle bir düzen getirki, işkurucu Mesut (*) bütün bu olayların dışında kalsın. Genel gidişatın geleceğini düşünmeğe, yeni atılımların projesini tasarlamağa, gerekirse geziler yapmağa, Singapur'lara, Taylan'lara gitmeğe zaman olmalı. Bunu yapmazsan ne yapmak istiyorsun, böyle kalmak , böyle ölmek mi. Senin kıymetin ne olacak, onun değerini kim biçecek?
    Sen karın tokluğuna yaşama kader çizgisine düşmüş insan değilsin. Sermayen de fena sayılmaz. Bütün ve çok önemli sorun kendine değer vermen, tezgahtarlıktan patronluğa terfi etmeğe karar vermende.
    İşlerinizde başarılar diler öperim.
E. Aydın, 25Ağustos1990
SEVGİLİ NACİ
    Önünden iskeliçle ark açıverirsen laf üretmek kolaylaşır diyordun, doğrudur.
    Biraz da senin kişiliğinde kendimi arıyor ve kendimi yaşıyorum.
    Ünlü ressam Van Gogh'a aşifte bir sevgilisi sitem eder. Derki: "bana kendi emeğini kazancın ve kendinden olan bir hediye getir" der. Sanatçı isteneni yerine getirmek için derin derin düşünür, olanaklarını zorlar, ama bir çıkış yolu bulamaz.  Hemen ustura ile kulağını kesip zarfa kor ve sevgilisine yollar.
    Bu benzetiye pek yaklaşmamakla beraber, size Mersin'de evimizden güneşin doğuşunu ifade eden bir suluboya resim yolluyorum. Cam ve çerçeve işini de sen yaparsın.
    Buralarda yaşam iyice zorlaştı. Dönmeyi düşünüyorum ve özlüyorum.
    Ablam gilden verdiğin sağlık haberi ile yetinmek mecburiyetindeyiz. Sağ olsunlar. Sen de sağ ol. Seni ve ufaklıkları kucaklar hocahanıma sevgi ve hörmet ederim.
    Bizimkiler, sizinkilere selam ve sevgilerini yolluyorlar.
E. Aydın, 28Haziran1980
KAOSTAKİ PIRILTIYA İLETİ
    Bugün pazartesi, Mersin'den döndüm. Muştulu, ödüllü mesajınızı aldım. Cezveye biraz şeker, biraz üzgü, özlem koydum. Ateşe yaklaştırdım. Üzüler kabardı kabardı, şekeri yok saydı, özlemleri solladı
    Yudum yudum seni düşündüm, seni içtim. Kekre ve buruk şezlonga uzandım. Geçmiş zaman kesitlerinden mutluluk topladım, tel tel... ve üzerime serdim, tüllercesine. Düşlerim oldu uçuşlar gibi. Sordum nerdesin?
    Yaşlı gezegenimize yakın geçtiğinde aloo nuzu beklerim. Öperim.
E. Aydın, 4Mayıs1992
SEMRA HANIMEFENDİ
    Ben kendimi mutlu etmek için mektup yazarım, üst tarafı beni ilgilendirmez. Doğru birşey söyleyeceğim, beni şaşırttın, sanki seni hiç görmemiş gibi, tanımamış gibiyim şu an.
    Bir defa ummadığım kadar bir kaligrafin var, kreasyon artistik çok kişilerde var olmayacak kadar melodik, ideotizm daha başka boyutta. İdelere gelince, o bir başka alem. Semra şunu iyi bil, okullar ezelden beri hep diploma dağıtır, kaliteyi kişi kendi yapar.
    Seni ilk gördüğümde ve sonraları, hep kendini kaderin akışına terk etmiş, uçmayı bilmeyen bir martı gibi görürdüm. Önerim, Richard Bach'ın Martı isimli kitabını oku. Binlerce lise mezunu yıllardır ortalıkta mahsun gezinirken, işte sevdiğin bir branşta yüksek öğretim bazında yer almışsın, daha ne istiyorsun.? Durumun yapısına o kadar kendini kaptırmışsın ki, benim yazdıklarımı ve içeriğini bile duyumsamamışsın, ailevi durumunu yani varlık durumunuzu bilmiyorum ama bu konuda bir gereksinimin olursa demiştim ve bunun için acele yazmıştım, duruma değinmediğin gibi, öğretideki çarpıklıklarla uğraşıyorsun, puan yapmak bildiğime göre zor bir zanaat, burayı tutturmuşsun oh ne ala, hiç kuşkuya kapılmadan hakkını kullan, eksik bulduğun programları da kendi kendine geliştir.
    Ben hiç bir zaman parlak bir öğrenci değildim, ama zaman geçince, kendimle baş başa kalınca arzu ettiğim bir yerlere ulaştım vede işin garibi, bana meslekte seçkin derlerdi. Bu arada bir de lisan sahibi oldum.
    Nikrin ve kanaatkar ol, yolun iyi yoldur. Biraz da öğünmek hakkındır. Sizin okuldan olduğunu sanıyorum, bir resim bölümü başkanı geçen yıllar Adana'da sergi açmıştı da, iyi bir dostluğumuz olmuştu, adresini, ismini aradım, adres defterinde bulamadım, bana bir gönül borcu vardı. Mektubunuzda seçkin bir adres bile bulmadım. Yine eskisi gibi sallayacağım, ya seni bulur ya bulmaz.
    Bu rüyalarımın kızını doya doya öper, başarılar dilerim.
E. Aydın, 18Ekim1992
MEHMET ALİ BEY
    Gördüğüm, duyduğum kadarıyla, siz aktif ve üretken bir organizatörsünüz. Konuşmam ve yargım, askerlik şubesinin o dökülen haliyle ele aldığın ve şu kullanımlı alan artı ek bir binayı ortaya koyuşunla verdiğin hizmet çerçevesinde. İnancıma göre yaptıklarınız yapacaklarınızın işaretidir. Bu nedenle size güveniyor ve desteklemek istiyorum. Aslında sizin desteğe de gereksiniminiz yok, ama bizde bir yükseklik hastalığı vardır, baş dönmesi karışık fikirler yürüyüşü durdurur. Gördüğüm kadarıyla isimsiz kahraman olmayı seviyorsunuz. Bu bağlamda yazıyorum.
    İlk akla gelen bu güzel kuruluşun ayakta kalması kendi kendini amorti etmesi nasıl sağlanacak
Sizin bu güne kadar düşündüğünüz, dersler ve aidatlar, ara sıra da olsa resim satışlarından alınacak yüzdeler, yemek hizmet gelirleri.
    Bunları düşünmüşsünüz, uyguluyorsunuz ama irtifa almaya yetmez sanata gönül verenleri, sergi açılışları dışında oraya nasıl çekebiliriz? Sağlam bir büfe ile programlı akşam sohbetleri, dinletiler, Mersin'imizde yaz uzun sürer, yağışlar geç başlar, ona göre salon faaliyeti gereksinimimiz az  olur. Büyük salonda halka açık regriatif çalışmalar (albüm, kutu, cilt, el işleri çeşitlemeleri), yöresel halk oyunları, belli sürelerde daha geniş bir salonda verilebilecek sahne oyunları, otantik olmak şartıyla yöreden davet edilebilecek seyirlik oyunlar, eldeki resim birikimlerinde Adana'da renkli fotokopi ile küçük boy çektireceğimiz röprüdüksüyonların geniş kapsamlı satışı. Bunların kart postal haline getirilmiş, yapanın da özgeçmişini kapsayan harcıalem kartpostallar. Yine elde edebildiğimiz orjinal eserler,ayda bir kere noter önünde artırmalı müzayedeler.
    Eğer bunlardan bazılarına okey diyebilir, okey alabilirsen, ben daha domuzluklar yumurtlamak üzere yanınızda olurum.
Sizi öper, arkadaşlara selam saygılar.
    Bana lütfen aylık faaliyetlerinizi katılabilmek için bir program ulaştırırsanız sevinirim.
E. Aydın, 21Ekim1992
MEHMET DOST
    Ben bir çöplüğüm. Hem de dipsiz kuyu.
    Bana öyle bir öneri getirdinki, en az bir sene uğraşsam gönlümce bir yanıta varamayacağım besbelli.
    Sanıyorum bizler, özyaşamışlığımızı abartılı anımsıyoruz. Belkide yalan söylemeye yatkın olduğumuzdan kendimize öylesine gerçekten uzak, çoğunlukla sanal hem de ütopik özgeçmişler yakıştırıyoruz, savunamayacağımız sınırlar çiziyoruz. Süslü bir balonu hani şişirilince üzerindeki benekler sonsuza doğru genişler ya yaşadıkça yaşanmışlığı abarta abarta , sıradanlığı aşabilmek için, şişire şişire, şişine şişine bir hal olur, büyüyelim derken sonsuz küçülürüz. Örnekleri de o kadar çokki... İnsan onları gördükten sonra "ben" demekten haklı olarak korkuyor.
    Bu işi burada kesiyor seni hasretle öpüyorum.
E. Aydın
SEVGİLİ GAZANFER
    Geldim. İyiki geldim. Gördüm iyiki gördüm. Bana yazdın, iyiki yazdın. Bu tür işler yapılırken, mağrur olunur, alıngan olunur. Canım, isterse gelsin, isterse gelmesin denilir. Bir yüreğin eksikliği, önemsiz gibi görülür. Böylece, ölçüler içinde bir  ölçü oluşturdunuz.Denilebilir ki, insan olduğunuzu, iyi bir insan olduğunuzu geniş anlamıyla kanıtladınız.
Dünya, Gazanfer'lerle dolsa, veya onlar tarafından yönetilse, adı CENNET olurdu.
    Yönetici kademelerimiz, bu asil duygulardan o kadar yoksun ki, bütün insanlarımız, öksüz gibi, art niyetli, içe dönük oldu. Beni onlardan soyutlayamazsın. Ekonominin herşey gibi gözüktüğü  bir ortamda, yaşamaya zorlanıyoruz.
Yine bu doku içinde, beraber olmanın zevki, sevisi içinde, Mersinde, Mersin liselilerinin beraber olacağı bir organizasyon, evrensel boyutlar içinde, yoruma yaklaşarak sevgi sınırlarını zorluyor. Bu büyük ve kutsal çelişki, göz yaşartıcı geleceğe olan bağların, sağlam ve inandırıcı lifleridir.
    Bunu denemek ve uygulamakla, siz maddi olarak, dünyasal kayıplarınızı, geleceğin ölümsüz, Esame defterinin şeref sayfasına yazdırdınız. Yapılan işin çapı, yapanın inancı ile perçimlenince, o iş yalınlık kazanır. Başardınız. Milyonların en derin ırmaklar gibi akan yüze çıkamayan, salt çelişkili duyguları, bir psikolog duyarlılığıyla ortaya çıkardınız. Böyle bir fani yüreğe, devlet kademelerinin en üst düzeyi bile az gelir. Valinin dediği gibi, bu tür davranışlara, Türkiye'mizin, dahası insanlığın ihtiyacı var. Yazdıklarım bir öykü değil, içten olayın irdelemesi, çağa bir nobel görüşüyle girmesi buluştur. Sevgisevgi..., onunla oluştuğumuz ama onsuz yaşamaya itildiğimiz sevgi...
    Gazanfer seni seviyorum. Seninle kendimi tamamlıyorum.
E. Aydın, 2Kasım1987
İSMAİL'İM
    Bitmesi zorlaşmış bir işin içinde, anlamadığımız bir durumun açılmasını beklediğimizde, bir çıkmazın veya açmazın buğuzu ile çabalarken, birileriyle konuşmak istencesinde kağıda kaleme sarılırız.
Aslında bir dosta mektup döktürmüyoruzdur, düşünüyor alternatif arıyoruzdur. Çünkü yaşamda her sorunun yanıtı kendi içinde saklıdır.
    Bir başkası bize hiçbirşeyi dikte ettiremez, rahatsızlığımıza çözüm getiremez, hayat haritasını masaya yaydığımızda, öz yaşamımız için o kadar değişik yönler vardır ki, iyi bir kurmay ancak içinden çıkar ve kendine uygun yolu seçebilir. Kurmay kendi doğrusuna ulaşmak için kılı kırk yaran adamdır. Kılı kırk yaran adamsa, çok ama çok yavaş yol alan adamdır, şimdi biz ne yapalım?. Çağdaş eğitimin büyük yanılgısı ve çıkmazı, bu tümcenin yanıtında yatar. Hızlı yürüyelim, hızlı çalışalım, hızlı okuyalım, hepsi çok iyi de, bellek denen, anlak denen, düşünce denen bir gerçeği nasıl devreye sokacağız? Nasıl özbeni yakalayacağız?. Örneğin ben, çocukluğumdan beri bir tümceyi anlayabilmek için en az on defa okumam, belki daha fazla zaman vermem gerekiyor. Roman hariç, günde yirmibeş sayfanın üzerinde okuyamam, bir kitabı özümleyebilmek için günlerce uğraşırım, sonra okuduklarım üzerinde günlerce düşünürüm, örneklemelere giderim ve belki öğrenirim ama anlağıma yerleşen durumlar artık hepten benim olmuş, yeni düşünceler için çıkış kaynağım olmuşlardır. İnsan naturasına uyan, ona paralel olan da benim yaptığımdır. Modern eğitim de bu oluşumu tam tersinden uygular ve bu düşünceyi dışlar. Doğruyu bulan beri gelsin.
Bugüne değin mektuplarında seni iyi bir artist olarak gördüm, artist Manaqal. Uyumlu bir öğrenci, uyumlu bir evlat, uyumlu bir arkadaş, uyumlu bir vatandaş. Yazdıklarında verdiğin mesajlar ise başkaldırıya özlemlerle dolu. Zira özlem eylem değildir
Ha.... bir şeyi yanlış anlamayalım, asi bir öğrenci, asi bir evlat, asi bir vatandaş ol demiyorum. Candan inanıp karara vardığın fikirler üret, ideolardan dem vur, yaz çiz yap, dahası düşler kur.
    Sen artık çocuk sayılmazsın, zaman edim zamanıdır. Öneriler dinleme zamanı değil. Dünya yalanlarla dolanlarla ayaktadır, yeterki yalan akla yatkın olsun. Ben aslında kıtıbıyoz bir resim öğretmeni emeklisiyim, ama İsmail'e şu mektubu yazarken, ilerde okuyanın sevebileceği tümceler bulmaya, yazmaya çaba veriyorum. Bunları bir gün "dost mektupları ve yanıtlar" olarak bir kitapta toplayabilirim. Fena da olmaz.
    Öperim, anaya, babaya selamlar.
E. Aydın, 30Haziran1993
SAYIN ERGENOKON
    Bugünün insanı, genelde duygulardaki nuansa ve onun derinliklerine inmekte sağır ve dilsizdirler. Halbuki, bakınız şu özenle ve incelikle bezenmiş mektubunuz beni ne kadar coşturdu, içimi kıvançla doldurdu. Bunu neden dostlarımızdan esirgeriz bilmem ki.....?
    Hepimiz sıradan doğarız, büyüdükçe yaşama bakış açımız gelişir ve yönlenir, sık sık rota düzeltmesi yapabilir, yeni konumumuza ayak uydurabilirsek, yepyeni bir kişi ve kişilik olmaya başlarız.
    Bir yerde kendi kendimizi keşfeder ve yaratırız. Herhangi bir şekilde topluma kendimizi sunarız. Eğer ortaya konulan kişilik çevreden hemen algılanabiliyorsa, kabul görüyorsa, işlemde bir sıradanlık, belkide bir modelin tekrarı vardır. Kanımca insanın yaratılışı daha yüksek ideolara amaçlalıdır, değişkenliğe göre şartlanmış, değişkenlikte evrensellik aranmaktadır. Eğer dünya dönüyor diye direterek ölümü seçenler olmasaydı bugünlere gelinebilinir miydi?
    O ve onun gibi nice nice seçkin insanlar sayesinde biz bugün bir bakıma mutlu yaşıyoruz. Hiç olmazsa insanları anladığımıza inanıyoruz. Konuyu burada kısaltıyorum. İnsanlar hep iyidirler, zaman zaman çıkarlar onları yanlış görünmeye, görüntülere ve görünümlere itsede, görüldüğü gibi medeniyet sürüyor, ilerleme sürüyor ve sürecektir, er veya geç, yavaş veya hızlı..... Sürecin mantığı gereği yüksek boyutları hep arayacaktır.
    Sizden şahsım için çok fazla methiye aldım, teşekkür ederim ama ben kendimi biliyorum, onun için methiyelerden çok korkarım, çoğunlukla kaçarım. Ve dermi ki, tavuğu yumurta yumurtlamaktan men edemezsiniz. Yani yumurta bir başkası faydalansın diye yapılmaz, iyilik içinde böyle düşünürüm. Karşılık beklemeden yapmak isterim, çünkü bu ezeli şablonun gereğidir. Yine kanıma ve deneyimime göre galiba insanlıkta böyle seviyor. Yunus'u alınız, Mevlana'yı alınız, Karacaoğlan'ı alınız, bunlar ve bunlara benzer binlercesi, sıradanlık içinde gönüllere yerleşmişlerdir. Deneyimlerime dayanarak, ben övülmeyi sevmem, bilirim ki her övgü gelebilecek sövgülerin kapısıdır.
    İçeriği övgüye dayalı protokollar, kişileri istense de istenmese de, özden uzaklaşmaya fırsat verdiğini gördüm. İnanmışlığı net, açık seçik olmayan yetke sahipleriyle yan yana olmak ve hele hele fotoğrafta görülmekten utanırım. İşte ben böyle arkaik bir yaratığım. Övgülerinizi yanlış davranışlarımla bozmaktan korkarım.
    Saygılar, sevgiler. Beni okuduğunuz için teşekkürler.
E. Aydın, 5Temmuz1993
T.C.D.D. BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ MAKAMINA
    Dün hızlı trenle bir süre sizinle beraber seyahatteydik. Ne kadar içtenilikli, devlete birşeyler verebilmenin heyecanı içinde idiniz. Vagonda bulunan herkes gibi ben sizi sevdim. Küçük bir kesite verilen bir hizmette olsa yılların müzminleştirdiği bir yaraya teşhis koymuştunuz, yüceldini, farklı oldunuz, bundan neden de istek ve beklentilerimiz arttı. Ellili yıllardan beri adı başarısızlığa çıkmış bir kuruluşun, şu kısa mesafe içinde başarıya ulaşması gözlerimi yaşarttı.
    Bu sizin için büyük bir şerefin ilk adımı, bizler için yıllardan beri beklenen bir hizmetti.
    Sakin olunuz arkasını bırakmayınız, biraz yorulacaksınız ama bu Türk insanı farkı fark edecektir. Bu müessenin başında olmanızın anlamı diğer bölümlere de örnek olacaktır. Eh insanda genelde bunu bekler olmalı, yoksa yaşamın ne anlamı kalırdı!
Şu son yirmi yıl içinde, dünyanın hiç bir yerinde altmışbeş kilometreyi  bir saatte giden tren kalmamıştır. MersinAdana yolu tren trafiği bakımından çok sıkışık değil, biraz dikkatli bir programla daha da zaman kazanılabilir. Diyeceğim o ki, bu hızı siz kısa bir zamanda ara trenlere bırakmayı amaçlayınız. Dün Mersin'e elli dakikada gittim, 14:15 banliyösüyle döndüm, eksiksiz iki saatte geldim Adana'ya, işte birilerinin bunu sorması ve nedenin yanıtını makul bir dille anlatması gerekir.
    Hızlı tren Yenice'de ve Tarsus'ta duruyor, ama yolcu almıyor, duruyorsa  yolcu alması gerekir. Yerler numaralıdır denecek, Adana'dan kalktıktan sonra memurlar boş yerleri hemen tespit edip, bir telsizle Yenice'ye bildiremezler mi, Yenice'den kalktıktan sonra aynı uygulamayı yapıp Tarsus'a bildiremezler mi?
    Sonra bu toplu taşımacılık olduğuna göre, fiyatları yüksek tutmuşsunuz, özendirici değil, hele başlangıç için.
Şehrin işlek yerlerine ciddi panolar asılsa, her eve ve her cüzdana konabilecek, sağlamlık ve sevimlilikle el ilanları bastırılsa, tren saatleri verilse daha bir güzel ve inandırıcı olmaz mı?
    Yeni garaj önünde bir durak acaba iyi olmaz mı
    Beni sakın yanlış anlayıp, yanlış değerlendirmeyiniz, ben sizin başarmanızı istiyorum. Bu başarı bireysel olacaktır ama büyüklüğünüze büyüklük katacaktır.
    Sevgiler, saygılar.
E. Aydın, 18Ekim1993
MUHTEREM ÖZDEMİR HANOĞLU
MERSİN VALİSİ
    İnsanlar dünyaya sıradan gelirler, zaman içinde yeti ve nosyon kişileri belli evrensel görevlere yönlendirir.
Sizi sosyal yapıya yön verecek vali, beni de bilgi ve bilgiler yansımasında bir görevli kılar. Siz geniş bir yörenin yaşam biçimiyle yakından ilgilenir, yönlendirirsiniz, ben ise insanlara doğru görmeyi öğretmeye emek veririm.
Doğaldır ki sizin göreviniz, benimkisinden binlerce kez, kıyaslama yapılmayacak değerdedir. Bunun da elbetteki bilincindeyim.
Benim yatsıdığım olay, Özdemir Hanoğlu gibi entel, humanist bir valinin bulunduğu Mersin'de, öğretmen kökenli bir ressam, sakalı var diye geçen Pazar günü öğretmenler lokaline neden alınmaz.?
    Bütün dünyanının detanta gittiği bir süreçte, bir fizik ayrıntıdan sebep, bir sanatçı ressam kişi kendi yakın toplumu içinde dışlanır, işte bunu anlayamıyorum. Yerli ve yabancı hemen hemen bütün iletişim araçları sözleşmiş gibi Mersin'e getirdiğiniz ılıman havaya methiyeler düzerken, işte ben de özeleştiriyle size geldim. Beni ve gönüldenliğimi bağışlayınız. Sevgi insanları konuşturur.
Saygılarımla.
E. Aydın, 2Ekim1990
SAYIN GÖKHAN AYDINER
İÇEL VALİSİ
    Resim sergilerine şeref veriyorsunuz, sanatçılarla ilgileniyor, konuşuyorsunuz, onore ediyorsunuz. Bu sıcak ilginizden cesaret alarak, aşağıdaki düşüncelerimi sunuyorum.
    Sanata soyunan kişiler, saatzamanpara üçlüsünü düşünemezler, vakit nakittir diyemezler. Bin bir emek ve masrafa girerek sergiler açarlar. Beğeniden mutlu olurlar, eleştirilerden ders alırlar.
    Hele hele eserlerin satılışı onları yüreklendirir. Öteden beri olageldiği gibi, sermaye sahipleri ve devlet kuramsar olmasa bile, sanatçıyı korumak ve kollamak durumundadırlar. Bu bağlamda, sanatsal içeriği olan sergilerden bir veya birkaç eser satın alınması, sanırım devlete büyük bir külfet getirmez, ama sanata bir katkıdan öte, özendirici, dahası valisi bulunduğunuz şehirde geleneksel bir arşiv oluşmasını da gündeme getirir. 1950'li yıllara kadar eksiksiz uygulanan bu soylu, evrensel davranışın tekrar gündeme gelmesine fırsat vermiş olursunuz. Sergiler için emek ve zaman ayıran, ziyaretçilere ikramlar sunan galeri ve kuruluşlar, aslında kaynak zorluğu çeken kurumlar, daha özlü kaynaklara kavuşmuş olurlar.
    Hele hele izleyiciler, dolaylı nedenlerle satın almaya özendirici konuşmalarda yapılırsa, sanatın özüne ve felsefesine yatkın güzel olay bir güçlenme kazanır.
    Size bir anımı da sunmadan geçemeyeceğim. Siz, bir, belki de iki kere doğmadan önce, ben sıradan bir öğrenci olarak, Mut kazasında ırmak kenarında resim yapıyordum. Raslantı olarak, yolu oradan geçen vali rahmetlik Tevfik Sırrı Gür, konvoyu durdurdu, yanıma geldi, bir süre izledi. Delikanlı bu resmi ben satın alıyorum, bitince gri bir çerçeveye koy, Mersin'e yolla dedi. Cebime bir kağıt sıkıştırdı. Öylesine bir yüceltiye ulaşmış, göklerin derinliklerine çıkmıştım ki, uzaylı gibi olmuştum. Hikayem bugün elliüç yaşındadır, ama dün gibi hatırlıyor ve size aynı tazelikte aktarıyorum.
    Saygılar sunarım. Beni okuduğunuz için bin teşekkür.
E. Aydın, 30Aralık1993
SAYIN NACİ PARMAKSIZ
ADANA VALİSİ
    Vaktiyle, bir özel lisenin devletleştirilmesi için beni vazifelendirmişlerdi. Okula gittiğimde, ders saati olmasına karşın bir kısım öğretmen ve öğrenciler yedi adet pinpon masasında bağıra çağıra, küfürleşerek maç yapıyorlardı. Ders zillerini uzun uzun çaldırdım. Değişen bir şey olmadığı gibi, zille oynayana küfürler yağdırıyorlardı. Başımı iki elimin arasına aldım, uzun uzun istifa edip dönmeyi kafamdan geçirdim, onu da kişiliğime yediremedim, maç alanına indim, gözüme kestirdiğim bir masada oyunu durdurdum, bu maç hakemle oynanır, ben hakemim, oyunu kurallarına göre başlatacağım dedim. Set sırasını belirttim, oyun başladı. Bu arada diğer masalar da yarı ilgiyle kimliğimi öğrenmeye, çevrelerine göz işaretleriyle haberleşmeye, biraz da daha gürültüsüz olmaya başladılar. Günün iniminde, iyi pinpon oynayanlar bu masada toplansınlar dedim. Dörder kişi olarak eşleşmelerini, maçı kazananlara bu akşam için, Karadeniz lokantasında yemek vereceğimi söyledim. İyi, canlı bir oyun oldu. Ertesi gün için, takımları ve hakemleri belirleyerek dağıldık. Sabahleyin okula gelirken öğrencilerin çoğunluğunu karakolun önünde bağırıp çağırırlarken buldum, çevreden aldığım ön bilgilerin ışığında yukarıya çıktım.
    Olay şöyleydi: Okula bir müfettiş gelmiş, oyun oynayan öğrencileri azarlamış, karşılık veren bir öğrenciyi de tokatlamak üzere elini kaldırdığında, çocuk zaten asi tabiatlı elini tutmuş, diğerlerinin de yardımıyla sevimsiz olaylar almuş. Polis çağrılmış, tutuklamalar olmuş. Ben kendimi komisere tanıttım. O sırada müfettiş benim üzerime yürüdü, galiz küfürler savurmaya başladı. Komiser bey bu adam müfettiş değildir, lütfen kimlik kontrolü yapınız dedim. Kimlik sağlamdı ama sıra bende idi. Gücümün yettiğince bağırıyordum, bir eğitimci çocuğu karakola sürüklemez, bu bir disiplin olayıdır, önce okulda görüşülmesi gerekir gibi sözler ediyordum, çocukları istiyordum. Aksi halde kanuni başvurumu yapacağımı bildirdim, okula döndüm. (*).
E. Aydın, 20Ekim1993
SAYIN İSMET SEZGİN
    Bugünkü gazetelerde bir manşet gördüm, çok ürperdim. Kırklareli valisi rüşvet aldı... Bir amir, bir alt makam hakkında böyle bir bühtanda bulunamaz. Bu bizdeki bürokrasi kurallarına uymaz.
    Nezaket kurallarını aşar, dahası insan haklarına taban tabana zıt. O kişinin savunma haklarını hiçe sayar. Sizce bir vali, bu denli kolay harcanacak bir malzeme midir? Vali sizin valiniz, onu siz atadınız, beğenmedinizse alırsınız, ama geçmişini geleceğini töhmet altında bırakacak, bundan sonra çocuklarına kadar ulaşacak bir yüz karası, hemde yağlı kara sürdünüz. Keşke idamını isteseydiniz.
    Bir zamanlar bir Mersin valisi Tevfik Sırrı Gür vardı, eşi az bulunur bir valiydi. Sırasında kanunları zorlar ve amaca ideal hedefe ulaşırdı. Bir gün bu zata hırsızlık suçunu yakıştırdılar, savunmasız bıraktılar, önce kör oldu, sonra derdinden ölüp gitti.
Ama bu büyük kişi hepimizin gönüllerinde büyük kişi olarak yaşıyor. Bugünün valileri hiç mi hiç yetkilerini kullanamıyorlar, protokol memuru gibi yaşıyorlar. Bugünkü Türkiye de hediye almayan kişi var mıdır? Hangisinin adı rüşvet, hangisinin adı hediye ayrımını yapabiliyor muyuz? Ölçüsü ve ölçütü var mıdır? Doğrusu ben bu manşeti yadırgadım. Saygılar, sevgiler.
E. Aydın, 21kasım1992
SEVGİLİ HANDAN
    Meğer yaratan, insanı hiç bir zaman anlaşmasın amacına göre şablonlamış. Kendimden başlayarak, yüzellibin civarında öğrenciyle yakın oldum, hiç bir zaman birbirlerine benzemedikleri gibi, ikincil karşılaşmamızda kendi kendilerine de benzemiyorlardı. Demek ki, çeşitlilikteki birlik uyum bu olsa gerek. Yine sanıyorum ki, davranışların yükleminden çok, bizi hep yorumlar çoğaltıyor. Yine öyle olduğu içindir ki, insanlar her dem taze kalırlar. Çocuklar gibi yenilikleri görür, hap hayranlık, şaşkınlık içinde bir yerde kendini yeniler ve keşfeder.
    Talihkuşunda açılacak, Cengiz Savaş sergisi için bir ön yazınızı okudum. Kilitli, mevhum özelliği taşıyan, şiirsel bir anlatım vardı, bu yüzden birkaç defa okudum, sanırım daha da okumam gerekecek. Özlü ve çok kıvamlanmış, akideleşmiş bir kuruluşu var.
    Bu yazı bana neyi hatırlattı biliyor musun? Charle Chaplen izleyicisi bol bir gösteri yapıyor, izleyiciler içinde Einstein de var. Gösteri binayı sarsan alkışlar arasında biter, Chaplen sahneye gelir selam verir ve azizim Einstein. Bu seçkin izleyiciler eminim beni çok iyi anladılar, sevdiler ve alkışlıyorlar. İnanıyorum sizi de bundan daha çok dünya insanları alkışlarlar ve alkışlıyorlar ama, beni anladıkları için sizi de anlamadıkları için alkışlarlar diyor.
    İşlerinizde başarılar diler, tanrı varsa sizi korusun der, öperim. Benim güzel, ince dostum.
E. Aydın, 3Şubat1994
SİMGE ÜZERİNE BİR ALINTI
     Kızmadım,güldüm diyorsun. O gülmeyi ben tanırım. Öfkenin en üst katında oturur. Benim sana yazdıklarım da aynı katta onun kapı komşusu, ama görüşmüyorlar biribirleriyle. Geçen pazar komşular gününde kazın ayağını kırarlar mı diye baktım kırmadılar. Kırmadıkları da iyi oldu, çünki ikisi de inatcı, beş on gün doğru dürüst arkadaşlık etseler, biliyorum on birinci gün başlarlar itişip kakışmaya. Bak biz yolumuzu ne güzel bulduk, uzaktan uzağa mektupla gülüşüyoruz. Sen hele okumaya değer, okuyanı mutlu eden şiirler yaz, ondan sonra kuram diye yumurtladıkların doğruymuş kimse karışmaz.
    İş yaratabilmekte, üstü fasa fiso ki bir yerde satılmıyor o. Yaratıcılık, karaborsada da yok. Bulabilirsen içinde buluyorsun onu. İmgenin şiirselliği bir işlevi olmasında değil, kendisindedir, demişsin. Çok iyi anlıyorum ne demek istediğini. İmgenin şiirselliği kendisindedir büyük oranda; ama salt kendisinde değildir. Anlattığı şeyler arasındaki elektriklenmede de bir şiirsellik yaşanır.
Bir dal düşsün yeşil yapraklarıyla körpe bir filiz... (bu filiz kırılsa şiirsellik sağlanamaz)
    Bir de kim bilir/sevdiğin kadın seni sevmez olur.
    Ufak iş deme, yemyeşil bir dal kırılmış gibi olur içerdeki adama.
E. Aydın, 24Temmuz1994
SEVGİLİ GALİP
    Yıllar ne güzel kendine özgü bir peryot içinde akıp gidiyor. Tıpkı atmosferin içinde esintilere kapılmış hücresel yapı gibi, tıpkı olabileceğin en iyisi gibi....
    Bindokuzyüzyirmilerden kişisel yapıya uyum, bindokuzyüzotuzlarda öğretmenlik kimlik yarışı, bin dokuzyüzkırkdörtlerde ortaöğretime ilk adım, bin dokuzyüzkırkyedilerde Düziçi'nde sizlere ulşama şerefi, beraber geçmiş iyi günlerin anısına şu tıkırdayan daktilo, bellekte oluşan binlerce izlenimin itisi ve ulaksız sevginin iç itisi. İnsan yazmak isterse neler neler duyumsuyor ve yazıyor. Sözü uzatmadan, sizleri seviyorum, adınızı andıkça bile hoş bir duyguya dalıyorum.    Nedense o günler bana çok yüksek gözükür, gerekçesi de sizin gibi binlerce kıymete pınar olmuştu. Senin zaman zaman da olsa toplum önünde konuşmalarındaki yüceltiyi, tabandan kopmayan bilimsel yaklaşımlarını ve eğitsel yazılarını dinleyip görünce, içimden bir soru geliyor, niye kitap yazmıyor? Kendinin bilincinde değil mi? gibi. Sizinle övünüyorum, sağlık afiyetler diler, öperim.
E. Aydın, 2Eylül1994
SEVGİLİ GALİP
    Daha önce konu ettiğiniz gizemli mektubunuzu aldım. Gününde elime ulaştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu mektubunuz bir öğrencimden aldığım en kutsal armağan oldu. Öylesine özenle, bilinçle, özveriyle, titizlikle yazmışsın ki, beni coşturdu. Ethem Aydın olarak maşallah, inşallahtan, methiyeden uzak kalmaya çaba veririm, çoğunlukla yanlış yorumlarım. Duygularımı bütün öğretmenlere yansıtabilmek için üç gazetede yayımlattım, bunu seve seve yaptılar, içeriğini derin buldular, hafta nedeniyle, Adana televizyonlarında okuttum. TRT 1 kanalında dinlediğinizi umuyorum. Mektubunuz üzerine coşkulu yazılar yazıldı, çünkü bu bir temiz yansımaydı.
    Özdeki olaya gelince, demekki Galip isterse ne denli özlü kompozisyonlara girebilecek.!
    Televizyon yayınlarını banda alamadım, ama gazetelerden size birer fotokopi yollayacağım.
Şunu kafandan çıkar. Sen bir emekli değilsin, rahatsızlığında herkeste olan kadar. Bu toplum için yapabileceğin çok şey var. İşin yoğun, yolun yokuş dayanmak gerek, Türk insanının sizlere gereksinimi var unutmayınız. Öperim, başarılar dilerim.
E. Aydın, 1Aralık1994
BAŞLIKSIZ
    Akyol, seni gözüm bir yerden ısırıyor.
    Dünyamızın ırağında mı desem, uzayın yakınında , örnekce Zodyak'da bir mahalle kahvesinde mi desem..!!!
Biraz hindi tabiatlıyım. Nerede birikmiş, kristalize olmuş, yani sağlam döllenmiş iki yumurta görsem, gurk olur üzerine otururum.
Gün yorgunu, iş vurgunu olmama karşı, gavlimiz üzere, sergiye zamanında geldim. Kimbilir uykunun hangi katmanında sevgilinin in ve imajıyla karşılaştınki, gavlini unuttun. Bağışlanmağa değer.
    Ayaklarım benimle kavga halindeydi. Adana'ya döndüm.
    Tekrar buluşmak umusuyla öperim
E. Aydın, 30Kasım1994
SAYIN MUZAFFER AKYOL
Cumhuriyet gazetesi, Pazar ekinde sizi gördüm, eski anılarımla karşılaştım.
Mersin Liselileri derneğinin isteği üzerine açtığım sergiyi siz de onurlandırmıştınız.
Bir türlü sizinle başbaşa konuşmaya olanak bulamamıştık.
Şimdi sizi rahatsız edişimin nedeni, İstanbul serginizle sunduğunuz kitabı nasıl ve nereden alabilirim.? Adana henüz yok. Bana bir adres verebilirseniz sevinirim.
Saygılar, sevgilerimle öperim.
Ethem Aydın, 22Temmuz2002
TEKEL MÜDÜRLÜĞÜNE.
Bir biyolojik yapıda kendi iç güvenliğini sağlayan sayısız denilebilecek, kendiliğinden çalışan düzenekler vardır. Bunlara antikorlar deyebiliriz. Vücuda giren herhangi bir rahatsız edici, düzen bozucu etkene hemen önce kendi bölgesinde savaş açarlar. yetersiz kalırsa imdat işareti verirler, tıp bilimine başvurulur.
Toplumda da karmaşık bir sosyal yapı vardır. Siz memurlarımız ise antikorlarımızsınız. Devlet panik içinde olabilir. Yangını söndürmek için sorumlusu olduğunuz birimde rutin önlemleri elden bırakmamalısınız.
Daha titiz, daha dikkatli olmalısınız. Örneğin sigara üretiminde bir gerileme oluyor. Samsun sigarası kendini dalgalanmağa bıraktı. Tütün bozuldu. Ambalaj bozuldu. Her sigara üzerine Samsun sigarası diye yazılamaz oldu.
E. Aydın, 18Kasım1995
T.R.T  GENEL BAŞKANI
SAYIN YÜCEL YENER
    Ulus olarak büyük bir evrim yaşıyoruz. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Varlığımızı korumak kollamak için yine ulusca bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Türk dili ve gramerinde W harfi yoktur.
    T.R.T.  kurumu adres tanımlamalarında sık sık W yi kullandığını görüyor, üzülüyorum.
    Bir yerde bir sorun varsa, birilerinin bu sorunu çözmesi bekleniyorsa, baştalarsa, sanıyorum kurum ve kuruluşlara bir kez anımsatmanızın yeterli olacağını düşünerek yazıyorum. Beni bağışlayınız. Saygılarımla.
E. Aydın, 3Ocak1996
ÇETİN'E ÇETİN BİR MERHABA
    Sağlam has bir kumaşın var. Seni sevenin hep sevesi geliyor. Böylesi az bulunur. Bir de sosyal demokrat olabilsen tamı tamına halk filozofu! Sermaye ve anamal, kapital fikri senin özüne ters düşüyor. Sen hep veren, hiç bir şekilde biriktirmeye eğilmeyen, yani dar kapılardan geçmeyi düşünmeyen, insanlığın yücelmesini kıble yapmış bir yapıya sahipsin. Seninle öğünüyoruz.
Bileceksin; böyle konuşmaların adına yağ çekmek denir oldu, yani bir olmazı oldurmak amaçlıdır. Genelde bu amaç için de hep kullanıla kullanıla, o güzel anlamı ve yüksekliği kaymış gitmiş, yerini pis bir yapışkan, kokuşmuş, yağcılık deyimi oturmuş.
Bizler çapı ve kariyeri ne olursa olsun, sevgiye soyunanlar bundan neden biraz çok laf ederiz, adımız gevezeye çıkar.
Aslında uzun zamanlar içindeki deyimlerimizin vaizlere kolaylık getirmesi hedeflenir.
    Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, insanlık böğelek oldu. Deli danalar gibi hedefsiz nedensiz, bodur amaçlar uğruna, koşmak için koşar görünmek için koşuyor. Medeniyet adına medeniyeti kemiriyor. Kendi dibini deliyor. Bir karışıklık ömür sürecini israf ediyor. Tabiri amiyanesiyle ya sıçarken ya kaçarken ancak düşünebiliyor, oda elbette gelecek için yetersiz. İşin daha ilginci: Yine herkes bir birinin elindekini çarpmaya özeniyor, dolaplar kuruyor.
    İnanıyorum ki, yaşlı dünyamız çökse bile ideal, evrensel insan düşüncesi geride pırıl pırıl kalacaktır.
    Sorgulayacaksın:
Babam nereden başladı, nereye geldi?
Ben nereden başladım, nereye geldim?
Ölümlü olmam nedeniyle nereye kadar rampada kalabilirim?
Mehmet Çetin için düzlük nerede başlamalı?
Dünya'ya gelmek cefa, ezi, acı çekmek için değildir, bir bayrak yarışında, kendi pankurunu iyi ve hatta iyinin üzerinde koştun. Senden sonra gelecekler, sadece bu hayat dersinden yararlanırsa dikkat et, mal demedim, kapital demedim, sadece şeref, onur, biçem bağlamında konuşuyorum. Beni eğer çevremin dedikleri doğruysa ve benim kendime biçtiğim değer doğruysa; izlediğim yol budur. Malım mülküm yok, kapitalim yok, ama değer verilen kafası biraz aydınlanmış, soluk alabilen, zaman zaman da olsa aranan birisiyim. Bu da yeter, artar bile.
    Merkezi ve merkez olmaya çalış, güzellik varsa yerleşik düzendedir. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. Olduğun gibi, asil bir taşralı olarak kal.
    Göçer gezer olma, çaktığın çiviyi sağlam çak. Rüzgarlar güçlü esiyor, hız içinde erişip gitme, dölek ol.
Bizler ve birçokları gibi fırtınaların sürüklediği bulut olma.
    Çok eski bir özdeyiş vardır: Saadet dünyayı terk ederken son adımını köyden atmıştır. Mutlu ol, mutlu yaşa, Mut'ta kal.
    Huyum böyle, kalemi alınca böyle lafı uzatırım, bağışla.
    Sizleri kucaklar, sağlıklar dilerim.
E. Aydın, 29Temmuz1996
SEVGİLİ GAZANFER
    Öğretmenlik, Tanrılara has bir sıfattır. Nasıl olmuşsa olmuş; ben de o sıfatın taşıyıcıları arasına girmişim!
Yüksek orunlardan devletten onay görmüş, öğretmen olmuşum. Bana kalan, aklında buyruğu; layık olmaktır. Çok çaba verdim, ilk mesleğe başladığım günden beri, kalemtıraşın arasındayım, ama insan bile olamadım. Bilirsin, öğretmen olmak için öncelikle insan olmak koşulu vardır. İnsan; önce kendisiyle sonra da toplumuyla barışık olabilen, koşulsuz sevebilen, karşılıksız verebilen sabırlı özverili olmak demektir. Böyle olmanın o kadar karmaşık sarmal gerekçeleri ayrıntıları var ki, anlatmakla bitmez, anlamaya da akıl yetmez.
    Çocuğu sevenin, insanı sevmekten öte,öyle bir kapsamı var ki, işte orada galiba tanrı olsa gerek!
    Onun için öğretmenlik tanrı mesleği olmuş.
    Bu kadar laf kalabalığı ne, elini sallasan ellisine rastlanır, şu öğretmen diye tanımladığım insanlara diyeceksin o da bir gerçek!
İdeo'da bir başka gerçek.
    Kaplumbağa hacca gidiyormuş, yolda son atlı kafilelerde gelip geçiyormuş, atlı yolcu ulan bu hızla sen nasıl oraya ulaşacaksın deyince; ulaşamazsam yolunda ölürüm ya!!. der.
    Mitoloji; tüccarı, tanrının şehveti der. Hakikisini gördüğüm zaman, sözün doğruluğuna katılırım hep Tüccar, bir karışıklık ömür içinde, öylesine çaba verir. Öylesine yorgunluklar üstlenir. Bir boğaz tokluğuna çalışır çabalar. İşçi çalıştırır, tomar tomar vergi öder. Dahası, Gazanfer örneği çaresizlere çare imkansızlara imkan ulaştırır, ülkenin geleceğine de katkıda bulunabilmek için dernekler kurar, kurdurur. Atatürk'çü düşüncenin ışığında etik ve kültürün, sanatın da, korunması için çabalar verir.
    Çünkü Gazanfer, örneği az bulunur bir insandır. Hep insana doğru koşmayı, insanı sevmeyi, karşılıksız sevmeyi sever.
Bütün bunlardan neden; öz saygın gereği, ben ona resim satmam ama yaptıklarımdan beğendiği olursa seve seve hediye etmekten tat duyarım. Şeref bulurum. Bu örnek insanı öperim.
E. Aydın, 7Ekim1996
ULUSUMUN ONURU,
ADANA'LI OLUŞUYLA ÖĞÜNECEĞİMİZ
SAYIN İSMET ATLI
Bugün sabah yürüyüşünde "bir uzaylı tanrının şehveti" eski baraj regülatörü üstünde, bir öğretmen eskisine lütfetti günaydın dedi. Bu sıradan bir olay değil, tansığdı. Şaşırdım, her insan gibi ne yapmam gerektiğinde kararsız kaldım.
Beni bağışlayacağını umarım. Büyükler bağışlayıcıdır.
Heyecanım hala sürüyor, karşılaşmadan sonra yavaş yavaş hep yürüdüm, düşündüm: Birinci Akdeniz oyunları serbeste, 1954'de dünya ikincisi 1956 dünya kupası şampiyonu, 1960 Roma olimpiyatlarında İranlı (Gulam Rıza tahtı) nasıl çevire çevire yendiğini 1962 Grekoromendeki başarı gözümün önünden, belleğimin sınırlarından gelip geçtiler!....
    Benim için de mutlu bir gün başlattınız, göklerdeyim!.
    Şimdi röportuarımda üç uzaylı var: Güreşçi İsmet Atlı, müzik ustası Nevit Kodallı, heykel ustası Hüseyin Gezer..... Bunlarla sevişiyor, büyüyorum.
Saygılar sevgiler.....
E. Aydın, 8Ekim1996
SAYIN BAYAN ESMERAY AKTÜRK
    Bugün Cumhuriyet'te bir yazınızı gördüm, şaştım kaldım!
    Bir sayfayı yandan kesen bayrak rengi; ona sımsıkı sığınmış, utopik bir yazı! Öyle bir utopya ki, oluşması, uygulaması işten bile değil, ama olmuyor olamıyor!!
    Şimdiye değin gördüğüm ve edindiğim izlenimlere göre; ülkemiz profesörlerden çektiğini, nasırından çekmemiştir.!
    Peyzajı öldürdüler, bitki ekolojisini bozdular.
    Meyvelerimizin o, kendine özgü tadını, lezzetini, çeşitlerini hiç acımadan, yapaylarıyla değiştirdiler. Buğdayımızın otantik kokusuna, tadına kıydılar. Bin bir çeşit ve tattaki elmalarımız, eriklerimiz; bir botanik müzesi kurulmadan  yitti, gittiler! Saymakla bitmez ki, sayasın. Etimiz, sütümüz, yumurtamız, peynirimiz entel ukalalığı uğruna özelliklerini yitirdi..
    Hanımefendi; kültürümüzle acımasızca oynadılar!!!
    Profesör kimliği; bütün bir ülkenin dününü, gününü, yarınını kapsayan evrensel düşünceyi kavramayı, kapsamayı içeren, sonsuz tanılı bir gücün birleşgesidir.
    Moda, gelip geçicidir. Ülke kimliğini etkilemez. Nerde benim mis kokulu yafam, finikem, dörtyol misketlerim; tatsız kokusuz vaşikton modası uğruna yok oldular. Türklere yerleşen, akasya zor büyüyen çirkin bir ağaçmıydı ki, yoksunu olduk..!
Bunları ben, tekrar tekrar yazdım ama ülke öksüz çocuk gibi; okuyan, anlayan, duyumsayan, kelaynak örneği azaldı. Bayrağa sığınmış imajı veren yazınız için bin teşekkür.. Yalnız olmadığımı duyumsayınca bunları yazdım, hoş görüle..
Sizinle övünüyorum. Saygılar.
Resim Öğretmeni Ethem Aydın, 3Mart1997 Pazar
SAYIN PROF. DR. ŞERAFETTİN TURAN
Çağdaş Türk Dili Dergisinin 76.sayısı elime geçti, heyecanla ve umutla karıştırdım.
Sizin yazınız da dahil T.D.K koyduğu ve yerleştirdiğini sandığım yazım,kurallarına uygun değildi
Her iki kapak resminin Türk Diline kattıklarını da anlayamadım.
Şiirlerde vurgu eksikliği var, keşke sizlerden gören bir göz yazara hatırlatsa idi. (Sevi ile) Seviyle olmalı. (Görekin ve göverme aynı rengi vurgular. Dahası bu şiir aşağıdaki gibi olamaz mıydı?
Seviyle
veya Sevince
Seviyle arınınca yüreklerimiz,
Beyaz güvercinler salarız,
Umarsız beklentilere
Devinir düşüncemiz
Yeni renkler ekleriz günlere
Bir başka ışır güneş
Yeşerir doğa
İnsan sesimizle
Bu eleştiri sevgiyle saygıyla yazılmıştır, saygılar.
E. Aydın, 20Haziran1994
SAYIN PROF.DR. TÜRKAN SAYLAN
    Galiba evrensel insanlık, (şartlı refleks) almak vermek esasına göre kurulmamış. Bugün, içinde bulunduğumuz soysuz düzenden bahsediyorum. Şimdileri insanlarımız, hep bir koyup, yirmi almayı hedeflemişler. Eskiler ise düzenlerini hep vermek üzere kurmuşlar, denize atlamışlar, bir bilen olur demişler. Cumhuriyet gazetesinde dolu dolu bir yazınızı okudum, düş gücü üzerine. Dahası bir gazete, az sayılmayacak bir bölümünü yazıya ayırmış, okunur mu? okunmaz mı? Okunursa kimler nasıl okur? Yetke sahiplerinde bu hassasiyet var mı? Denilmemiş, içtenlikle yazılmış, gelecek denize atılmış bir yazı! Anlayana....
    Eğitimcinin işi hep böylesine zor aslında. Hızlı okuma eğitimi görmüş insanlar, bu yazıyı hiç mi hiç anlayamazlar, çünkü ben öğretmenken bir saatte okuyabildim, tam özümsediğimi de söyleyemem. Siyasilerimiz küçük ve çıkar hesapları nedeniyle okuyamayacaklar, tüccar okumaz, Prof.lar "en" oldukları için okumazlar, öğrencinin formal derdi başından aşkın! Ama buna rağmen cesurca düşünce gücünüzü sergilediniz, belki de rahatladınız. Hatırlarsınız, Uğur Mumcu olayı nasıl da çığ gibi büyümüştü, herkes hırsız var diye bağırıyordu da, sokaklar yalancı artistlerle dolmuş olayı gürültüye getirerek hırsızı kaçırmışlardı. "Bizlere de, ne kadar vatansever varmış" dedirtmişler ve yüreğimize su serpmişlerdi?!
    Peki ne olacak bu ülkenin hali? Kim bu vatan bizim diye sarılacak?. Köy enstitülerini kuramaz, kursak da yaşatamazsak, köylünün ürününü değerlendiren köy kooperatiflerini ayaklandıramazsak, oturmuş bir toprak reformu yapamazsak, köylüyü köyünde mutlu ve üretken edemezsek, bu artist mankenleri baş tacı edeceğiz, veya ne zaman dur diyeceğiz, kim bu şerefli işi başaracak?. Biz hepimiz birleşik kaplara döndük.
    Konuşma cesareti, yaratma cesaretimiz yok, şiir yazar gibi ufuklara bakıyoruz, böylece maymun ağabeylerimizden belki bir adım ilerde olduğumuzu düşünebileceğiz. Aslnda yok birbirimizden farkımız, Osmanlı bankasıyız. Baksanıza bende sizin yazınızdan etkilendim, bir sayfa doldurdum. Saygılar, sevgiler.
E. Aydın
SAYGILAR DEĞER MESİH'İME
    Doyumsuz bir süreç başlattınız. Erken veya geç başladı ama hızlı aktı. Bilirsiniz, düzenin düzensizliğe eğimi hep büyüktür. Bu eğim bir yapının özbenine doğru olursa, belirsizliğin labirentlerinde tutuklu, ışığa aç, ne de çok boşluklar varmış! Olanlar olması gerektiğinden hızlı gelişti. Seçenekler, kör iradenin esiri oldu.
    Yekesi kopmuş bir kayık gibi.....
    Yaratılan kaosta, çocukluktan buyana birikmiş açlıklardan olacak, ten hep öncül oldu. Özde, içtenlikli izlence ışıktı, aydınlanmaydı, beyin gücü idi.
    Ten, heryerde her zaman bulunma durumuyla sıradan varlıktı. Bendeki duyumların yanıltıcı ilizyonu gerçeğimizi gizledi. Bilgemiz de sabırlı oldu, doyumu bekledi. Ama o süregenliğini koruyor.
    Düzenlediğin ışığa, aydınlığa doğru hareketin rampasında, rotası düzeltilmiş olarak sizi bekliyorum.
    Sonsuz saygılarımı, sevgilerimi sunarım.
E. Aydın, 10Aralık1995
SAYIN IŞIK KANSU
(Helalar üzerine bir inceleme)
Dünkü köşenizde, bir din adamının helalar üzerine radikal buyruklarını yazmıştınız. Oradan esinlenerek, çoktan beri kafamı karıştıran, ama etek altı olduğu için yazamadığım incelemeyi size yolluyorum
Hela bir kültür, etik olayıdır. Gücünü anatomi, fizik ve fizyolojiden alır. Direngenliği, gerçekçiliğinden gelir.
1Sağlıklı bir boşalma; bütün vücudun kendi üstüne bükülmesiyle hızlanır, hızlandırılır. Bağırsaklar, mesane, mide belli bir süre basınç altında tutulur, güç belli bir gereksinime odaklanır, (zaten beyinsel işlevde de metot bu değil midir?)   
2Temizlenme pratiği, çok çeşitlidir; Kişinin durumuna göre şekil alır. Mevsimine göre sıcak su, ilaçlı su kullanma imkanı vardır. Eğer istenirse çeşitli otomatik temizlenme sistemleri kurulabilir.
3Daha önce kullananlarla arada daima bir hava yastığıyla hijyeniktir de..
Alafranga tuvalete gelince, orta çağların lazımlık düzeneğinin biraz gilişmişi değil midir? Üstelik orada bir kişi içinken, burada çok kişi içindir. Arada koruyucu olarak hava yastığı yoktur.
1Fiziksel, fizyolojik doğallıktan uzaktır. Boşalma tam olamayacağı için ister istemez, günlük estetik konforların bir bölümü, (gazete, kitap okumak, kahve içmek), hela ile bütünleşir.! Bana göre bu psikolojik bir çöküntüdür.
2Her ne kadar, hela taşları temizlenmiş olursa olsun, ten yoluyla alınabilecek hastalıklara karşı, gerek gerçek, gerek doyumsal olarak açıktır.
3Temizliği kolay gibi gözükür; Ama ciddi sorunları da hep vardır. Anus üzerine verilen tazyikli soğuk su; bütün vücudun ısı düzenini derinden etkiler. Omur rahatsızlıkları çekenler bunu iyi bileceklerdir! Hele hele mevsim kışsa....
Bilirsiniz, din tek doğrudur; değişkenliğe açık değildir. Aynı zamanda, kültür vereleri, bilimsellik dinin konusu değildir.
Saygılar, Sevgiler.
E. Aydın, 31Mart1997
GÖNÜL ADAMI ORHAN ASLAN
    Zamanımız, gönül adamından yoksun yaşıyor. Gönül adamı olmak, gönül adamı rolü yapmak ikidir.. Hani atın rahvanlığı üzerine konuşulurken: Anadan doğmamı, sonradan olma mı diye bir söz vardır. Anadan olma rahvan atın üzerinde kahve içersin, hiç sallamaz, eğer tayın iki yan ayağına köstek vurulmuş, koştura koştura rahvan edildiyse; atın üzerinde oturan, değil kahve içmek, hiç rahat edemez; Hem at tez yorulur kanter içinde kalır, hemde binenin hışırı çıkar..
    Sonradan olma gönül adamları da, tıpkı sonradan olma rahvan at gibi, konuğu yorar. İlişkiler çok iyi bitmiş gibi olur ama artık ikinci bir yakınlığı, ne konuk ne de konuk sahibinde sıcak ilişkiyi sürdürmek istencesi kalmaz...
    Ben 1920'lerde Mut'ta doğdum. Müderris Hoca'nın oğluyum.
    Vaktiyle nereden geldiklerini bilmediğim, ancak uzaylı sanılacak, bir  Mızra beyler Mut'ta otururlardı.
    Fakiri fıkarayı şartsız kollar, sorunu olan hemen hemen herkesin yanında olurlar, çocuklara insan muamelesi ederler, yedirir, içirir, giydirirler. Bütün bu işleri gizlice yaparlardı. Dahası Mut'u hep Mut'luyla paylaşırlardı. Büyük çok büyük uzaylı idiler....
Ulusal savaşı özümsemelerini, katkılarını anlatmayacağım, o benim anlatım gücümü aşar.
    Siz, soyun gururu; çağdaş temsilcisiniz. Koruyor, kolluyor, ideal insana doğru koşmanın bedelini ödeyerek yürüyorsunuz, dahası gönül adamlığını sürdürüyorsunuz.
    Ben Ethem Aydın, geçmişin belleğinden hareketle, sizlere öğrenciliklerinden beri tanıdığım, mesleklerinde de başarılı olmuş, pırıl pırıl sekiz öğrencimi konuk olarak getirmek cesaretini gösterdim
    Benim için nostaljik, onlar için örnek bir konuk severlik sergilediniz. Onları da mayaladınız... Sanıyorum yaşam böyle güzel, böyle anlam kazanıyor.!
    Gurubumuz adına saygılar, sevgiler sunar öperim.
E. Aydın, 8Haziran1997
BÜLENT AKBAŞ DOSTA AÇIK MEKTUP
Çok özel ve güzel, bence çok çok değerli sürpiriz armağanla bana mutlulk göz yaşları döktüren güzel insan.
Boşuna denilmemiş İNSAN İNSANDA ÇOĞALIR diye.
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir huzur doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip hüzün çöktü içime
Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar ya insan
Hani bir şarkı söyler ya insan
İşte öyle bir şey
Hani gözlerin dalar ya bazen
İşte öyle bir şey
Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayar ya insan
Hani gözleri dalar ya bazen
İşte öyle bir şey
Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani gök gürler ya arkasından
Şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey
Erol Evgin'in şarkısın yaşadım, yolladığın andaçla. Erkekler ağlamaz dense de, hıçkıra hıçkıra ağladım,  utanarak, gizlenerek ....
Ben, ıram gereği hep sıradanlığı seçerim. Öyle gönenç bulurum. Memurun yaşamı, binlerce örnekle doludur. Buyruk altında yaşam budur.
Bencileyin, Türk insanı doğuştan ezik ve içe dönük oluyor. Sana da bir akşam toplantısında söylediğim gibi: Mutluluk adalarına sıradanlık denizlerinden gidilir.
Bu yıl hayatımda bir deprem oldu.
Mersin Liseliler Derneği'nin uzgörüsü, kadir şinaslığı, Doğan Akça'nın cesur, özverili çabası, sizlerin katkılarıyla oluşan dergi
Öğrencilerimin unutulmağa bırakılmış geçmişten aşıp güncele serptikleri koneftiler. Övgüler... övgüler.. övgüler.. Bir öğretmen için bundan daha değerli ne vardı..!!!
Bülent, demekki insanlık ölmemiş. Ölmez de...
Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar...
Sizlerle övünüyorum
E. Aydın, 8Ocak1995
BÜLENT AKBAŞ
    Bizim buralarda selam alışverişi, kısa dalgadan sık sık yapıldığı için, tonal bazende melodik bellekte kayda girer; böylece, (alo) yu alır almaz, iç servis, bellekte kayıtlı <figür, jest, konuşma, ara iletişim, gizli ve açık ilintili söyleşler, varsa gerginlik ve muhabbetler>, yani bütün geçmiş zamanların sonsuz ürünleri; ekrana anında yansır. Bugün <alo> nuzu alınca ekranda Bülent Ersoy'a kadar geniş bir yelpaze, hemde fuluğ olarak belirdi.
    Seni netleştirip ekranda görünce, doğrusu ya, heyecanlandım. Özlemin tutukluğuna girdim. Ayıktığım zamansa telefon kapanmıştı.
    Elde kalan; bir adres 2000 km mektubumu onun üzerine kuracağım.
    1565 km uzaklarda bir dost...sesi. Elbette heyecan verici.
    Gerçi şimdiye değin hiç mi hiç anlayabilmiş değilim, alıcı kuş misali; yerden alır gökte yersin; gökten alır yerde yersin.
Ele aldığın her işi <sılayt satımı hariç>, kotarabiliyorsun, Mersin'de olsaydın, arasıra sohbetler edebilseydik, çünkü senin sohbetlerinde, türlü türlü çiçeklerin kokusu, tadı vardı. Sonra "yuvarlanan taş yosun tutmaz" gibi bir de ata deyişi duymuştum
Bunları da geçelim. Bir yaz günü gelirse, hocanın hanımı <herif çok sokuldun, terliyorum, az öte git> demiş. Hoca kalkmış eşeğine binip yola ravan olmuş.Kars'tan tel çekmiş,hanım daha gideyim m>?
    Haritaya bakar bakmaz nedense o uç yayda, iri harflerle, Batum, Hopa, Erhevi, Fındıklı, Aatdeşen, Pazar, ondan sonra, <offfffff> gelir. Richard Bach'ın "Mavi tüy, bir çif kanat" ını okumuşsundur.
Eğer bir kimse (çocuk, erkek, kadın) farketmez; mavi gökyüzünde süzülüp giden bir uçağın sesini duyunca, gözlerini maviliklerden ayıramıyorsa; o, özgürlüğün hasretini çekiyordur.! Bir çift kanat onun için varlıktır, hayattır, herşeydir.  Bence de insan budur: <gönlünün çektiği yere gitmelisin> yaşamın gerçeği bu....!
    Vaktiyle bir gün İçel Sanat Kulübü dergisine yolladığım yazıların gözden geçirilmesi, düzeltilip, (bazen de ters yüz ederek) yayına sokarken çektiğin yetmezmiş gibi yine beni okumak anlamak gibi bir eziyetle karşı karşıyasın. Ne yapalım kaşındın, telefon açtın...
    Bülent seni seviyorum, özlüyorum, öpüyorum....
    Eski dostlar, eski dostlar..
E. Aydın, 14Eylül1997
SAYIN İSMAİL TUNALI
(ünvanlardan arındırdım sizi; bence büyümek, arınmaktır.)
Sizi fırsat buldukça izlerim,hep şaşılası bulurum.
Sanat gibi karmakarışık, uçsuz bucaksız bir olguyu, öylesine özümsemişsiniz ki; yılların resim Öğretmeni, ben bile bazen sizi anlamakta zorlanıyorum.
    Panelde size yöneltmeyi düşündüğüm sorularımı yazmaya karar verdim. Amatör bir dinleyici çokluğunun hakkını yememek için. Panel konu başlığınız, "Sanat Eğitimi ve Sanatın sorunlarıydı". Haklı olarak, derinlemesine girmediniz, dinleyici ve zaman nedeniyle.
    Sanatın, organize eğitimi nasılı olmalı? Olabilir mi? Çağdaş dünya, bunu nasıl ele almış?, başarmış mı?, yoksa daha mı karıştırmış?. Konu; birey ve onun yaratma yetisi olunca, "Özgürlük" sözcüğü bir kale gibi karşımıza dikiliyor.
Eskiden, Güzel Sanatlar Akademileri yalnız sanatçı yetiştirirdi. Böylece özgürlük kısmen korunmuş olurdu.
Ortaöğretim için ise, eğitim enstitüleri (fakülteleri) vardı. Programları pedagojik, psikolojik çok yönlüydü.
İşResimYazı, ulusal yazı, yazı karekterleri, iş içinde eğitim, doğru görme, gördüğünü doğru çizme, düzenleme, anlatımda biçem, ünlü sanatçılar, sanat akımları, ekoller üzerinde tartışmalar, grafik bilgisi, afiş, marka, kenarsuları, ulusal dokuma motifleri gibi.   
     Kültür etkinlikleri, folklor konuydu. Adı "resim" olsa da, çok zordu.
    Daha sonraları, Akademilere de öğretmen olma hakkı tanındı.
    O güzelim ortaöğretim programı delinmiş, Akademik kariyere, topluca eğitim feda edilmişti. (Köy Enstitüsüleri örneği).
Öğretim üyeleri; Önce sanatçı olmalıdır sloganıyla yollara döküldüler. Başardılar da.! Organize eğitimi yok ettiler.
Bileceğiniz gibi; İlköğretim, ortaöğretim temelde: İlgilendirmebilgilendirmeyle çocuğu öğretime hazırlar. Program bir bütündür, eğitseldir. Her ders birbiriyle örtüşerek bütünü oluşturur.
    ResimİşYazı dersleri bütünün koruyucusu, bağlayıcısı, temelidir. Ortaöğretim programı çok güzel düşünülmüş, hala da kusursuzdur.
    Büyük Atatürk, Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra; 1924'de, Amerika'dan, John Dewey, İtalya 'dan Maria Montessori 'yi davet edilmiş, Türküye Cumhuriyetinin eğitim programı nasıl olmalıdır, düşüncesi uzun uzun tartışılmış, olgunlaştırılmıştır.
Uygulamadaki ideal programa göre; Öğretmen önce, eğitimci olacak, sonra da, zaman bulabilirse, sanatçı olacak diye düşünülüyordu.
    Bunları, size yazış nedenim: siz sanatta, eğitimde bir otorite yönlendiricisiniz; Konuşursanız, dinleyen olabilir, olmalıdır.
Kafamı karıştıran iki sorun:
Türkiyemiz'de, son otuz yıldan beri sanat hep, arsıulusalı oynuyor.
Siz ve sayılı "eleştirmenlerimiz" de böyle düşünüyor olmalılar ki, sergilerde başarı arsıulusala endeksli.
Benim bildiğime göre; sanat, önce ulusal, sonra arsıulusal olabilir.
Geçen süre çok olmasa bile, bir ulusal sanatımız belirlenemedi mi? Gereksiz mi? Sizin düşünceleriniz, benim için çok önemlidir. Saygılarımla.
E. Aydın, 12Mart1998 <panel>
SAYIN IŞIK KANSU
Charles Darwin, "türlerin kökeni" adlı ünlü ve hala güncelliğini koruyan teorisinde evrimin yönünü nasıl kestirmişti.!
Acaba Darwin, türlerin kökeni'ni tüme varımla mı, tümden gelimle mi belirlemişti.
 Bunu iyice, enineboyuna düşünmemiz gerekecek.!!!
 Sahiden insandan önce tanrılar varsa
 Bizler onların çehresinde, O'nun yüceliğini amaçlayarak yaşamımızı ister istemez sürdürüyorsak.
 İnsan canlıların en gelişmişi, düşünceyle doğaya da egemen olan tek varlıksa
 Bütün varlıkların sonsuz yetilerini özelliklerini kullanarak özden ideodan hızla uzaklaşmamız bir paradoks olmuyor mu???!!
İnsanı insan gibi bulmak gittikçe zorlaşıyor. İlk varoluşta iyiydik de kötüye doğru değişmiyor muyuz? Saygı sevgiler.
E. Aydın, 16Mayıs1998
ARMANSU.
    Bu beti, 1Ekim1997  de yazılmış. Doyurucu bir yanıt alınamadığı için, yenilenebilir buldum.
Çağımız için gün, ay, yıl sözcükleri, sanıyorum ilklerdeki anlamını yitirdi. İyiden iyiye göreceymiş meğer.!
Pazaretsiyle cumartesi öylesine örtüştüki, şaşırıp kalıyorum. Eskiler tıktık yavaş tempoyla tesbih çekerek zamanı savmaya çalışırlardı. Şimdilerde öyle zaman eritme araçları bulundu ve bizler de izninizle "zavallılar" diyeceğim, kapıldık gidiyoruz çarkın rüzgarına... dön babam dön...
    Kültürümüzün, etiğimizin ve bütün gelenekgöreneğimizin sallandığını, yıprandığını ve de yerine henüz bir mantıksal neden getiremediğimizi üzülerek görüyor; belkide o geçmişimizi inanılır kılan nostaljimizi ne idiği belirsiz ütopyalara yem ediyoruz
Bahar gelsin diyoruz, yazı görüyor yaşıyoruz, güzde umut ararken kış kendi mantığıyla yağmuru, ayazı, rüzgarı ile gelip bzileri dar zamanlara, kapalı mekanlara hapsediyor. El hasıl, doyumsuz yaşıyor, yaşıyoruz.
    Herhalde zaman diye bir şeyi biz uydurmuşuz.
    Aslında zaman doğduğumuzda başlıyor, yaşadığımız anlarla şimdi'lerle zenginleşiyor diye düşününce, ne gariptirki, dün ile yarın arasına sıkışıp kalıyor, yaşamıyoruz. Koşuşturmalar da cabası.!
    Bereket versin, Aydın Sanatevi hareketliliğini koruyor. Gelenlerle gidenler (ben onlara "bal arılarım" diyorum), günden, dünden, yarından uzun uzun konuşuyoruz. Bazen yaşlı dünyayı yok sayıyor kozmostan yeni bir gezegene taşınıyoruz.
Olmazsa.., o da olmazsa, hükümetleri deviriyor, yenilerini kuruyoruz.
Birkaç öğrencimiz de oluyor. Prof gibi, tüccar gibi, öğretmen gibi.
Boyuyorlar, boyuyoruz.
Hep Amerika'yı yeniden keşfedip mutlu oluyoruz. Atike don dike, gene söke, gene dike.
Sizin çok programlı yeniliklere açık çalışmalarınız oluyordu. Doğrusu ya, onları merak ediyorum.
Arman bey'i ve sizi öprerim.
Öpülecek başkaları da varsa onları da....
E. Aydın, 26Mayıs1998
SAYIN EMİN CEYLAN
    6 tarihli Cumhuriyet BilimTeknik ekinde yazınız yayımlandığına göre güçlü bir beyniniz, birikiminiz de var.
Balkonda geçirdiğiniz aylak zamanda konu ararken konu başlığı olarak aldığınız "tutuculuk" la özdeş olmuş, bal gibi soylu bir tutucu olmuşsunuz. Mikronun tuzağına düşmüşsünüz. Biri yanıcı biri yakıcı olan H , O , nasıl olurda yapımızın büyük kısmını oluşturan su olur?!!!
    Umarı makro'da aramamız, kozmosa bakmamız, insanın iki ayak üzerine kalktığı günden başlayarak toplum yapısının anatomisine, savaşlara, nedenlerine, giyotin ağzında can veren zehir içirilen üstün insanlara suç olarak dediklerinize bakınız...
Yalnız adam Mustafa Kemal'e bakınız.Hep insanın evriminin sürdüğünü görürüz.
    Güneşe taptık, denize, aya, çok tanrılara, apis öküzüne de taptık. Peygamberler geldi. Tek tanrılı olduk. Din savaşları verdik. Kırımkırım kırıldık.!
Amma, düşünce ve sağduyu, yavaş da olsa hep yol aldı, bugünlere gelindi.!
Yarınlara da gidileceği kesin. Hem de daha insanlaşarak.!
Bilirsiniz: Din tek doğrudur. Şöyle veya böyle hepimiz dindardık. İnanmak dirimseldir. Seçenek çoğaldıkça inançlar da dal budak salar. Bizlerde olduğu gibi.!! Ama geç ama erken.!
    Belli zaman kesitlerinde, her insanın kendi doğruları egemendir. Sabırlı olalım. Evrim sürüyor.!
    Çeşitlilik, doğanın ; çok seslilik insanların mozayiğidir. Gerekçesi, daha iyi, daha uyumlu bir yaşam içindir.
    Devler ve hükümetler anarşi içine düştüğü zaman; ulus, arı kovanına çomak sokulmuş gibi, darma dağın ve saldırgan olarak kendi radikal doğrusuna koşar.! Evinizin balkonundan görüp izlediğiniz, kendinize göre, yani mikro olan görüntüyü verir. Gerçek değildir.
    Onuncu yıl marşını lütfen hemen bulunuz, bir daha okuyunuz. Bu marş köy, kasaba, kentte gümbür gümbür içtenlikle söylenir, sevinç gözyaşları dökülürdü. Altmışbeş sene önce!!!!!
Şimdi ne değiştiki...!!!
    Ulus ayni, ama devlet inandırıcı değil. Kargaşa burada. Sevgi saygılar
E. Aydın, 7HaziranI998
ALİ BEY DOSTUM,
    Ben Mut kazasında doğdum. Askere alınan akrabaların yetimleriyle onbeş kişi 67 metrekare bir alanda barındık. Otuzaltılar, yuvarlana yuvarlana öğretmen oldun dediler. Yine kendimle hesaplaşa hesaplaşa Gazi Terbiye ve orta öğretim..!
Ali, beni, ben doğurdum. Kendimle didişe didişe bu günlere geldim. Dahası adımız iyiye çıktı.
    Mersin Lisesi'ne geldiğim zaman Mut'un Çaltılı köyünden bir kız çocuğu aldım (3 yaşında) evlatlık sözverisiyle. Hanım O'nu hizmetçi etti. İlkokula bile yollayamadık. Onüç yaşına geldiğinde köyden kısmeti çıktı, verdik.
    Şimdi ben vefa borcumu ödemeye çalışıyorum. O kızın çocuklarını okutmaya çabalıyorum. Bu işe ilkokuldan başladım. Hiç yoktan bir Hidayet yarattım. Resim öğretmeni oldu. Ayşe'ye liseyi bitirttirdim. Köyde kalmasın istiyorum. Yanıma getirdim. Sizin dersaneye yazdırdım.
    Hepsinin kafaları ham ama iyi insanlar. Bilmiyorum benim ilgim belkide kendi çocukluğuma benzedikleri içindir.
Bunları yazarak senin kafanı niçin karıştırdığıma gelince: Beni anlarsın, gölgelisin, yardımcı olmayı seversin, kumaşın has kumaş...
Olanakların elverirse yüz rakamında kalalım.
Buyurmuyorum, yine de senin dediğin olacak.
Bu kızla lütfen farklı ilgilenirsen (ki umuyorum), beni sevindirmiş olursun. Öperim.
E. Aydın, 3OEylülI998
SAYIN DURUKAN
    Benim valiliğe yazdığım mektupta anlattığım sorun kişisel değildi. Öncelikle Adana'nın sonra da ülkemizin sorunuydu.
Yirmi seneden beri yol düzenlemelerinde belediye hep yolları yükseltiyor. Bütün dünyada uygulanan bir şehir kodu vardırki, bu sabittir sivil toplumla yapılan bir sözleşmedir. Bağlayıcıdır.
    Belediye fen işleri inşaata ruhsat verirken nedense bunu kullanmıyor. Binalar hep çukura gömülüyor.
    Dünyada uygulanan sistem; eski yol sıfır seviyeye kadar kazılır, eski yol seviyesine kadar yamanır, tıraşlanır.
Şiddetli yağmurlarda sel baskınını bekler durumda kalınıyor. Şimdi Kurtuluş mahallesinde olduğu gibi.
    Arzu ettimki, çağdaş, uygar, ileriyi görebilen sizlerle konu gündeme gelsin, önem kazansın, Türkiye'mize örnek teşkil etsin.
Seçimlerin yaklaşması nedeniyle düzensiz yapılanma hızla sürdürülüyor.
    Üst yetkilerle donanımlısınız. gerekirse çalışmalara yön verebilirsiniz beklentisiyle yazıyorum.
Bu şehir bizim. Sorunları da öyle. Çarpıklıklara karşı duyarlıyım. Becerebildiğim kadar yazmayı denerim. Bazen ironiyi seçerim.     Okuyacağınızı umarak birkaç örnek sunuyorum. Saygılarımla .
E. Aydın, 12Aralık1998
SEVGiLi (*), (*), (*) KARDEŞLER.
    Dün perşembeydi, bugün cuma. Günler de ne çabuk dün oluveriyorlar. Günü yaşamadan yarınlar geliyor. Pazartesi ile cumartesi neredeyse üstüste.!
    Bundan neden belkide birileri yeni bir günleme usulü bulacak, buna gereksinim var. Yahutta insancıklar günlerini adam gibi adam olup yaşamayı öğrenecekler.
    Artık dünyamız eskisi kadar güzel, eskisi kadar geniş, anlamlı, içtenlikli, coşkulu, sevgi yüklü değil. Kanıma göre, artık güzellikler kitaplarda kaldı. Şu telefon, şu televizyon, radyolar yüzünden insanlar kolaycı oldular.
    Birbirleriyle konuşmak, hal hatır sormak, içtenlikle sevmek, hep ama hep sözde kaldı. İnsanlığın vazgeçilmesi olan sevgi, olaydan en çok yara aldı. Sevmeyi unuttuk. Yörüngeden kurtulmuş gök cismi olduk, çılgınlar gibi çarpışan otolardayız. "Gök yüzünde yalnız gezen yıldızlar biz de sizin kadar yalnızız" türküsü örneği...
    Okumuyorsak, yazmıyor, yapmıyorsak, düşünmeğe zaman ayıramıyorsak, bir sanat, içten sevilen bir iş yapmıyor, gününü gün etmeyle leyleğin ömrü örneği yaşıyorsak, "solucanın bile karnı doyarken boğaz tokluğuna" yaşıyorsak, bence bir yerlede birşeylere yazık oluyordur.
    Sizlere gelince:
    Sevgiyi görülür birşey sanıyorsunuz. Elimizle dokunup tutamaz, göremezsek yok sayıyoruz... İyi de tanrıyı görebiliyor muyuz?
Ama seviyor sayıyoruz. Onun için, içtenlikli zorluklara katlanıyor, O'na kızmıyor, gel de seni görelim demiyor, toplum zararına işlerden kaçınıyor, O'na kızmıyoruz. Sevgide kusursuz olmaya çalışıyoruz.
    Kusursuz sevgi, kendimizi bir an karşımızdakinin yerine koymakla bütünleşir. Bizler büyüğünüzüz. Sayıyor, seviyorsanız eğer, onun içinde bulunduğu ortamı, resim malzemelerini, kitaplığını, ortamın hepsini, eşini, dostunu, bir başka mekanda ve uzamda oluşturmak olası mı?
    Düşünmek gerek. Yalnızca "gelgel" sözcüğü sevginin gösterişidir. Onun için yazmak zordur. Yine onun için yazmıyorsunuz. Düşündüğünü, duyduğunu yazmamak, eğitimde onarılmaz yaralar açan eksikliktir, kusurdur.
    Ben yazıyorum. Ve bundan zevk alıyorum. Bir saatten beri sizlerle başbaşa olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Önceleri konuşmak vardı. Şimdi okumak yazmak devreye girdi. Böylece, yani bundan böyle, milyarlarca milyar zamanın belleğini ataların mirasını koruyabiliyoruz. Kitaplar....!
    Yeni bir yıl daha geliyor. akıl getirecek, düşünce getirecek, uyumlu olmanın, bağışlayıcı olmanın yollarını öğretecek.
    Yeni yılınızı kutlar hepinizi öperim.
    (Bu kağıtlar, benim alın terimden arttı. İyisinden oyuncaklar alın, gıdım gıdım harcayın, oynayın.... Sakın (*)'a kaptırmayın)
E. Aydın, 17aralık I998
MUHTEREM VE KIYMETLİ MUTLU
    Anştayn, Atamu değerlendirdi, çağlar boyu bilinen ve fakat bir türlü kullanıma ulaştırılamayan atomu kullanılır yaptı, atom çağını açtı. Yine Mersin'in ücra bir kasabasından birileri çıktı, enteresandır, insanın içindeki atomu buldu, gerçi buda biliniyor, moral, kondisyon, kreasyon, şu bu diye isimlendiriliyor ama bir türlü açık seçik uygulama alanına konmayan teoriyi kullanılır yaptı.
    Yerli ve dış yayınlar hep senin bu bulgularından bahsediyor, okuyor musun? Diyeceksin ki, yaratanların alkışa ihtiyaçları yok.
Doğruyu söylemek gerekirse, beni şaşırtıyorsun. Bir yanda partinin çelişkili ve karmaşık çalkantısı, şehrin bin bir sorunları, bir yanda en uç karşıtların bile alkışlayacağı, dünyaya parmak ısırtan sosyal patlamalar. Eh Mut'lu dost, bu şeref sana yeter. 
Mersin'e içten coşkuyu getirdin, yirmibirinci asrı getirdin, sansasyon dorukta, müzik ve resimle sanatsal coşkuyu, sporda evrensel kişiliği öne aldın, daha sayılamayacak binlerce öze çıkarma yaptın, sana binlerce aferin. Özal hendek atlarken atlatırken, sen çağ atladın, atlattırdın. En iyisi ceketinin iç yakasına bir gök boncuk iliştir.
    Ancak ortaya koyduğun bu oluşumun adını henüz koyamadık, isterseniz ve de münasip bulursanız, buna "Mutlu Çağı" diyelim.
Mutlu seninle övünüyorum, selamlar, sevgiler.
E. Aydın, 2Ekim1990
OSMAN ŞAHİN
    Belki sende okumuşsundur, Ruso'nun Bijon Akademisine sunduğu, 21 sayfalık bir tez vardı. İlimler ve Fenler, Medeniyet'in Gelişmesine Yardım Ettim mi?'ye seçkin yanıt.
    Savunmayı okuyan bir jüri üyesi de Russo'ya bir alaylı övgü mesajı yollamıştı Azizim Russo, seni okuyunca, o kadar hoşuma giden duygulara ulaştım ki, dağlara gidip ot yayılasım geldi.
    Sen de emniyet sibobu gibi geldin bana, gönlümde kendimi bildim bileli Toros yörükleri yatar, onlara öykünürüm ama hep yalnız kalırım. Eşek sırtında, beygir eşliğinde, bazen de yayan çok yol teptim, inanacağına inanarak söyleyeyim. Ben doğa üniversitesinden orta derece ile mezun biriyim ama, akademik eğitimin geçici verelerinin üstünde bir kariyerim olduğuna da inanıyorum. Duyduklarını ve yazdıklarını paylaşıyorum. Ancak ne denli içten olduğunu kestiremiyorum. Zira biz okumuşlar, yazmışlar, yörüğü, köylüyü, sade vatandaşı hep satışa yatkın senaryo malzemesi olarak kullanmışız.
    Romanlarımız,filmlerimiz,resimlerimiz,seyirlik oyunlarımız kent soyluya satılmak üzere malzemelerdir. Allah için iyi de para ediyorlar. Osman, sen burada olguya farklı ve evrene ışık tutucu bir çizgide yaklaşıyorsun, seninkisi bana iyi bir gözlem inceleme gibi gözüküyor. Bunları topla, resimleyelim, iyi bir dizayn içinde, ömürlü bir kağıda basalım, ultra çağlara eğitimsel, kültürsel bir ışık, bir görkemli yaşam biçimi olarak sunalım. Olguyu su yüzüne çıkaralım ama güçlü eşek zinası kadar unutulmaz kılalım.
Beni heyecanlandıran bir başka şey de, bizde yazarlar, çizerler koltuğa oturup ahkam keserler, bir yerde memurlaşırlar, işte sizde o çizgiye gelmeden bunları yapalım diyorum. Öptüm seni tebrikler.
E. Aydın, 12Mayıs1992
HİDAYET UYSAL
    Olgunlaşmak zor bir şey, zaten insanın, ideal çizgiye ulaşmasına daha asırlar yetmez.! Eyer bunun bilincinde olunursa hoş görü devreye girer. İşte bu mektup bir hoş görü örneğidir.
    Neden, niçin, sempatiempati, ben ve O,yani hem kendi tarafımızı, hem de karşıt diye düşündüğümüz tarafın gerçeklerine inmek.....
    Dil bilimden doğan,yanlış değerlendirmeler, bu yolla çözülür, yaşantıya bakılırsa; anlaşma ve anlaşmazlıklar, bu gerçek metotlarla çözümlenir. DOĞRU GÖRME DURU GÖRME, bu metotla bulunur.
    Her davranışın yan ürünleri de olur. Bazen iyi, bazen kötü ve zararlı. Onlardan da kaçınmak veya yaklaşmak için; yine düşünceye ve iç yargıya baş vurulur. O iç yargı hep doğru olanı bulabilir, yeter ki, baş vurula.!
Öperim,derslerinde başarılar.
E. Aydın, 18Mart1997
SELAHATTİN BEY DOSTUM
    Mut'a sizin çağrılınız olarak geldim, önerilerinizin ışığında çevreyi kolaçan ettim. Parkın bir köşesinde, otların içinde, havasız kalmış bir lahit kapağı gördüm. Aslanla göz göze geldik, bana öyle bir bakışı vardı ki, anlatamam. O gece boyu hep aslanla konuştuk. Aramızda geçen konuşmaları yazmayacağım. Ertesi sabah enine boyuna ölçüp biçmeler yapıp size geldim. Tarihsel görkemden güncel görkeme...!
    Birinci etabın bitişi, günün inişinde aslan bana gülümsedi, elini uzattı, tokalaştık, kuçaklaştık. Kulağıma dedi ki: Zamanda yaşamanın anlamı budur işte... Bana ve koruduğum kırallarına yeniden ve en otantik yaşam biçimini seçtiniz.!
Bugünkü gazeteler yeni bir atılımınızdan dem vurdu. Mut kalesi restore ediliyor, coşturucu haberlerle daktilo başına oturdum. Kalenin içinde çağdaş, hatta çağ üstü anfitiatr....
    İçinde kapsamlı şölenlerin yapıldığı, her türlü kültür etkinliklerine açık, Seydisalih'den daha merkezi, kendi yağıyla kavrulabilecek Mut'lumu daha mutlu edecek bir anfitiatr.....
    Şimdi beni aldı bir derin düşünce; Size aşağıdan, yukarıdan gelecek öneriler karşısında davranışınızın ne olacağı?
Eğer sur tamirine angaje olmamışsanız, iş yerli ve yabancı düşüncelerin düşüncesine açalım, gönüllü katkılarını isteyelim.
Böylesine görkemli bir antik kentin tarihine yakışır bir dinlence yerini onarmaya, yapmaya soyunalım. Devlerin milyonları bu işe yetmeyebilir, ama Mustafa Kemal'in kağnısı da yolda kalmaz.
    Mesaj güzel ve yerindeliği sağlamsa, milyonlar gelip karşınızda dans edecektir. Dünya eskisi gibi büyük değil. İyi ayakkabı insana yol yürümesini öğretir. İşiniz kolay değil ama siz de büyüksünüz.
    Angara'nın Karayalçın'ı varsa, bizim de Selahattin'imiz var.
    Öper, başarılar dilerim.
E. Aydın, 3Temmuz1992
SELAHADDİN BEY GÖNÜL ADAMI DOST.
Pırıl pırıl, işinde de başarılı olmuş öğrencilerimle Mut'ta çok çok görkemli anlar yaşadık. İnsana doğru koşmanın yaşayan örneklerini tanıtmak fırsatını vermiş oldunuz. Sizi ne kada övsek az gelir. Yorgunluklarınız için binlerce teşekkür.
Mut'u daha çok mutlu etmek için canla başla çalışıyor, başarıyorsunuz da. Yaşlılar yurdu için çabalarınızı yerinde izledim. Sizinle övünüyorum. Sıtkı Soylu iyi bir eser de hazırlamış ve vakfa hibe etmiş. Satışı için gereksinim duyarsanız Mersin'de belirteceğim adreste şimdilik yüz, Adana'da yüz adet posta ücreti ödemeden bir gönül adamıyla ulaştırılabilirse siz de onaylıyorsanız dağıtımını yapmayı üstlenmek isterim.
Tarafınızdan uygun bulunursa lütfen bir alo demeniz yeterli. Öperim.
E. Aydın, 8Haziran1997
SEVGİLİ SELAHATTİN ASLAN
1990 yılında Mut'tan yağlı boya resim yapmıştım. Ayrıca da onbin adet tebrik kartı bastırmıştım. Sanatçı kimliğinde artık bunun sergilenmesi hakkımı yitirmiş oluyorum.
Mut'u genel bi perspektifte görüntüleyen bu eserin Mut Belediye'sinde bulunması ve gerekirse yine çoğaltılarak tebrik olarak kullanılması düşüncesiyle, belediyeye hediye ediyorum.
E. Aydın, 20Haziran1998
SAYIN BAŞKAN
Önce onuncu yıl marşı olan, yenilerde de cumhuriyet marşı olarak kabul gören marşı, çoğaltarak size sunuyorum. Uygun görülürse, bizlerden bir koronun eşliğinde sık sık beraberce söylenmesine izin verilirse sevinirim.
(Editörün Notu: Bu mektubun ekinde Onuncu Yıl Marşı bulunmaktadır)
E. Aydın
SEVGİLİ MEHMEDİM
Mektubunuzu dikkatle okudum, anlamakta zorlanıyorum.
Mankafa Poldi bir gün arkadaşını başı sarılı olarak görür, sorar? Yanıtı; Merdivenden düştüm, başım yarıldı, diktirdim, sardırdım der. Poldi yine düşünceye dalar, arkadaşı nedenini sorunca, merdivenden düştüğünü, başının yarıldığını, diktirip sardırdığını anladım da, şu senin kafanı dikiş makinasının altına nasıl sıkıştırdılar anlayamadım der.
Benim bildiğim, aday önce öğretim programında yerini alır, istikrarlı bir gelire ulaşır, yarından endişesi kalmaz, sonra yeteneğinin tepisine göre ve debisine göre,ünvanlara ve aşamalara soyunur ama bütün ikinciler birinci değişmezin sonrasında olur.
O yukardaki büyük başlar hep benim anlattığım gibi yürüdüler, hatta hiç layık olmadıkları halde pistonlana pistonlana üne ve ünvana kavuştular.
    Mehmet Yılmaz'a gelince, başından beri çile çeken derviş rolünde oldu. O kadar idealize edilmiş bir süzgeçten geçiriliyorsun ki, sana pezidan ünvanı verilse azdır. Hele hele konumuz sanatsa, size iyi diyecek kişinin Allah olması bile yetmez. Sanat böylesine özgür bir çizginin adıdır. Sanata soyunanların, benden büyük yok diyebilmesi, önce görüntü, sonra da gerçek yaratı için özden gerekli bir öğesidir.
    Benim görüşüme göre, sen ve senin sanatını kılıfa koymak hem anlamsız, hem gereksiz. Üstün sanat, yaratıcı güç şartları gözetmez, kendine özgü fışkırması, deli deli akması vardır, onu hiç bir yatak engel durduramaz. Mehmet böylesine güçlüdür, nedenlerini bilmediğim bir sur var karşında. Allah yardımcın olsun, iyi askerlikler. Kendine mukaat ol, postu deldirme. Öperim.
E. Aydın, 5Ağustos1993
MEHMET'CİĞİM
Bu mektubunuzda ben seni bulamadım.
1 Biz epey bir zamandan beri dostuz, bazı şeyler zorluklarına karşın, arkadaş dost için yapılır. Bunu böyle yazarken ben öyle yapardım diyorum. Cemal Turan'ın sergisine er ve geç gidilmeliydi, hiç olmazsa özür dilenmeliydi.
2 Lisandan yakınıyorsun,eğer sen İngiltere'de doğsan tat mı alacaktın? Demekki çaban yetersiz geldi
3 Başka tür işleri başaramadığım için ressam oldum diyorsun. Önce söyleyeyim, remssamlık diye bir meslek yok. Aldığın formasyon öğretmenlik formasyonu. Öyleyse önce sen öğretmen veya öğretim üyesisin. Türkiye genelinde onbeş yirmi kişinin iyi, güzel yapıyorsun demesiyle (en) olunmaz. Çağlar boyu sanat hep araştırma işi olagelmiş, öyle de sürecek. Yani en iyi sanat daha gelecektedir.
4 Natürmort konusunda ben herhangi bir ters değerlendirmede bulunmadım. Peyzaj da, natürmortta yapabilen olursa güzel olabilir.
5 Senin yapıtlarını severim ve gurur duyarım, eleştirecek kadar kendimi yeterli görmem. Ancak çimentoya verdiğin eserle, yeni yapmakta olduğun, bana da yolladığın detayda anlatım yakınlığı gördüm, bilirsin sanatta tekrarlar sanatçıya eksi puan getirir. Kuşkumdan hatırlattım. Yazdığın için teşekkürler. Öperim.
E. Aydın, 25Mart1994
MEHMET
Sanata bakış açına, umuduna, inanışına, öteden beri saygı duyarım. Galiba başarı cesareti severkollar gibi geliyor bana.!
Kimseyle yarışmadan, yalnız Mehmet ile, O'nu aşmaya çaba verebilirsen ki bana göre öyle oluyor, has kumaşsın. Değişirken bile kimselere benzemiyorsun.. Çevrene bakacak olursan, kaç kişi görebilirsin kendini tekrar etmeyen, veya, şurdan burdan aşırmadan yol alan.!
    Hele bir de prof filan oldularsa yol bitiyor. Bu rutubet onlara yetiyor.
    Bir kaç gün önce televizyonda, Koray'ın sergi için bir konuşması oldu. "Ahşap üzerine deri kullanıyorum" diyordu.Sordular:"Neden tunçtaşmermerin başlangıçtan beri en uygun malzeme olduğunu, deriyle dokunulabilirliği yakaladığını söylüyordu.
    Polyester şimdiye değin heykel için pek beğeni almadı. Rölyefde kefkiye dönüşüyor. Statik değeri yok. Rüzgar götürüyor, hırsızlar çalabiliyor, yıkması parçalanması kolay geliyor. Mut'taki Hüseyin'in Karacaoğlan'ını hatırla. Benim bildiğim beşinci yer değiştirmesini yaşıyor. Belki de bana göre bir psikolojidir.
    Sen ahşabı tanıyorsun, iyi de işleyebiliyorsun, farklısın. Denesen olur.
Kataloğda gördüğüm kadarıyla çok çok güzel, orjinal, otantik, hatta anonim, hem de ulusal seçkilerin var.
Kutlarım seni. Farkını unutma ve yitirme. Önce ulusal sonra evrensel olunabilir.Ünlülerimiz bunu unutmuş gözüküyorlar.
Seninle övünüyorum. Sevgiler selamlar
E. Aydın, 9Mayıs1998
SEVGİLİ HEMŞERİM VE DOSTUM
MEHMET YILMAZ
    Bilgisayarda kot ararken geçen mektup karşıma çıktı. İyi ki çıktı. Beni bir takım tekrarlardan kurtardı. Tekrar okumanı da istedim
    Gösterdiğim gördüğün kadardır !!!!!!!!!!!!!!!
    Görmece gördürmece.!!!!!!!!!!!
    Bu sözcükler bana yabancı değil. Ama ilk kez bir tümcede yanyana geldikleri zaman rastlantı olmaktan çıkıyorlar.
Düşündürücü felsefe içerikli bir kapıyı da aralıyor.
    Gıyındırık kapıdan gözüken spritual. Somut değil, soyut değil, fuluğ bir mavide, özgür, salınımlı, benekli, bezekli, kelebeğin binbir rengi, rengin kokusu, müziği, kokunun çığıran duyum ve duyumları, ritmlerin sarmaş dolaş dansı.!
    Tıpkı Pan La Apollu'nun müzik yarışması, absolü müziğin incelikli nedeninin kazanımı gibi sarmal, haddeden geçmiş nezaket tınılarını anımsattı bana.!!
    Sanatın dününde, gününde, yarınında öyle güzel gezdirdinki bizi. Harika.!!
    Başarılar.... öperim..
E. Aydın, 7OcakI999
SEVGİLİ MEHMET
İnsanı, insan yaratır.
Dost da düşman da böyle yaratılır.
Arkadaşlık dostluğun başlangıcıdır özdeyişini açarsak iki insan (farketmez, erkek dişi) önce biri birleriyle karşılaşırlar. Gergin ve poz içindedirler. Sanal farkı farkettirmek isterler. Birçok roller uygulanırken, karşı kişinin rol veya gerçeği zaman zaman istemeden de olsa farkında olunur. Eğer onun gerçeğini gerilim arasında da olsa, sayar seversek, deneyim boyunca artılar, eksilerden çoksa, dostluk başlar.
    Artık ondan sonra olacak konuşmalarda, artıları duyar, negatifleri konuşulmamış sayarız. Böylece eytişim sürer.
    Aslında ne ben ideal insanım, ne de siz.!
Ama zamanlar içinde görüldüki, artılarımız çok. Böylece anlaşıyoruz. Biribirimizi arıyor, sayıyoruz.
Ben bazı zamanlarda oturur, Allah'a mektup yazarım. Valiye, bakana, kediye, köpeğe, yazakışa yazarımda yazarım. Gönderdiğim de olur. Bu benim yaşam biçemimdir.
Seven de olur, sevmeyen de.
Biliyorsun dil çok yetersizdir. İletişim zor zenaattir. Öyle olunca, kusur saydıklarımızı bireyin naturası gibi görmek hatta ona ayrıcalık gibi bakabilmek gerekiyor.
İkimiz de mektuplarımızda tatlı tatlı kavga ediyoruz.... benim dediğim... senin dediğin...!
Artık buna gerek yok. Biz birbirimizi seviyoruz. Öyleyse daha yumuşak,daha bağışlayıcı,hatta daha ironik çıkarmalar yaparak, iletişime tat katalım.
    Örnek: eşeği yüklüyorsun deh diyeceğin yere çüş diyorsun.     Sen de bize benziyorsun. Mektubunda bir sevdiğine bir ödev veriyorsun. O da seve seve üstleniyor, yola çıkıyor. Heyecanlı heyecanlı mektup yazıyorsun. Mektubun altına bir çizgi içinde "benim için fazla yorulma" diyrosun. Sözüm o ki; eşeği yüklüyorsun, sonra, çüş diyorsun. Bana sakın yorulma diyorsun.
Olası yanıt: Hava bozuktu, fırtına, yağmur vardı, acele ettim. (ben eşekliği kabul ettiğime göre)
Şimdi sen sanata soyunmuş bir Donkişot'sun. Ben de Şanso. Sıra beklemeden yazışalım. Fikir değişelim. Ben de yeni akımlardan ilgisiz kalmamış olurum.
    Bilmen gerek, şöyle veya böyle, sen de ben de varız, bireyiz, dahası iyi sayılıyoruz. Toplumun, dostların yargısı böyle. Kabul etmek, öyle olmanın ilk adımıdır.
    Sen doğmadan önce ben Düziçi Köy Enstitüsü'ndeyken, bakanlığın okullara tamimi vardı: çocukları konuşturunuz. Komşu sınıfta Türkce hocası sınıfta bağırıyorduoğlum konuş, konuş da, ananı avradını s  .. derdi.
    Bana birikimlerinden gönderme yap. Sanat, felsefe, bilim, pisikoloji, estetik, anılar, aşkların da olabilir.
    Öperim, işlerinde, aşklarında başarılar.
    Seninle övünüyorum.
E. Aydın, 14Aralık1999
YILMAZ MEHMET
    Sıfırdan yola çıkanlar, bebeklikten ayakta durmayı becerenler, uzam ve zaman yolculuğunun gerçek <ŞIVGAR> yılmazlardır.
Kaos,onların çabalarıyla görülürlüğünü kanıtlar
    Şıvgar, bir topcu terimidir. Eskiden topu 4 kadana çekerdi. Önde dizginlerin doğrudan bağlı olduğu bir, boylu poslu, deli, cesur bir at bulunurdu.
    Topçu çavuşu, çamur, sel, engebeyi gözü kesti mi, dizginleri çeker, şıvgar hemen yekinir, kadanalar onu izler, bazen geçilmez gibi olan engebeler böylece aşılır, toplumda da şıvgarlara hep gereksinim duyulur.
Liderler bu yılmaz cesur insanlardır.
    Mektuba gelince: Uzun soluklu kitaplar yazıyorsunuz, kaynakçalara dayanarak, deneyiminize güvenerek sizleri yordum.
Kaynakçadan yola çıkan kişi, özü bozmadan tümceleri nasıl açabilir? Üçüncü kişi olarak, birinci kişinin yorumlarına yaklaşmak bana zor geldi. Bilgi dağarcığımız ise kısıtlı. Yine de bir denemeyi üstlendim.
    Benim yazının kopyası bilgisayarda, eğer vakit bulur, elinizdeki taslağın, belli olan satır başlarına değişikliği düşündüğünüz fikri imlerseniz, sizi yorduğuma değer, olamazsa da önemli değil yavaş bir bütünlüğe ulaştırırım. İlginize teşekkürler.
Prıntıra alışamadım, onun için sık sık alfabe değiştiriyorum, akıcı olmuyor  yazdıklarım. (okuyucu için).
Sanata eğilenler hep doğum sancısı çekerlerolay bir kişiliktir, bunu da biliyorum.
Sevgi ve saygılarımla öper, işlerinizde başarılar dilerim.
Ethem Aydın , 18Mayıs2002
SEVGİLİ AYŞE
    Dikkat edilirse, ben hep kendisi çalıp, kendisi oynayan birisiyim. (Bugün bu sözcük, deli, üşütük, anlamına kullanılır).
Ama, ben kendimi seviyorum. üşütük değilim, deli değilim!
    Ara sıra gerilere bakar, günü irdeler, yarınları yorumlamaya çalışırım; bu hal tanıdığım çok insanda yok. Üstelik, durum muhakemesinde dinlenen, sayılan kişiyim. Böylece, çevremdeki, yetişkin, saygın kişilerin bugünkü yaşamlarında, iyiliğe dönük etkilerim olmuştur.
    Bu yargıyı, kendime ben uydurmadım; onlar yüzüme karşı, kendileri gelip süslü tümcelerle söylüyorlar.
Ben de bu deyintilerin ışığında, elime fırsat geçtikce;  dostarıma önerilerde bulunmayı huy edindim. Bu huyu seçtİm.
Sana yazışım da, senin yaşam biçimini etkilemek geğil geleceğe dönük, kısa hesaplardan arındırmak, özde var saydığım, sendeki ayrıcalığı belİrtmek içindir. (*), okumayı hiç sevmez, kitabı görünce uykusu bastırırdı.O'nu geç keşfedilmiş yeteneği kurtardı
Sen okumayı seviyorsun. Günümüzde okumayı, öğrenmeyi seven öğrenci çok azdır. Öyleyse, doğru yoldasın. Çalışman, daha çok çalışman gerekir. Köyde işin zor, ama imkansız değil.
    Mut'ta bir dersaneyle, hemen görüş, iki ay geçtiğine göre, indirim teklif et ve bana duyur. Konuşmada zorlanacaksan, bana bilgi ver, ben gelip konuşayım. Anlaştığınız bir rakam olursa bana duyur. Gücüm yettiğince yardımcı olayım. Yola birlikte çıkıldığına göre, senin başarın için daha önceleri konuştuğum gibi yanında olmayı görev sayarım.
    Müslümanlara selamlar sunar, sana başarılar diler öperim.
E. Aydın, 16Kasım1999
AYŞE'M
    Mektubunu aldım. Bilgece yazılmış. Tam sana yakışan anlatımda. sevdim, sevindim. Böylesine güzel yazılmış bir betik, beni coşturdu.
    Benİm iki günde, düşüne düşüne, sözcükleri, seçe seçe yazdığım, ironik, betikteki, ilk satırın, bana göre tutarlı olmasına karşın; umuyorum ki, senin inceliğin gereği, beğenilmemiştir.
    Keşke, doğrular da, eğriler kadar, yaşama şansına ulaşsalardı, daha çok anlam kazanacak, iletişim bütünleşmiş olacaktı.!
Bu sabah, geldiğimde, buz dolabı çevresinde, beş kişilik bir fındık faresi familiyasıyla karşılaştım. Zavallılar, ışığı görünce çil yavrusu gibi dağıldılar, öylesine sevimli şeylerdi ki, sana yazmadan edemedim. Her zaman olduğu gibi, kahvaltıyı masaya hazırlamış, yemeye başlamıştım ki, masamın altına gelmişlerdi, acıdım, birkaç parça ceviz verdim, kaçıştılar, besleyeyim mi, yoksa, yoksa,....
    Bizim doktor muayenehaneyi boyatıyordu, bir gün aşağıda yattım. Kitaplar arasına saklanmış bir sivrisinek, kulağımda, bütün gece, bazı kalın, bazı ince kemanıyla vızlayarak, döner durur sivrisinek. İlaçlar da fayda etmiyor, nöğürüyüm ben şimdi.
Bizim zeytin, Mut'taymış, yenice mektup aldım, onun da Gül gibi, Sezaver hanım gibi, Hatice gibi, Nazan gibi, Zübeyde gibi, Gülsen gibi, sana selamları var.
    Buraya gelmek için izin istiyorsun, (ayıbettin be sülüman). Aslında senin yerin burasıydı ama, yel esti, rüzgar vurdu, Zafer evlendi, evlenecek derken zaman ve düşler kaydı gitti.
    Eğer iyi bir hazırlık yapıp, 2000'de de köyden portturamazsan yandı da pilav tavası.
    Unu var, şekeri var, yağı var, ateşi var. Helva yapıp yiyemezse bütün çabalara karşın, köylü kızı Ayşe olmak, buna haksız yere mahkum olmak, içe sindirilmesi, bana göre çok ağır bir kader vurgunu olur. Bütün iyi şeylere layık olan, kafası çalışan, derli toplu, insanları seven, insanlarca sevilen, aranan, güzelim Ayşe ......!
    Diyeceksin ki, Türkiye'mizde, kader vurgunu, nice Ayşe'ler var...!!!!!!! ???????........
    İçtenlikle, ummak isterim; kendi çalıp kendi oynayan yalnızca ben, olmayayım. Biraz da olsa, oyuncular sahaya insin.
Geç kalınmış değil, benim Ayşe'm isterse, mucizeler yaratır düşüncedeki karamsarlığımı, fırtına önündeki bulutlara çevirir.... Darmadağın eder.
    Aydınlık, masmavİ geleceğİn, dekorunu hazırlar, Ayşe'ye böylesi yakışır.İyİ yolculuklar selami..
E. Aydın, 25Aralık1999
AYŞE
Her fırsatta, açık seçik, çok şey konuşuyorum, gerçeğe değgİn...
Benimle konuşurken, hala soğuksun. Boynun eğri oluyor, işte beni de üzen bu oluyor.
Senin gereksinimlerin, akılcı olmak koşuluyla, hep karşılanacaktır.
Ethem Aydın, böyle söz vermiştir. Dahası, daha çoğuna layıksınız. Elinizde bazı küçük de olsa örnekleri vardır.
Gereksinimin yola çıkarılmıştır. Daha önceleri yazılmış mektupları bİr kez daha okursan iyi olur.
Annene iyi bak, durumdan bana da bilgi ver.
Öper başarılar dilerim.
Koyunların bayramını kutlayacakken, yanlışlıkla beni de koyun saymışsın.
Ethem Aydın, 27Şubat2001
SEVGİLİ AYŞE
Senin, güzel aklın, mantığın, bana göre, yaratıcı gücün, ölçülemez simgesel değerleridir.
Ama işte, göz kendini görmüyor.! İletişimde zorlanıyorum. İşitanla beni ne olur.!
Bu yazdıklarım övgü değil; ancak algılayabildiğim karekterin gerçek görüntüsüdür. Kuşkusuz seni sevdiğim de bir gerçek, başarmanı düşlemek de hakkımdır.
Buna karşın, kısa sayılabilecek zamanda, ulaşılabilen yüksekliği de yatsımamak gerek.!
Ben, böyle duyumsuyor, böyle görüyorum, umar senin elinde olduğu için de, yalvarma kertesinde, öğütlüyorum: Çalışçalış, dolaysız, Ayşe için, kıyasıya çalış.!
Barajlar kendiliğinden yıkılsın!
Zaman görmüş, deneyimli, ön görüsü olan, öğretmenİm.
Şimdiye değin, nasıl; ideal insan için gerekli, mantıksal, yaklaşımları benimsedin, tabuları, yine aynı ölçütlerin, eşliğinde yıkmayı akılcı buldunsa; cinselliğin, özündeki felsefenin, yani, bir araç değil, amaç olduğunu, kavradınsa;bana göre,Ayşe, güzel yarınları yaşamaya, aday, az insanlardan biridir.
Annen, baban, kardeşlerin dışında, seni yakından tanımış çevre hep bu kanıda.    
Yazdığım mektuplarda içerik, baskın olur, bu da sizin yanıt hazırlarken, eline gelen yazıyı eleştirel, irdelemeyle, başlayabilmen, güncelin labirentlerinden seni korumak içindir.                
Dürüstçe yazabildiğin,her isteğini, karşılamaya hazır olduğumu,bilmem yenelemeğe gerek varmı?
Bana sıkça yaz ki, kalemle kağıt buluşunca, iş olur, aş olur,sevgi olur, aşk olur. Özlemle öperim, benim küçük kızım.
üslümanlara selamlar..
Not: Yazdığın dilekçelerin alındısını bana tez elden ulaştır. İstersen daktiloyu sana yollayabilirim. Bilinçli bir gerekçe korsan.
Ethem Aydın, 8Şubat2000

SEVGİLİ AYŞE

 (Editörün Notu: Bu mektup vefatından 17 gün önce yazılmıştır)
Yıllar akıp gidiyor. Ömür dediğin bir karış.
Sana bir baston veremediğime üzülüyorum.
Yetenekli, ileriye açık bir gençsin. Yola da çıkmış bulunuyorsun. Ama nedense sessizliği seçtin. Şimdi susacak zaman değil. Konuşman gerek.
    Başlatan olduğum, umutlandıran olduğum için ileriye dönük  düşüncelerini bana yazmalısın diye bekliyorum. Ama yine konuşmak bana düştü.
    Burada kaldığın sürece edindiğim izlenim : özgür düşüncelisin, zekisin, tuttuğunu koparan bir yapı sahibisin.
Geleceğe dönük düşünceler üret,bana da yaz. Körelmenden korkuyorum. Böyle gelmiş olabilir ama böyle gitmemeli. Seninle burada (Adana'da) herşeyi konuşurken şimdi (orada) sessiz oluşunu kadercilik diye niteleyeceğim. Sen kaderci olacak bir kız değilsin.
    Kadere karşı çık. Düşünce üret, bana da muhakkak tez elden mektup yaz.
    Sana, annene, kardeşlerine, babana selamlar eder hepinizi öperim.
E. Aydın, I0Kasım2002
ÇETİN  DOST.
Bir gün sizinle olmanın mutluluğuyla dolu dolu Adana'ya döndüm. Orman idaresince bana verilen onur belgesini buldum. Size yolluyorum.
    Bir Fransız atasözü vardır: "Bir ağaç diken faydasız yaşamamıştır."
Bu düşünceden yola çıkarak "ata nal çakıldığını gören kurbağa ayağını uzatmış" örneği kendime bir değer biçmek aklımdan geçti. Bu hatıra ağaç diktirmeyi başlatan olmak istedim. Ama pek ses getirmedi. Sizler gibi Mut üzerinde söz sahibi dostlara rağmen fikir şimdiye değin öksüz kaldı. Anadolu ajansı kanalıyla gündeme getirir, müdüranı da uyandırarak olayı bir Mut'lu olarak güncele taşımanın da bir görev olduğunu kabul edersen Mut adına sevinirim.
Benim için övgü düzenle demiyorum. Olayı yeniden körüklemeni istiyorum.
Bir yerde bir olay varsa, birilerinin bunu yapmasını düşünüyorsanız, o birileri hep sizsinizdir.
Öperim işlerinizde başarılar dilerim
E. Aydın, 24Ekim2OO1
SEVGİLİ ERKAN  ÖZAYDIN
    Sevgiye, aşka ilişkin yazıları tilkice okumağa, satır aralıklarından ödeki içeriği yakalamağa çalışırım. Sevgi, saygı, sövgü, yergi, ironi ayrıntılarda yaşar gizlenir.
    Türk halkı severken döğme, döverken sevme alışkanlığındadır. Etiğimiz böyle.!
    Tipik olarakl Rafet'in bana yazdığı mektubu size yolluyorum. Rafet'in yaratma gücü, ideotizm, yergiler, sevgiler, öylesine zenginki, "güneşli havada doluya tutulmuş"a dönerim, darmadağın param parça olurum.
    Kameradan filmi çıkarır ters bağlar, aracı çalıştırırsanız.. aman ne görüntü...! Önce yerde paramparça dağınık duran kristal nesne hızlıca buluştu, bardak masama döndü..! İlginç değil mi? İşte gerçekte henüz uygulayamadığımız yasa budur.
Ama ben bu yolu seçer, O'na sevgiler saygılar dolu yüksek düşüncelerle insanlaşarak mektuplar yazarım. Çok da sevinirim. Eğer ilgi duyarsanız benim mektubu da yollayabilirim.
    Biribirlerini tanıyan, seven, sayan insanlar arasında, zaten iletişim zorluğu çekilirken, örneğin telefonla olsa da konuşmanız, beni sizlerde zenginleştirdi.
    Lütfen sizler kendinize mukayyet olun. Ethem Aydın, sizler yaşadıkça var olacaktır.
E. Aydın, 22Eylül2OO1
TEDAŞ
ADANA ELEKTRİK DAĞITIM  MÜESSESESİ 
MÜDÜRLÜĞÜNE.
    Elektrik saatlarını okumakla görevlendirdiğiniz elemanlar eğer yemek saati, ve bir diğer önemli işiniz için kapınız kapalıysa, iç rahatlığıyla dönüp gidiyor. Bana göre, bu memur görevini eksik yapmış oluyor
Çalıştığı kurum, kasaya girmesi gereken taze paradan bir süre için mahrum kalıyor.
Abone, bencileyin dar gelirli bir vatandaş ise, aylığının yarısını ceza ödemek gibi bir iç sıkıntısına düşüyor.
Anlatmağa çalıştığım, önemli iki nedenle saate bakmağa gelen memur, değişik zamanlarda aboneyi tekrar tekrar aramak yorgunluğuna toplum için katlanmalıdır diye düşünüyorum.
Cezalar hep kışkırtıcıdır. Kötü ve kritik günler yaşıyoruz. Hiç olmazsa şimdileri daha akılcı yaklaşımlarla topluma, gücümüzce katkıda bulunalım. Saygılarımla
E. Aydın, 14Ekim2001
ADANA RESSAMLAR  DERNEĞİ
BAŞKANLIĞINA
    Bugün Adana Kanal D televizyon ekiplerini yollamışsınız. Bu tür güzel, incelikli davranışlar, Türk kadınının inceliğininin tarihsel kanıtıdır.
    Davranışınız bende kutsal bir anı olarak kalacaktır.
    Başkanı olarak size ve çalışma ekibinize saygılar sevgiler sunarım. Kabulünüz ricasıyla....
E. Aydın, 26Nisan2002
(Editörün Notu: Bu röportaj, bilgisayar CD si içerisinde kayıtlı olup dileyenlere eitör tarafından yollanabilir)

SAYIN OĞUZCAN

En güzel öğretmenlik yıllarım Mersin'de geçti.
O zaman Mersin Lisesi üniversiteydi. Sınıflar yirmişer kişilik her öğretmenin laboratuvarı, atelyesi vardı. Dersler deneyseldi. Öğrenciler deneyleri hocanın yanında yaparak öğrenirdi. Öğretim kadrosu seçkin, yetili, yaratıcı, çalışkan kişilerdi. Sanki uzaydan inmişlerdi.
    Öğrenciler yelkenleri başarı rüzgarına açmış pupa yelken ummanlardaydılar. Dünyada bile pedagoji sözdeyken çalışmalar işe ve edime dönüktü. Size ütopik gelecek ama, bu böyleydi.!
    İyi ayakkabı insana yol yürümeği öğretir özdeyişine birleşik kaplar kuramı gereği yollara dökülmüştük. İyi sayılmıştık. Öğrenciler itici gücümüzdü.! Eksiksiz saygı ve sevgi oralarda yaşıyordu. Bu günkü devasa görüntü, o güçlü ekibin isimsiz kahramanların ve inançlı öğrencilerin çabalarıyla olmuştur.!
    Yazımdaki iticigüç, "Oğuzcan" sözcüğündeki anılarım oldu. O, çok sevdiğim, saydığım, arı soyun, ardıl temsilcileri içinde olmanız umusu olmuştur.
    Biz öğretmenler, hep laftan ekmek yediğimiz için sözü kaydırırız. Hoş görüle.. İçel Sanat Klübü son sayısında Almanya sergisini okudum. Kıvanç duydum.
 Kaç yapıtla katılabileceğimi
 Katkı payımın ne olacağını
 Formal hazırlığı bilmiyorum
 Değişen hayat şartlarına göre ödentiyi
 Ben kişi olarak katılamazsam kurulu düzene ödentim ne olmalıdır?
    Sıcaklar nedeniyle Mersin'e gelip bunları öğrenmem gecikti. Lütfen bir alo demeğe zaman ayırabilirseniz sevinirim. Öperim.
(Editörün Notu: Ethem Aydın yurt dışındaki bu sergiye 6 tablo ile katılmıştır. Eserlerinden bir tanesi Almanya 'da satılmıştır. Satış bedeli İçerl Sanat Klübü'ne hibe edilmiştir.)
E. Aydın, 3Ağustos2002
SEVGİLİ FEYYAZ
    Bütün yaratılış doğum üzerinedir. Doğuş varlığı simgeler, sıradandır, objeler gibidir. Zaman içinde her varlık daha önceden içte aktif ideolara açık özün baskısı ve sürükleyiciliği ile kişiliğe doğru açılır.. Kişilik, parmak izi kadar çeşitli ve özgedir. İsimler önce varlığın ayrım aracıdır; Ahmet, Mehmet, İsmail gibi. Öz güçlendikçe isimler sıfatlara ulaşır; Edison, Sokrat, Volter, Chaw, Nazım, Orhan Veli,Yaşar Kemal, Mustafa Kemal, Karacaoğlan, Veysel, Mevlana, Neyzen, Mehmet Çetinkaya, Feyyaz Gül olurlar, edimleriyle anılırlar.
    Hiçbir isim bu ölçütten soyutlanamaz. Soyutlanırsa varlık olarak anılacağı için, yine hiçbir insan bu yolu seçmez. Ayrıcalığın ayrımına varılsın ister. Bu, olmazsa olmaz evrensel bir istencedir. Kişiliğin yine toplumca saygı gören yan ürünleri de vardır; sarhoşluk, hovardalık, yalancılık, uyumsuzluk gibi. Volter iyi bir örnektir, Dali, Pikasso, Ruso ve diğerleri. Ama bir Volter varki, Fransızların ve bütün dünyanın aydınlanmasına örnektir.
    Bunları size neye yazıyorum biliyor musun? Senden vazgeçemediğim için...! İyi bir şairsin, ayrıcalıklısın, duyarlısın, gereklisin.
Şu benim sıfatladığım kişiliğe saygın yok. Kendinle çelişik iç mantığından uzak yaşıyorsun. İnsan nasıl olunur biliyor musun? Her haltı karıştıracaksın ama iç mantığını da beraber getireceksin. Yaptığına inanmak mecburiyetindesin. İnanılır ama inanılmaz... Ama bir mantık getirmen  kişilik gereğidir. Örneklenirse: içiyorum ama gerekçesi var, mantıklı olması şart değil. Birahanede dayak yiyorum, bir mantığı olmalı. Birilerinden ödünç aldığım parayı geri ödemiyorum bir mantığı (sana görece olsa da) olmalı. Diyeceğim şu ki: özbenine karşı hiç yenik düşmemelisin. Yenik düşersen önce kendi gözünde kendin küçülürsün. Bu da birkaç türlü intihar demektir. Feyyaz'lar ölmemeli. (*)
E. Aydın, 23Nisan1996
SAYIN DOST.
    Bugün Sevgi'den mektup aldım. Zaftaki kıymetli betiyi taşıyan dizayndan onur duydum. Yorgunluğunuzun sınırlarını,verdiği üzgüyü, sevgiye çevirerek.
    Keşke bilgisayarınıza bir yazıcı alsanız da, daha az göznuru emek çekebilseniz.! Belki daha sık yazardınız. Bana email, fax önerisinde bulunuyor, daha hızlı, daha az doyurucu yazıları anımsatıyorsunuz. Ben keşke daha yavaş, dostu daha uzun düşünebilecek sistem bulabilsem, en azından elle yazıyı deneyemediğim ezikliğini duyumsuyorum.
    Bir dava kazanmak insanı kazanmak değildir. Gurk tavuğun bastığı civciv ölmez özdeyişinden hareketler galiba seni biraz incittim. Sanatın moda olanını yaşıyoruz. Modanın her getirdiğini denemeğe kalkarsak kendimizi anlatmaktan yoksun kalırız.
Sizin gibi, daha birçokları gibi, kişiliğe yönelmiş, kanıtlamış kişiler, yön değiştirmeğe kalkarlarsa tekrar amatörleşirler ki ömür buna yetmeyebilir diye düşünüyorum.
    Sizi tanıdığımda, öğrencilik çalışmalarınız dahil, burada yaptıklarınızın fotokopilerini çektirip yollamağı düşündüm. Ama bunun kime, neye faydası olabilirdi, belkiyi davayı kazanırdım ama neye yarardı.?
    Araştırmalar yapabiliriz ama ki, çok araştırma örnekleri göndermiştin bana. Dahası ben de aynı yolla güzel sonuçlar alıyordum. Senin denemelerden biri, bu gün ciddi bir kitabın kapağıdır.
    Denemeler yapınız. Duygularınızı arayınız. Ama karamsarlığa kapılmayın. Diplomanız ve bu gün çalıştığınız orun sizin resim yaptığınızı kanıtlıyor.
Benim konum; iyiyi modada aramayın demeğe gelir.
Sanat sevgidir. Severek yaptığın herşey koşulsuz sanattır. İyidir, kötüdür, o sanatçının güvenine bağlıdır. Sanat tarihine bakarsanız örnekler çoktur. İnsan ömrünü aşan değerler.!
    Ama gerçek sevgiye doğru git diyor Ethem.
    Resim öğretmeni, iyi görmeyi ve gördüğünü doğru çizmeyi öğretir. O da her öğrencinin gelecekte seçeceği dalda başarısını etkiler.
    Resim öğretmeni en iyi resim yapar diye bir sav yoktur.
    Sanatçının kendisi de henüz iyiyi aramaktadır. En iyi taaaaaa yarınlardadır.
    Sayın eşinize ve size sevgiler saygılar.
Ethem Aydın, 30Ocak200I
SEVGİ HOCA
    Uzaylının dünyamızdaki fotoğrafını uzun uzun inceledim. Ben biryerlerden tanır gibiyim. Bazı şeyler sordum. Yanıtı hınzır hınzır ve de kozmoz kapsamlı bir gülümseme oldu. Maymun kardeşlerimize benziyor.
Elini anlamlı bir şekilde ağzına götürüşü, İsmet paşa gibi çok şeyler düşündüğü belli. Gazi, O'nu Lozan'da delege olarak seçtiği zaman meclis ayağa kalkmıştı. Ama bilindiği gibi başardı.
E. Aydın, 6Ağustos1996
SEVGİ  HOCA
Bir alo'dan yola çıkarak yazı yazmak biraz zor geldi bana.
Artık çocukluktan beri ilgilendiğiniz oyuncaklara bir yenisi eklendi. Ama bu kez oyuncak canlı. Üstelik sizin elinizde şekillenecek.
Geleceğin binbir türlü değişgenliğine direngen olacak. İşiniz çok da zor. Sevgi ise zorları kolay etmesini bilir. İyi yolculuklar selami. Gözünüz ve gözlerimiz aydın olsun.
E. Aydın, 3IMart2002
BİR ZAMANLAR KARTALDI: NEBİOĞLUNUN
YÖNETİMİNDE BÜTÜN DÜNYA
    Dergiler, kitaplar, bütün yayım ve yapıtlar övgülerden çok yergilerle büyürler.
    Bu çizgide hoşgörünüze sığınarak konuşmak istiyorum.
    Geçen gün kitapçı vitrininde, geçmiş yıllardan aşina olduğum "Bütün Dünya" ya rastladım, aldım.
Bu başlangıçlarda hep böyle olur. Türkiye'nin otuzbeş seçkin beyni yan yana geldiler. Zavallı Nebioğlu'nun hemen hemen yalnız başına, binbir güçlükle çıkardığı aylık derginin gizil gücünü yakalayamadılar. Haklıdırlar. Hücreyi en ince detayına kadar biliyoruz, ama canlılığı yakalayamadık.
    Fotoğrafta Coşkun Acar, reklamda Aynur Keskin, Pınar Kızmaz, doğrusu iyi çalışmışlar, dergiyi baştan sona doldurabilmişler. Kutlarım.
    152 sayfada 50 reklam, 100'ü aşkın fotoğraf, yazılar ise cılız kalmış. Belkide dizayn hatası, psikolojik de olabilir.
Dergi mi, kitap mı, almanak mı, magazin mi, turizm rehberi mi, bir karar vermemiz gerek?. Ayrıca bir yıllık dergi birikimini ciltlemeyi düşünürsek; Hem ağılık, hem ebat olarak sevimsiz ve kullanışsız bir ölçüye ulaşılacak. Dergi yüksekliği; 7 cm, ağırlık 2.10 gram. Oniki ay olarak ; kalınlık 8.5 cm, ağırlık 2.600 gram.
Bana göre bu kitabın dergi olabilmesi için neler olası:
a Kağıt gramacı düşürülür.
b Reklamdan vazgeçilir yada çok azaltılır. Eski bütün dünya dergisinin reklama gereksinimi olmamıştı
c Önemli tarihi olaylar özel sayı olarak verilmeli.
ç Atatürk özel sayısı, Kapadokya özel sayısı, iller özel sayısı, Turistik yerler özel sayısı (mitolojiyle birlikte)
d Sanat olarak fotoğraf özel sayısı
e Medya, siyaset, kapitalizme özendiren moda grafikler azaltılarak veya kaldırarak, çağdaş çeviriler, felsefe dahil, yer verilmeli.
f Bütün dünya bir gazete değildir. Dar açılı güncel haberler yerine, bu seçkin kadronun seçkin aktif yazılarını bekliyoruz.
g Güzel sözleride iyi seçmek gerek, çağ dışı kalanları vardır. Dillerde sakız olmuşları vardır.
Beni okuduğunuz, çöp sepetine havale etmediğiniz için teşekkürler, Saygılar.
E. Aydın, 12Eylül1998
İHSANCIĞIM
    Fransızların bir özdeyişi vardır: "arkadaşlık dostluğun başlangıcıdır". Şimdi biz beti arkadaşıyız, daha başlardayız. Yine bileceksinizki insan sürü malı değildir. Farklı olmak, farklı üretmek, farklı düşünmekle amaçlı, sorumludur.
Atatürk'ün İnönü, Tonguç, Hasan Ali Yücel, Namık Kemal, Aziz Nesin, Nazım, daha birçokları, ideodaki isanı, farklı düşünmüş, yalnız insanlardır.
    Büyük insanların sayısını istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Ama hep yalnızdırlar. Düş ve düşünce ürünü böyle çoğalır.
Bilgileri öğreneceğiz. Çarpan tablosunun matematik olmadığını, perspektifin resim olmadığının ayırımında olarak..!
Üç nedenle size hemen ısındım, sayıyorum, seviyorum.
    Mastürbasyon, yani telefon iletişimini denemediniz. Hem de, o güzelim yazınız, göz nuru ve emeğinizle beni onurlandırdınız.
Türkçeyi iyi kullanıyorsunuz. Aynı diplomayı almış kişiler arasında farklısınız.İnsanı, insanları, onların tabanda çöreklenmiş sorunlarını sorguluyor, önermelerde bulunuyorsunuz
    Sevket Yücel'i de tanıyorum, seviyorum, ama yazmak için sizi seçtim. Seçkim sanal olabilir, Ethem Aydın övgü silahını kullanmış olabilir. Sınırınızı siz belirlersiniz, savunduğumuz sürece, o sınır sizin sınırınız olur.
    Siz,iyi bir öğretmensiniz. Zamanınız kısıtlı olur. Ekonomik olmak da durumundasınız.. Yanıt beklemek koşulum yok.
Birey, karşısındakini kendi ölçütleri çizgisinde düşünebilirse, yaşam daha gerçekci, dahası güzel olur. Sizi tekrar kutlar, öperim. Yolunuz düşerse beklerim.
E. Aydın, 24Nisan2000
SEVGİLİ DOST
Sen bir atom çekirdeğinden farksızsın, öylesine zincirleme ve nükleer çıkışların var ki, düşünceye bile sığmıyor. İzotopların, nötronların, pozitronların tanıdığımız yörüngesel çizginin çok çok açığında seyrediyor. Birde demiyor musun beni karıştırın. Seni karıştırmak için senden daha deli, senden daha yörüngesel olmak gerek. Şidi daha iyi anlıyorum, seni işleme sokacak henüz hiç bir pota yok. Ben şimdi soruyorum, sen hangi ata oynuyorsun?. Şiirsellik var, resim var, ispiritüel enerji var. İnsanlık dört dörtlük. Bu güçlerin hepsini birden arenaya bırakınca, gör neler olur. Azgın boğa geliyor, matadorlar köşe bucak kaçıyor.
Şimdi senden bilhassa ricam şu: Bir veya bir kaç çizgide kanalize ol, insanların seviyesine in, onları da yanına alarak yürümek daha kolay olur. Yoksa insanlar seni karıştırmaktan hep korkarlar. Hele senin buluşun olan simgeler var ki, üzerine kitap yazılabilir. Şiirlerini derli toplu ve saklanabilir nitelikte yaz, çok güzel atmosferi var. Duyguları paylaşabilmek için mektuplarında sadeliği seç, bir önceki mektupta yazılan konularla eleştirel bağlantı kur, yazılanları sorgula, fikirlerini ortaya koy ki, her mektubunuz bir bağıntısız muamma olmasını önle. En zor şey kişinin kendiyle barış içinde olmasıdır, şimdi olduğu gibi hep barışık kal. Böylece hiç bir yalnızlık sizi korkutamaz. Herkes kendi çukurunda demet tümcesinde bir demet düşle ama, her türden kurulmuş bir demet.
    Seni kendimde duyuncaya kadar öperim. Eh ondan sonra radyasyon beni yok ederse ne yapayım doğrusu değer.
E. Aydın, 28Kasım1992
SEVGİLİ DOST.
    24Nisan2000 de sizin mektubunuza bir yanıt hazırlamıştım. Birtakım gerçek, tabanı yere basan övgüler de yazmıştım. Güzel bir rastlantıyla görüştükten sonra yazdıklarımı yetersiz buldum. Şimdi de bu dolu dolu öğretmen kimliğine hangi övgüler bağlamında yaklaşacağımı bilemiyorum.
    Bana öylesine övgüler üretmişsinizki, duraksamakda haklıyım. Bu yazın dili, özbedenle sözbeden arasında inanılmaz farkın, çekim alanında git geller yarattı.
    Bir kadeh içtim (mektup okudum anlamında), dalgalanıyorum ben,yeni yeni sevdalanıyorum ben.
    Evet... inanıyorum, insanın insanda çoğaldığına....!
    Sözvgüler beni fazla üzmez. Ama övgüler pırlantadır. Mücevherdir. Benim onları koruyacak öylesine muhkem bir korunağım yokki....
    Evrimler var, devrimler var. Onlar yavaş yavaş değil midir?
    Vitaminlerle hormonlarla süreci değiştirebilir miyiz?
    Daha dün biz maymun kardeşlerimizle oynaşırken, şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk.
İhsancığım, şimdileri biz, ideodaki insana doğru yelken açmış kürek çekiyoruz. Yekesiz, bu da bir geçek değil mi? Deniz dalgalı, ufuk alaca karanlık, sıcacık bir yürek, boralar kadar güçlü soluğumuzla, DonKişot örneği yollardayız.
İyi yolculujklar Selami....!
    Bana yazdığınız betimlemeyi sevdim. Sizi sevdim. Böyle bir dostla kim övünmezki. Öperim. Sağlıcakla kalınız
E. aydın, 27Kasım2000





BÖLÜM-2 KONU İNDEKSİ
Eğitsel ve felsefi Mektuplar-1 Eğitsel ve felsefi Mektuplar-2 Kendisine yazdığı mektuplar Eğitim üzerine Milliyetçilik ve Atatürkçülük üzerine Sanat üzerine Mut sevgisi-rölyef üzerine Sevgi üzerine
Kurumsal Yazışmalar Şehircilik üzerine Dost mektupları-1 Dost mektupları-2 Dost mektupları-3 Özlü sözleri Şiirleri Eserleri
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm