BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ
DOST MEKTUPLARI-1
SEVGİLİ İSMAİL
Eylül'ün bilmem kaçı1993
Ey yaşam, hoşgeldin! Milyonlarca kez gidiyorum karşılamaya deneyimin
gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun
yaratılmamış vicdanını.
Bugünkü, senin karşı çıktığın,
yargıladığın olaylar
milyonlarca yıldır gelip gidenlerin bulgularıdır. Doğrusuyla,
eğrisiyle! Uzağa gitmeye gerek yok, resmin oluşuna bak, profilden
frontala geçiş için bile binlerce yılın deneyimi oldu....
Sen kendini ne sanyorsun acaba? Tanrı bile bugünkü yerine
gelinceye kadar ne çok evrelerden geçti.
Ölümsüz olduğuna karşın... Biz ölümlüler,
sen, ben, baban, şu, bu dünü sorgulayarak, yargılayarak ama
ondan büsbütün vazgeçmeyerek, yarının ışığında,
onu yargılayarak yaşıyoruz. Dünün deneyimleri yegane
hazinelerimizdir. Ondan vazgeçmek ölmek demektir. O senin
isimlerini saydığın insanlar, vesika edilmiş edilmemiş bir birikimden
hareket etmişler, devingen insan topluluklarından kopmamışlar. O
pınarlardan, memelerden emdiklerini, din ve tabuların yardımıyla
değerlendirerek, yorumlayarak tekrar kaynağa sunmuşlar.
Evet şu gerçek, sen kendini boşlukta
hissediyorsun, bir yerlere
vardığını sanıyorsun, diplomaya yaklaştığını, orada özgür bir
birey olmana ramak kaldığını sanıyorsun. O bir formalitedir,
başlangıçtır
En iyisi sen şu adını vereceğim kitabı hemen al,
oku, bir daha oku,
özümledikten sonra tekrar konuşalım. Richard Bach'ın yazdığı
Martı.
Annene, babana selamlar eder, seni öperim benim
çocuk
martım.
E. Aydın, 1993
SEVGİLİ İSMAİL
Bugün Mersin'e gitmiştim. Eş dostla buluşmağa. Döndüm,
kapı altında senin mektubunu buldum. Aslında mektubunuzu bekliyordum.
Adresin olmadığı için de yazamazdım.
Seni betide duyumsattığın olaylar bende de aynı çizgide oldu.
Bir de şiir yazmıştım.
Gönül bir kuş
Konar sevgi dalına
Dalda gül, al al
Kovanda bal
Kırşehir Adana
Yol var yolak var
Kırşehir Aksaray Adana
Gönül üzere yaşam güzel
Gönül üzere gönül gezer.
Ayrıca ortaoklu ve Kırşehir için yazdığım
güncede yine
senin anlattıkların mota mot var. İstersen gel buna suçlu
aramayalım. Zira yaşam devam ediyor. Gelecek nesil, yani yetke
sahipleri bunu şimdi görüyorlarsa, ki görüyorlar,
bir gün düzeleceğine inanalım.
Türkiye Cumhuriyeti henüz daha
çocuk. Yetmiş yaşında.
Olanlar da az değil. Ben istiyorumki biraz daha büyü.
Büyük düşün, dünya vatandaşlığına soyun.
Avustralya'ya gitmeği düşle. Böyle de yaşanabileceğini
düşün. O zaman Türkiye'nin her yanı size güzel
gelecek. Tarih, heryerde tarihtir. Hele Antalya bir başka hazine. Biz
bu kadar hazineyi korumağı düşünsek Türkiye'yi müze
yapıp kendimize yeni bir vatan bulmamız gerekecek . İstanbul'a bak.
Ölüler dirilerden daha saltanatlı. Sanki biz insanlar onlara
sığınmış gibi yaşıyoruz. Biraz bencil olmamız gerekmez mi? Mecburen
yaşanacağına göre zaman zaman yıkıp yapacağız. Koyunu, tavuğu
yemek için kestiğimiz mantıkla.
Sanatı, oluşumda birincil alıyorsunuz. O bunu
hiç sevmez. Zira
sanat özgürdür, faydacı değildir. Bugün altın
ararken kömür bulursun, yarın kömür ararken altına
rastlarsın. Asıl olan aramaktır. Kimin ne zaman ne kadar sanatçı
olacağını kimse bilemez. Karacaoğlan olacağım diye Karacaoğlan olunmaz.
Yaza çize, söyleye çala, belkide yolumuz O'na,
Veysel'e, Yunus'a, Mikelanj'a, Rodin'e, Ranbrant'a çıkıverir,
belli olmaz. Onun için yapabildiğin kadar alçaktan
uç. Çünki sen bir bireysin, ham cevhersin. Yontulup
yontacaksın, hep kalemtıraşın ağzında olacaksın. İşte beni ele al.
Hiç beklemediğim aklımın kenarından bile geçmediği bir
anda Altın Koza beni yılın sanatçısı seçti. Biraz abartı,
biraz gerçek, ama bu hep böyle olur. Nobel
ödülleri bile.
Hem sen liselerde resim öğretmeni olarak programlanmışsın. Neye
programa uygun olmak için meslek derslerine daha çok
yüklenip felsefe, mantık, sosyoloji, psikolojiye ağırlık
vermiyorsun? Sen devletin halkla ilk temas kuracak elemanı olacaksın.
Çocuğa sanat sevgisini düzeni, düşünmeği, yani
sanatsal düşünmeği, iki boyutta üçüncü
boyutu anlatmağı öğreteceksin. Ulus senden bunu bekleyecek.
Programlar amaçsız, yetersiz diye boş
veremezsin. İşte sen bunun
için Ankara'dasın. Sanat olayı çok çok arkada
düşünülecek senin kişisel sorunundur. Maaşı
öğretimden alacaksın. Onun için dağarcığını doldur. Bir
veya iki de lisan yapmağı amaçla. Buda iyi bir vatandaşın asil
görevidir. Ülke böyle olursa yücelir.
Hem de artık hiç sıkılmayacaksın, sıkılacak
zamanın kalmayacak.
Sen ve senin gibi isimsiz kahramanlara gereksinim var. Alçak
gönüllü ol, oradan memleketi idare etmeğe kalkma, yola
gir.
Güzel ve sanata giden yol, şu sana anlatmağa
çalıştığım
çizgilerden geçer. Üstüne düşen
görevi iyi yap. Yani herkes evinin önünü
süpürürse şehir temiz olur. Nuri'ye selam, O'nu merak
ediyorum. Bana yazsın yoksa gönül koyacağım.
E. Aydın, 16Ekim1994
İSMAİL DOST
Çoktandır mektuplaşamıyoruz, her halde bundan
sonra adresinizin
oluştuğuna göre haberleşmemiz kolay olacak.
Hala belli bir çizgiyi zorlayamadın,gerçi merkez bir
kaç yerde çember her yerde, bu durumda belli bir
çizgi oluşturmak sadece kişinin kendisine kalıyor. Sana daha
önce mektuplarda yazmış olacağım, yapacağın birinci işin diploma
olmalı, sarflarını sadece bunun içinyap, biliyorsun piyasa alak
bullak para iyice değerini yitirdi. Kırşehir'ide pek zorlama derim.
Sanatta bir kişiliğe varmak için, önce
kendini biryerlere
oturtman gerekir. Dahası ben ben diye konuşabilmen gerekir, bunun
içinde ders ödevleri dışında resim yapma. Ancak başta
felsefe olmak üzere, müsbet ilimlerin her biriyle yakından
ilgilen, sanat tarihini iyi oku, bir takım sana özgü
bindirimlere ulaşmak için bu çok gerekli. Espirisi sanat
olan roman eleştirmeleri kaçırma, çünki sen yenibir
zaman birimi içinde yeni bir isim olacaksın öylede olman
gerekli.Turan Erol diyorsun , Orhan Peker diyorsun Bedri Rahmi
diyorsun, bunları neden sevdiğini de kendine sorduğun oluyor mu? Bu
soruyu sorarken aldığın yanıtların tutarlı olması için
çok okuman şart. Bunların hiç birine benzememek
için seninde bir felsefen oluşmalı, yoksa at sineği gibi onların
kuyruk altında yaşar gidersin. Ben ben diyebilmen gerekir.
Sözüm şu ki, sen henüz
çocuksun,kendini öyle
görüyorsun o zaman çocuk kalırsın. Çocuklukdan
maksadım, onları taklide yeltenirsin,
özgürlüğünü bulamazsın.
Kimseyi açıktan meth etme ama yine
açıktan tenkit etme,
zira her fırça yarının kıymeti olmağa namzettir.
Sergiler iyi bir derstir. Onları kaçırma Ankara 'da bu
günlerde Adana'lı bir sanatçının sergisi var (*) sergisini
gör ve bana mektubunda izlenimini yaz (*). Dam da olabilir. Jean
Ppaul Sartre, Benrar Chauv'un hangi eserini bulursan içtenlikle
oku tekrara tekrar oku. Mektuplarınızı da dosyalanabilecek gibi yazmağı
unutma. Öperim, yanıt beklerim.
E. Aydın, 15Kasım1995
SAYIN ULUĞ NUTKU
Siz, Türkiye genelinde; kanıma göre,
evrensele
yürüyen bir felsefecisiniz. "Göz kendini görmez",
özdeyişi bağlamında deyimi yatsıyabilirsiniz. Ben bir
övgü yazmak için, ekran karşısında değilim; belki de
eleştirmeye hazırlanıyorum.! (haddimi aşarak).
Resim öğretmeni, seyrek olarak ressam da olur. O, program
içinde; doğru görmeyi, çizmeyi, düzenlemeyi,
renklerin binbir gücünü, semantik, sembolik, simgesel,
imgesel, sentez, sentetik; labirentlerinden arındırarak;
sipiritüal'a ulaşan bir yelpazede (estetiği de dışlamadan); yeni
yetmeye öğretmeye soyunan ressam değildir. Ondan öte bir
değerdir!.
11 Ekim'de sizi dinlemek, aydınlanmak için
Adana'dan felsefeye
ilgi duyan yirmi üniversite öğrencisiyle Mersin'e gelmiştik.
Siz konuşurken, çok öğretici oluyordu, coşkuyla
izleyebiliyorduk. Ama salonun değişik köşelerinden, bizim
işitemediğimiz sorular ve sizin verdiğiniz yanıtlar arasında, ilinti
koptu.
Algıladığım kadarıyla sorular; günlük
yaşam amaçlı,
felsefeden ırak, politik, ekonomik eğilimliydi. Her derde deva
reçete isteniyordu.!
Bir yerlerde aksayan bir şey vardı? Neydi?
"Organize Felsefe Öğretisi"; daha önce
verilmiş, ağırlıklı
bir taban üzerine kurulurdu. Konu ise bütünle ilintili
felsefeydi.
Salonda bulunanların çoğunluğu, şöyle veya böyle
felsefe sözcüğünü merak eden kişilerdi, ön
bilgilerden yoksundular...
Bu güzel olayın, en iyi nasıl yapılabileceğini uzun uzun
düşündüm, yanıtlayamadım.
Merak bu ya! İsa'dan öncesine, Eflatun'un
görkemli
şölenlerine uzandım. Sufi'leri, filozofları; sade vatandaşla
günler boyu hareketli tartışmalar içinde buldum.
Konular; ödev üstüne, bilgelik
üstüne, cesaret
üstüne, dostluk üstüne, bilge üstüne, dil
üstüne, aşk ve sevgi üstüne, geçmişin
belleğinden hareketle, güne ve geleceğe göndermeler
yapıyorlardı.
Düşündüm ki; siz, felsefe bilgileri
verme yerine,
titrinize de yakışan, bir flozof rolünü üstlenseydiniz.!
Hopörlör ve mikrofonlar aracılığıyla; çağımızın
sosyal, ekonomik, kültürel yapısını, usulünce
tartışabilseydik, daha katılımcı, daha yararlı olmaz mıydı diye
düşünüyorum.
Yine düşünüyorum ki; sizi yorduğumuz
ölçüde bilgilenemedik.
Beni bağışlayacağınızı umar, saygılar sunarım,
efendim...
E. Aydın
SAYIN KORGENERAL
NEVZAT BÖLÜGİRAY ADANA
Toprak susuzluktan çatlamış. Halkımın
dudakları gibi.
Çanaklar(*) tek nefeste(*). Kalplerdeki son umutlar uçma
hazırlıklarındalar. Böyle bir anda kurtarıcı güçlerin
yağmur yüklü bulutları çatlamış toprakların
üzerine doğru geliyor.
Umut kuşları yuvalarını onarmağı düşlüyor. Zayıflamış incecik
umut telleri iyi gelecek şansı buluyor. Getirdiğiniz ılıman ortamda,
şerefli, onurlu, vefalı, özveri sahibi, karanlık günlerimizin
biricik güvencesi ordu güçlerimize, kalbimizin
derinliklerinde kalmış, küçücük fakat pırıl pırıl
duygularını iletir, gazanız mübarek olsun derim.
13Eylül1980
SEVGİLİ GAZANFER
Sivri bir dil, çoğu toplumlarda hala ruhsatsız bir tabanca
gibidir.
(*) Öğretmen dediğin geniş kapsamlı, enine boyuna
düşünebilen adam demek değildir. O, aklına geleni hemen
söylemeğe öğrencileri tarafından şartlandırılmıştır.
Bizleri hep böyle kabul etmiş ona göre
hareket etmişsinizdir.
Balkabağı, dangalak, aptal, aptal, kafasız diyen öğretmenlere eğer
tavır alsaydınız bu günlere yoğun emek verir miydiniz?
Kalbiniz hala çocuksu temizliğini koruyor.
Bir Gazanfer düşününüz,
fabrikaları, evi, binbir
sınırsız sorunlar, güncel peryotlar, piyasa davranışlarındaki
dalgalanmalar, bütün bu devasa uğraşlar arasında Mersin ve
Mersin'lileri düşünmek. İnsan, insan üstü.!
Beni öyle bir davranış psikozuna ittinki, ancak
suçluluk
duymak kalıyor bana. Görüyorsun ona da yanaşacak kadar
açık olamıyorum. Cümleleri evirip çeviriyorum.
Bilirsin solmuş çiçekler sıcak su ile
diriltilebilirler.
İşte galiba ikimiz de onu yapıyoruz.
Ben hayatım boyu katır gibiyim. Yük altında
olmağı severim.
Kendime sorun çıkarmağa bayılırım. Öğretmenliğimde
çağı hep ilerde yaşardım. İdareler rahatsız olurlardı, ama saygı
duyarlardı. Müdürlüğümde de öğretmenler
tedirgin olurlardı hep aynı şeyden. Ama çağın ilerisinde olmak
herhalde pek hötü bir şey olmasa gerek.
Galiba bir tek neden bu mektubu sağlıklı bağlamama
yetecek.
Ben Gazanfer'i o kadar , o kadar çok
sevmişimki, yersiz ve
zamansız beklentileri istemeğe kendimde hak görmüşüm.
Galiba binbir gerçek Aile boyu uzun uzun oturup konuşamadık ama
sergi açılışında gösterdiğiniz ilgi ve şu iksir dolu mektup
bunu kanıtlamağa yeter de artar bile.
Mektuba teşekkür eder, seni candan kutlarım.
E. Aydın, 20Ekim1987
SEVGİLİ GAZENFER
Türker Özsayar'ın, yelkende bir yazısı
üzerine, tatlı
bir kaşıntıya yanıt olarak,
Sizler, bizi uyandıran sivrisineklersiniz demiştim.
Tanıyı doğru
koymuşum. Beni onurlandıran yazınızdan sonra, tatlı tatlı kaşınıyorum.
Bilardo topuna döndüm, yuvarlanıyorum, bir
oyana bir buyana.!
Sizlerde çoğalmanın keyfini
sürüyorum.
Yaratılış hep iyidir..
Düşünceden buyana; İyiyi,
kötüyü, yararlıyı,
yararsızı biz, yani insanın belirlediği için seçicilerin
işi zordur.
Ekinci yağmur ister, yolcu kurak.
Dergi çıkarma fikrinize karşı
çıkmıştım, sarfları
azaltmak olduğu kadar, Gazenfer dostumu ince ayarın labirentlerinden
kurtarmak içindi. Kars lisesinden buyana: Eksiksiz bir Donkişot
'u oynuyorum. Sıradan ama
idealist ve gerçekçi.!
Başlangıçtan beri, sizinle yazışmalarımda, hep eksiksiz
<eğitim, öğretim> temasını işledim. Önemli olanı,
ulusal olanı, evrensel olanı işledim.
Bir broşür, bir dergi bana göre edim ve
ideoyu yansıtamaz.
Sivil eğitim örgütü olan kuruluşunuzun, şemsiyesi
altında bir kitap çıkarılabilir.
Seçenek:
1 Hazırlıkları buradaki ekiple yapar, size sunarız basılır.
2 Tamamen, her türlü gideri bana bırakır,
kontrolünüzden sonra belli bir sayıda basılır.
3 Dergiden vazgeçilir.
Her türlüsüne katkıya hazırım. Yeterki vakit
geçirmeden bana fikrinizi ve kararınızı lütfediniz.
E. Aydın, 15Eylül2000
MESUT'CUĞUM
Şimdiki nesil bir başka. Kendi oğlum da dahil,
şurada burada değişik
ebatta ticaret yapan öğrencilerim ve arkadaşlarım var. Bunların
büyük çoğunluğu sizler gibi her yerde ve her
zaman bulunmak isterler ve de bulunurlar. Kimseye
güvenmezler, itimat etmezler, muhasebeden en
küçük satış limitine kadar ulaşmağa çalışırlar.
Patron direksiyona geçince elemanlar O'nun
etrafında döner,
bekleşirler. Okeylemekle beraber manyeto etmekle uğraşırlar. Asıl
kendi sorumlu oldukları yerde hep patronu beklediklerinden iş
yapamazlar. Mesut muhasebeye, Mesut satışa, Mesut müşteri aramağa,
Mesut defter tutmağa, Mesut senet yapmağa, Mesut para aramağa, Mesut
para ödemeğe. Koş yetiş koşabilir, yetişebilirsen. Evet çok
kazanırsınız ama sen alışverişin içinde iken, onun dışında
herkes avara. O insanlara az paralar ödemiyorsun, ama hiç
birisi senin pabucunu çeviremez, müşteri seni aramağa
mecbur olur.
Sermayen ne olursa olsun oraya öyle bir
düzen getirki,
işkurucu Mesut (*) bütün bu olayların dışında kalsın. Genel
gidişatın geleceğini düşünmeğe, yeni atılımların projesini
tasarlamağa, gerekirse geziler yapmağa, Singapur'lara, Taylan'lara
gitmeğe zaman olmalı. Bunu yapmazsan ne yapmak istiyorsun, böyle
kalmak , böyle ölmek mi. Senin kıymetin ne olacak, onun
değerini kim biçecek?
Sen karın tokluğuna yaşama kader çizgisine
düşmüş
insan değilsin. Sermayen de fena sayılmaz. Bütün ve
çok önemli sorun kendine değer vermen, tezgahtarlıktan
patronluğa terfi etmeğe karar vermende.
İşlerinizde başarılar diler öperim.
E. Aydın, 25Ağustos1990
SEVGİLİ NACİ
Önünden iskeliçle ark
açıverirsen laf
üretmek kolaylaşır diyordun, doğrudur.
Biraz da senin kişiliğinde kendimi arıyor ve kendimi
yaşıyorum.
Ünlü ressam Van Gogh'a aşifte bir
sevgilisi sitem eder.
Derki: "bana kendi emeğini kazancın ve kendinden olan bir hediye getir"
der. Sanatçı isteneni yerine getirmek için derin derin
düşünür, olanaklarını zorlar, ama bir çıkış yolu
bulamaz. Hemen ustura ile kulağını kesip zarfa kor ve sevgilisine
yollar.
Bu benzetiye pek yaklaşmamakla beraber, size
Mersin'de evimizden
güneşin doğuşunu ifade eden bir suluboya resim yolluyorum. Cam ve
çerçeve işini de sen yaparsın.
Buralarda yaşam iyice zorlaştı. Dönmeyi
düşünüyorum
ve özlüyorum.
Ablam gilden verdiğin sağlık haberi ile yetinmek
mecburiyetindeyiz. Sağ
olsunlar. Sen de sağ ol. Seni ve ufaklıkları kucaklar hocahanıma sevgi
ve hörmet ederim.
Bizimkiler, sizinkilere selam ve sevgilerini
yolluyorlar.
E. Aydın, 28Haziran1980
KAOSTAKİ PIRILTIYA İLETİ
Bugün pazartesi, Mersin'den döndüm.
Muştulu,
ödüllü mesajınızı aldım. Cezveye biraz şeker, biraz
üzgü, özlem koydum. Ateşe yaklaştırdım. Üzüler
kabardı kabardı, şekeri yok saydı, özlemleri solladı
Yudum yudum seni düşündüm, seni
içtim. Kekre ve
buruk şezlonga uzandım. Geçmiş zaman kesitlerinden mutluluk
topladım, tel tel... ve üzerime serdim, tüllercesine.
Düşlerim oldu uçuşlar gibi. Sordum nerdesin?
Yaşlı gezegenimize yakın geçtiğinde aloo nuzu
beklerim.
Öperim.
E. Aydın, 4Mayıs1992
SEMRA HANIMEFENDİ
Ben kendimi mutlu etmek için mektup yazarım,
üst tarafı
beni ilgilendirmez. Doğru birşey söyleyeceğim, beni şaşırttın,
sanki seni hiç görmemiş gibi, tanımamış gibiyim şu an.
Bir defa ummadığım kadar bir kaligrafin var,
kreasyon artistik
çok kişilerde var olmayacak kadar melodik, ideotizm daha başka
boyutta. İdelere gelince, o bir başka alem. Semra şunu iyi bil, okullar
ezelden beri hep diploma dağıtır, kaliteyi kişi kendi yapar.
Seni ilk gördüğümde ve sonraları, hep
kendini kaderin
akışına terk etmiş, uçmayı bilmeyen bir martı gibi
görürdüm. Önerim, Richard Bach'ın Martı isimli
kitabını oku. Binlerce lise mezunu yıllardır ortalıkta mahsun
gezinirken, işte sevdiğin bir branşta yüksek öğretim bazında
yer almışsın, daha ne istiyorsun.? Durumun yapısına o kadar kendini
kaptırmışsın ki, benim yazdıklarımı ve içeriğini bile
duyumsamamışsın, ailevi durumunu yani varlık durumunuzu bilmiyorum ama
bu konuda bir gereksinimin olursa demiştim ve bunun için acele
yazmıştım, duruma değinmediğin gibi, öğretideki
çarpıklıklarla uğraşıyorsun, puan yapmak bildiğime göre zor
bir zanaat, burayı tutturmuşsun oh ne ala, hiç kuşkuya
kapılmadan hakkını kullan, eksik bulduğun programları da kendi kendine
geliştir.
Ben hiç bir zaman parlak bir öğrenci
değildim, ama zaman
geçince, kendimle baş başa kalınca arzu ettiğim bir yerlere
ulaştım vede işin garibi, bana meslekte seçkin derlerdi. Bu
arada bir de lisan sahibi oldum.
Nikrin ve kanaatkar ol, yolun iyi yoldur. Biraz da
öğünmek
hakkındır. Sizin okuldan olduğunu sanıyorum, bir resim
bölümü başkanı geçen yıllar Adana'da sergi
açmıştı da, iyi bir dostluğumuz olmuştu, adresini, ismini
aradım, adres defterinde bulamadım, bana bir gönül borcu
vardı. Mektubunuzda seçkin bir adres bile bulmadım. Yine eskisi
gibi sallayacağım, ya seni bulur ya bulmaz.
Bu rüyalarımın kızını doya doya öper,
başarılar dilerim.
E. Aydın, 18Ekim1992
MEHMET ALİ BEY
Gördüğüm, duyduğum kadarıyla, siz
aktif ve üretken
bir organizatörsünüz. Konuşmam ve yargım, askerlik
şubesinin o dökülen haliyle ele aldığın ve şu kullanımlı alan
artı ek bir binayı ortaya koyuşunla verdiğin hizmet
çerçevesinde. İnancıma göre yaptıklarınız
yapacaklarınızın işaretidir. Bu nedenle size güveniyor ve
desteklemek istiyorum. Aslında sizin desteğe de gereksiniminiz yok, ama
bizde bir yükseklik hastalığı vardır, baş dönmesi karışık
fikirler yürüyüşü durdurur. Gördüğüm
kadarıyla isimsiz kahraman olmayı seviyorsunuz. Bu bağlamda yazıyorum.
İlk akla gelen bu güzel kuruluşun ayakta
kalması kendi kendini
amorti etmesi nasıl sağlanacak
Sizin bu güne kadar düşündüğünüz, dersler
ve aidatlar, ara sıra da olsa resim satışlarından alınacak
yüzdeler, yemek hizmet gelirleri.
Bunları düşünmüşsünüz,
uyguluyorsunuz ama
irtifa almaya yetmez sanata gönül verenleri, sergi
açılışları dışında oraya nasıl çekebiliriz? Sağlam bir
büfe ile programlı akşam sohbetleri, dinletiler, Mersin'imizde yaz
uzun sürer, yağışlar geç başlar, ona göre salon
faaliyeti gereksinimimiz az olur. Büyük salonda halka
açık regriatif çalışmalar (albüm, kutu, cilt, el
işleri çeşitlemeleri), yöresel halk oyunları, belli
sürelerde daha geniş bir salonda verilebilecek sahne oyunları,
otantik olmak şartıyla yöreden davet edilebilecek seyirlik
oyunlar, eldeki resim birikimlerinde Adana'da renkli fotokopi ile
küçük boy çektireceğimiz
röprüdüksüyonların geniş kapsamlı satışı. Bunların
kart postal haline getirilmiş, yapanın da özgeçmişini
kapsayan harcıalem kartpostallar. Yine elde edebildiğimiz orjinal
eserler,ayda bir kere noter önünde artırmalı müzayedeler.
Eğer bunlardan bazılarına okey diyebilir, okey
alabilirsen, ben daha
domuzluklar yumurtlamak üzere yanınızda olurum.
Sizi öper, arkadaşlara selam saygılar.
Bana lütfen aylık faaliyetlerinizi katılabilmek
için bir
program ulaştırırsanız sevinirim.
E. Aydın, 21Ekim1992
MEHMET DOST
Ben bir çöplüğüm. Hem de
dipsiz kuyu.
Bana öyle bir öneri getirdinki, en az bir
sene uğraşsam
gönlümce bir yanıta varamayacağım besbelli.
Sanıyorum bizler, özyaşamışlığımızı abartılı
anımsıyoruz. Belkide
yalan söylemeye yatkın olduğumuzdan kendimize öylesine
gerçekten uzak, çoğunlukla sanal hem de ütopik
özgeçmişler yakıştırıyoruz, savunamayacağımız sınırlar
çiziyoruz. Süslü bir balonu hani şişirilince
üzerindeki benekler sonsuza doğru genişler ya yaşadıkça
yaşanmışlığı abarta abarta , sıradanlığı aşabilmek için, şişire
şişire, şişine şişine bir hal olur, büyüyelim derken sonsuz
küçülürüz. Örnekleri de o kadar
çokki... İnsan onları gördükten sonra "ben" demekten
haklı olarak korkuyor.
Bu işi burada kesiyor seni hasretle
öpüyorum.
E. Aydın
SEVGİLİ GAZANFER
Geldim. İyiki geldim. Gördüm iyiki
gördüm. Bana
yazdın, iyiki yazdın. Bu tür işler yapılırken, mağrur olunur,
alıngan olunur. Canım, isterse gelsin, isterse gelmesin denilir. Bir
yüreğin eksikliği, önemsiz gibi görülür.
Böylece, ölçüler içinde bir
ölçü oluşturdunuz.Denilebilir ki, insan olduğunuzu,
iyi bir insan olduğunuzu geniş anlamıyla kanıtladınız.
Dünya, Gazanfer'lerle dolsa, veya onlar tarafından yönetilse,
adı CENNET olurdu.
Yönetici kademelerimiz, bu asil duygulardan o
kadar yoksun ki,
bütün insanlarımız, öksüz gibi, art niyetli,
içe dönük oldu. Beni onlardan soyutlayamazsın.
Ekonominin herşey gibi gözüktüğü bir ortamda,
yaşamaya zorlanıyoruz.
Yine bu doku içinde, beraber olmanın zevki, sevisi
içinde, Mersinde, Mersin liselilerinin beraber olacağı bir
organizasyon, evrensel boyutlar içinde, yoruma yaklaşarak sevgi
sınırlarını zorluyor. Bu büyük ve kutsal çelişki,
göz yaşartıcı geleceğe olan bağların, sağlam ve inandırıcı
lifleridir.
Bunu denemek ve uygulamakla, siz maddi olarak,
dünyasal
kayıplarınızı, geleceğin ölümsüz, Esame defterinin şeref
sayfasına yazdırdınız. Yapılan işin çapı, yapanın inancı ile
perçimlenince, o iş yalınlık kazanır. Başardınız. Milyonların en
derin ırmaklar gibi akan yüze çıkamayan, salt
çelişkili duyguları, bir psikolog duyarlılığıyla ortaya
çıkardınız. Böyle bir fani yüreğe, devlet
kademelerinin en üst düzeyi bile az gelir. Valinin dediği
gibi, bu tür davranışlara, Türkiye'mizin, dahası insanlığın
ihtiyacı var. Yazdıklarım bir öykü değil, içten olayın
irdelemesi, çağa bir nobel görüşüyle girmesi
buluştur. Sevgisevgi..., onunla oluştuğumuz ama onsuz yaşamaya
itildiğimiz sevgi...
Gazanfer seni seviyorum. Seninle kendimi
tamamlıyorum.
E. Aydın, 2Kasım1987
İSMAİL'İM
Bitmesi zorlaşmış bir işin içinde,
anlamadığımız bir durumun
açılmasını beklediğimizde, bir çıkmazın veya
açmazın buğuzu ile çabalarken, birileriyle konuşmak
istencesinde kağıda kaleme sarılırız.
Aslında bir dosta mektup döktürmüyoruzdur,
düşünüyor alternatif arıyoruzdur. Çünkü
yaşamda her sorunun yanıtı kendi içinde saklıdır.
Bir başkası bize hiçbirşeyi dikte ettiremez,
rahatsızlığımıza
çözüm getiremez, hayat haritasını masaya yaydığımızda,
öz yaşamımız için o kadar değişik yönler vardır ki,
iyi bir kurmay ancak içinden çıkar ve kendine uygun yolu
seçebilir. Kurmay kendi doğrusuna ulaşmak için kılı kırk
yaran adamdır. Kılı kırk yaran adamsa, çok ama çok yavaş
yol alan adamdır, şimdi biz ne yapalım?. Çağdaş eğitimin
büyük yanılgısı ve çıkmazı, bu tümcenin yanıtında
yatar. Hızlı yürüyelim, hızlı çalışalım, hızlı
okuyalım, hepsi çok iyi de, bellek denen, anlak denen,
düşünce denen bir gerçeği nasıl devreye sokacağız?
Nasıl özbeni yakalayacağız?. Örneğin ben,
çocukluğumdan beri bir tümceyi anlayabilmek için en
az on defa okumam, belki daha fazla zaman vermem gerekiyor. Roman
hariç, günde yirmibeş sayfanın üzerinde okuyamam, bir
kitabı özümleyebilmek için günlerce uğraşırım,
sonra okuduklarım üzerinde günlerce
düşünürüm, örneklemelere giderim ve belki
öğrenirim ama anlağıma yerleşen durumlar artık hepten benim olmuş,
yeni düşünceler için çıkış kaynağım
olmuşlardır. İnsan naturasına uyan, ona paralel olan da benim
yaptığımdır. Modern eğitim de bu oluşumu tam tersinden uygular ve bu
düşünceyi dışlar. Doğruyu bulan beri gelsin.
Bugüne değin mektuplarında seni iyi bir artist olarak
gördüm, artist Manaqal. Uyumlu bir öğrenci, uyumlu bir
evlat, uyumlu bir arkadaş, uyumlu bir vatandaş. Yazdıklarında verdiğin
mesajlar ise başkaldırıya özlemlerle dolu. Zira özlem eylem
değildir
Ha.... bir şeyi yanlış anlamayalım, asi bir öğrenci, asi bir
evlat, asi bir vatandaş ol demiyorum. Candan inanıp karara vardığın
fikirler üret, ideolardan dem vur, yaz çiz yap, dahası
düşler kur.
Sen artık çocuk sayılmazsın, zaman edim
zamanıdır. Öneriler
dinleme zamanı değil. Dünya yalanlarla dolanlarla ayaktadır,
yeterki yalan akla yatkın olsun. Ben aslında kıtıbıyoz bir resim
öğretmeni emeklisiyim, ama İsmail'e şu mektubu yazarken, ilerde
okuyanın sevebileceği tümceler bulmaya, yazmaya çaba
veriyorum. Bunları bir gün "dost mektupları ve yanıtlar" olarak
bir kitapta toplayabilirim. Fena da olmaz.
Öperim, anaya, babaya selamlar.
E. Aydın, 30Haziran1993
SAYIN ERGENOKON
Bugünün insanı, genelde duygulardaki
nuansa ve onun
derinliklerine inmekte sağır ve dilsizdirler. Halbuki, bakınız şu
özenle ve incelikle bezenmiş mektubunuz beni ne kadar coşturdu,
içimi kıvançla doldurdu. Bunu neden dostlarımızdan
esirgeriz bilmem ki.....?
Hepimiz sıradan doğarız,
büyüdükçe yaşama bakış
açımız gelişir ve yönlenir, sık sık rota düzeltmesi
yapabilir, yeni konumumuza ayak uydurabilirsek, yepyeni bir kişi ve
kişilik olmaya başlarız.
Bir yerde kendi kendimizi keşfeder ve yaratırız.
Herhangi bir şekilde
topluma kendimizi sunarız. Eğer ortaya konulan kişilik çevreden
hemen algılanabiliyorsa, kabul görüyorsa, işlemde bir
sıradanlık, belkide bir modelin tekrarı vardır. Kanımca insanın
yaratılışı daha yüksek ideolara amaçlalıdır, değişkenliğe
göre şartlanmış, değişkenlikte evrensellik aranmaktadır. Eğer
dünya dönüyor diye direterek ölümü
seçenler olmasaydı bugünlere gelinebilinir miydi?
O ve onun gibi nice nice seçkin insanlar
sayesinde biz
bugün bir bakıma mutlu yaşıyoruz. Hiç olmazsa insanları
anladığımıza inanıyoruz. Konuyu burada kısaltıyorum. İnsanlar hep
iyidirler, zaman zaman çıkarlar onları yanlış
görünmeye, görüntülere ve
görünümlere itsede, görüldüğü gibi
medeniyet sürüyor, ilerleme sürüyor ve
sürecektir, er veya geç, yavaş veya hızlı..... Sürecin
mantığı gereği yüksek boyutları hep arayacaktır.
Sizden şahsım için çok fazla methiye
aldım, teşekkür
ederim ama ben kendimi biliyorum, onun için methiyelerden
çok korkarım, çoğunlukla kaçarım. Ve dermi ki,
tavuğu yumurta yumurtlamaktan men edemezsiniz. Yani yumurta bir başkası
faydalansın diye yapılmaz, iyilik içinde böyle
düşünürüm. Karşılık beklemeden yapmak isterim,
çünkü bu ezeli şablonun gereğidir. Yine kanıma ve
deneyimime göre galiba insanlıkta böyle seviyor. Yunus'u
alınız, Mevlana'yı alınız, Karacaoğlan'ı alınız, bunlar ve bunlara
benzer binlercesi, sıradanlık içinde gönüllere
yerleşmişlerdir. Deneyimlerime dayanarak, ben övülmeyi
sevmem, bilirim ki her övgü gelebilecek sövgülerin
kapısıdır.
İçeriği övgüye dayalı protokollar,
kişileri istense de
istenmese de, özden uzaklaşmaya fırsat verdiğini gördüm.
İnanmışlığı net, açık seçik olmayan yetke sahipleriyle
yan yana olmak ve hele hele fotoğrafta görülmekten utanırım.
İşte ben böyle arkaik bir yaratığım. Övgülerinizi yanlış
davranışlarımla bozmaktan korkarım.
Saygılar, sevgiler. Beni okuduğunuz için
teşekkürler.
E. Aydın, 5Temmuz1993
T.C.D.D. BÖLGE
MÜDÜRLÜĞÜ MAKAMINA
Dün hızlı trenle bir süre sizinle beraber
seyahatteydik. Ne
kadar içtenilikli, devlete birşeyler verebilmenin heyecanı
içinde idiniz. Vagonda bulunan herkes gibi ben sizi sevdim.
Küçük bir kesite verilen bir hizmette olsa yılların
müzminleştirdiği bir yaraya teşhis koymuştunuz, yüceldini,
farklı oldunuz, bundan neden de istek ve beklentilerimiz arttı. Ellili
yıllardan beri adı başarısızlığa çıkmış bir kuruluşun, şu kısa
mesafe içinde başarıya ulaşması gözlerimi yaşarttı.
Bu sizin için büyük bir şerefin ilk
adımı, bizler
için yıllardan beri beklenen bir hizmetti.
Sakin olunuz arkasını bırakmayınız, biraz
yorulacaksınız ama bu
Türk insanı farkı fark edecektir. Bu müessenin başında
olmanızın anlamı diğer bölümlere de örnek olacaktır. Eh
insanda genelde bunu bekler olmalı, yoksa yaşamın ne anlamı kalırdı!
Şu son yirmi yıl içinde, dünyanın hiç bir yerinde
altmışbeş kilometreyi bir saatte giden tren kalmamıştır.
MersinAdana yolu tren trafiği bakımından çok sıkışık değil,
biraz dikkatli bir programla daha da zaman kazanılabilir. Diyeceğim o
ki, bu hızı siz kısa bir zamanda ara trenlere bırakmayı
amaçlayınız. Dün Mersin'e elli dakikada gittim, 14:15
banliyösüyle döndüm, eksiksiz iki saatte geldim
Adana'ya, işte birilerinin bunu sorması ve nedenin yanıtını makul bir
dille anlatması gerekir.
Hızlı tren Yenice'de ve Tarsus'ta duruyor, ama yolcu
almıyor,
duruyorsa yolcu alması gerekir. Yerler numaralıdır denecek,
Adana'dan kalktıktan sonra memurlar boş yerleri hemen tespit edip, bir
telsizle Yenice'ye bildiremezler mi, Yenice'den kalktıktan sonra aynı
uygulamayı yapıp Tarsus'a bildiremezler mi?
Sonra bu toplu taşımacılık olduğuna göre,
fiyatları yüksek
tutmuşsunuz, özendirici değil, hele başlangıç için.
Şehrin işlek yerlerine ciddi panolar asılsa, her eve ve her
cüzdana konabilecek, sağlamlık ve sevimlilikle el ilanları
bastırılsa, tren saatleri verilse daha bir güzel ve inandırıcı
olmaz mı?
Yeni garaj önünde bir durak acaba iyi
olmaz mı
Beni sakın yanlış anlayıp, yanlış
değerlendirmeyiniz, ben sizin
başarmanızı istiyorum. Bu başarı bireysel olacaktır ama
büyüklüğünüze büyüklük
katacaktır.
Sevgiler, saygılar.
E. Aydın, 18Ekim1993
MUHTEREM ÖZDEMİR HANOĞLU
MERSİN VALİSİ
İnsanlar dünyaya sıradan gelirler, zaman
içinde yeti ve
nosyon kişileri belli evrensel görevlere yönlendirir.
Sizi sosyal yapıya yön verecek vali, beni de bilgi ve bilgiler
yansımasında bir görevli kılar. Siz geniş bir yörenin yaşam
biçimiyle yakından ilgilenir, yönlendirirsiniz, ben ise
insanlara doğru görmeyi öğretmeye emek veririm.
Doğaldır ki sizin göreviniz, benimkisinden binlerce kez, kıyaslama
yapılmayacak değerdedir. Bunun da elbetteki bilincindeyim.
Benim yatsıdığım olay, Özdemir Hanoğlu gibi entel, humanist bir
valinin bulunduğu Mersin'de, öğretmen kökenli bir ressam,
sakalı var diye geçen Pazar günü öğretmenler
lokaline neden alınmaz.?
Bütün dünyanının detanta gittiği bir
süreçte, bir fizik ayrıntıdan sebep, bir sanatçı
ressam kişi kendi yakın toplumu içinde dışlanır, işte bunu
anlayamıyorum. Yerli ve yabancı hemen hemen bütün iletişim
araçları sözleşmiş gibi Mersin'e getirdiğiniz ılıman havaya
methiyeler düzerken, işte ben de özeleştiriyle size geldim.
Beni ve gönüldenliğimi bağışlayınız. Sevgi insanları
konuşturur.
Saygılarımla.
E. Aydın, 2Ekim1990
SAYIN GÖKHAN AYDINER
İÇEL VALİSİ
Resim sergilerine şeref veriyorsunuz,
sanatçılarla ilgileniyor,
konuşuyorsunuz, onore ediyorsunuz. Bu sıcak ilginizden cesaret alarak,
aşağıdaki düşüncelerimi sunuyorum.
Sanata soyunan kişiler, saatzamanpara
üçlüsünü düşünemezler, vakit
nakittir diyemezler. Bin bir emek ve masrafa girerek sergiler
açarlar. Beğeniden mutlu olurlar, eleştirilerden ders alırlar.
Hele hele eserlerin satılışı onları
yüreklendirir. Öteden beri olageldiği gibi, sermaye sahipleri
ve devlet kuramsar
olmasa bile, sanatçıyı korumak ve kollamak durumundadırlar. Bu
bağlamda, sanatsal içeriği olan sergilerden bir veya
birkaç eser satın alınması, sanırım devlete büyük bir
külfet getirmez, ama sanata bir katkıdan öte,
özendirici, dahası valisi bulunduğunuz şehirde geleneksel bir
arşiv oluşmasını da gündeme getirir. 1950'li yıllara kadar
eksiksiz uygulanan bu soylu, evrensel davranışın tekrar gündeme
gelmesine fırsat vermiş olursunuz. Sergiler için emek ve zaman
ayıran, ziyaretçilere ikramlar sunan galeri ve kuruluşlar,
aslında kaynak zorluğu çeken kurumlar, daha özlü
kaynaklara kavuşmuş olurlar.
Hele hele izleyiciler, dolaylı nedenlerle satın
almaya özendirici
konuşmalarda yapılırsa, sanatın özüne ve felsefesine yatkın
güzel olay bir güçlenme kazanır.
Size bir anımı da sunmadan geçemeyeceğim.
Siz, bir, belki de iki
kere doğmadan önce, ben sıradan bir öğrenci olarak, Mut
kazasında ırmak kenarında resim yapıyordum. Raslantı olarak, yolu
oradan geçen vali rahmetlik Tevfik Sırrı Gür, konvoyu
durdurdu, yanıma geldi, bir süre izledi. Delikanlı bu resmi ben
satın alıyorum, bitince gri bir çerçeveye koy, Mersin'e
yolla dedi. Cebime bir kağıt sıkıştırdı. Öylesine bir
yüceltiye ulaşmış, göklerin derinliklerine çıkmıştım
ki, uzaylı gibi olmuştum. Hikayem bugün elliüç
yaşındadır, ama dün gibi hatırlıyor ve size aynı tazelikte
aktarıyorum.
Saygılar sunarım. Beni okuduğunuz için bin
teşekkür.
E. Aydın, 30Aralık1993
SAYIN NACİ PARMAKSIZ
ADANA VALİSİ
Vaktiyle, bir özel lisenin devletleştirilmesi
için beni
vazifelendirmişlerdi. Okula gittiğimde, ders saati olmasına karşın bir
kısım öğretmen ve öğrenciler yedi adet pinpon masasında
bağıra çağıra, küfürleşerek maç yapıyorlardı.
Ders zillerini uzun uzun çaldırdım. Değişen bir şey olmadığı
gibi, zille oynayana küfürler yağdırıyorlardı. Başımı iki
elimin arasına aldım, uzun uzun istifa edip dönmeyi kafamdan
geçirdim, onu da kişiliğime yediremedim, maç alanına
indim, gözüme kestirdiğim bir masada oyunu durdurdum, bu
maç hakemle oynanır, ben hakemim, oyunu kurallarına göre
başlatacağım dedim. Set sırasını belirttim, oyun başladı. Bu arada
diğer masalar da yarı ilgiyle kimliğimi öğrenmeye,
çevrelerine göz işaretleriyle haberleşmeye, biraz da daha
gürültüsüz olmaya başladılar. Günün
iniminde, iyi pinpon oynayanlar bu masada toplansınlar dedim.
Dörder kişi olarak eşleşmelerini, maçı kazananlara bu akşam
için, Karadeniz lokantasında yemek vereceğimi söyledim.
İyi, canlı bir oyun oldu. Ertesi gün için, takımları ve
hakemleri belirleyerek dağıldık. Sabahleyin okula gelirken
öğrencilerin çoğunluğunu karakolun önünde bağırıp
çağırırlarken buldum, çevreden aldığım ön bilgilerin
ışığında yukarıya çıktım.
Olay şöyleydi: Okula bir müfettiş gelmiş,
oyun oynayan
öğrencileri azarlamış, karşılık veren bir öğrenciyi de
tokatlamak üzere elini kaldırdığında, çocuk zaten asi
tabiatlı elini tutmuş, diğerlerinin de yardımıyla sevimsiz olaylar
almuş. Polis çağrılmış, tutuklamalar olmuş. Ben kendimi komisere
tanıttım. O sırada müfettiş benim üzerime
yürüdü, galiz küfürler savurmaya başladı.
Komiser bey bu adam müfettiş değildir, lütfen kimlik
kontrolü yapınız dedim. Kimlik sağlamdı ama sıra bende idi.
Gücümün yettiğince bağırıyordum, bir eğitimci
çocuğu karakola sürüklemez, bu bir disiplin olayıdır,
önce okulda görüşülmesi gerekir gibi sözler
ediyordum, çocukları istiyordum. Aksi halde kanuni başvurumu
yapacağımı bildirdim, okula döndüm. (*).
E. Aydın, 20Ekim1993
SAYIN İSMET SEZGİN
Bugünkü gazetelerde bir manşet
gördüm, çok
ürperdim. Kırklareli valisi rüşvet aldı... Bir amir, bir alt
makam hakkında böyle bir bühtanda bulunamaz. Bu bizdeki
bürokrasi kurallarına uymaz.
Nezaket kurallarını aşar, dahası insan haklarına
taban tabana zıt. O
kişinin savunma haklarını hiçe sayar. Sizce bir vali, bu denli
kolay harcanacak bir malzeme midir? Vali sizin valiniz, onu siz
atadınız, beğenmedinizse alırsınız, ama geçmişini geleceğini
töhmet altında bırakacak, bundan sonra çocuklarına kadar
ulaşacak bir yüz karası, hemde yağlı kara sürdünüz.
Keşke idamını isteseydiniz.
Bir zamanlar bir Mersin valisi Tevfik Sırrı Gür
vardı, eşi az
bulunur bir valiydi. Sırasında kanunları zorlar ve amaca ideal hedefe
ulaşırdı. Bir gün bu zata hırsızlık suçunu yakıştırdılar,
savunmasız bıraktılar, önce kör oldu, sonra derdinden
ölüp gitti.
Ama bu büyük kişi hepimizin gönüllerinde
büyük kişi olarak yaşıyor. Bugünün valileri
hiç mi hiç yetkilerini kullanamıyorlar, protokol memuru
gibi yaşıyorlar. Bugünkü Türkiye de hediye almayan kişi
var mıdır? Hangisinin adı rüşvet, hangisinin adı hediye ayrımını
yapabiliyor muyuz? Ölçüsü ve
ölçütü var mıdır? Doğrusu ben bu manşeti
yadırgadım. Saygılar, sevgiler.
E. Aydın, 21kasım1992
SEVGİLİ HANDAN
Meğer yaratan, insanı hiç bir zaman
anlaşmasın amacına göre
şablonlamış. Kendimden başlayarak, yüzellibin civarında
öğrenciyle yakın oldum, hiç bir zaman birbirlerine
benzemedikleri gibi, ikincil karşılaşmamızda kendi kendilerine de
benzemiyorlardı. Demek ki, çeşitlilikteki birlik uyum bu olsa
gerek. Yine sanıyorum ki, davranışların yükleminden çok,
bizi hep yorumlar çoğaltıyor. Yine öyle olduğu
içindir ki, insanlar her dem taze kalırlar. Çocuklar gibi
yenilikleri görür, hap hayranlık, şaşkınlık içinde bir
yerde kendini yeniler ve keşfeder.
Talihkuşunda açılacak, Cengiz Savaş sergisi
için bir
ön yazınızı okudum. Kilitli, mevhum özelliği taşıyan, şiirsel
bir anlatım vardı, bu yüzden birkaç defa okudum, sanırım
daha da okumam gerekecek. Özlü ve çok kıvamlanmış,
akideleşmiş bir kuruluşu var.
Bu yazı bana neyi hatırlattı biliyor musun? Charle
Chaplen izleyicisi bol bir gösteri yapıyor, izleyiciler
içinde Einstein de var. Gösteri binayı sarsan alkışlar
arasında biter, Chaplen sahneye gelir selam verir ve azizim Einstein.
Bu seçkin izleyiciler eminim beni çok iyi anladılar,
sevdiler ve alkışlıyorlar. İnanıyorum sizi de bundan daha çok
dünya insanları alkışlarlar ve alkışlıyorlar ama, beni anladıkları
için sizi de anlamadıkları için alkışlarlar diyor.
İşlerinizde başarılar diler, tanrı varsa sizi
korusun der, öperim.
Benim güzel, ince dostum.
E. Aydın, 3Şubat1994
SİMGE ÜZERİNE BİR ALINTI
Kızmadım,güldüm diyorsun. O
gülmeyi ben tanırım.
Öfkenin en üst katında oturur. Benim sana yazdıklarım da aynı
katta onun kapı komşusu, ama görüşmüyorlar
biribirleriyle. Geçen pazar komşular gününde kazın
ayağını kırarlar mı diye baktım kırmadılar. Kırmadıkları da iyi oldu,
çünki ikisi de inatcı, beş on gün doğru
dürüst arkadaşlık etseler, biliyorum on birinci gün
başlarlar itişip kakışmaya. Bak biz yolumuzu ne güzel bulduk,
uzaktan uzağa mektupla gülüşüyoruz. Sen hele okumaya
değer, okuyanı mutlu eden şiirler yaz, ondan sonra kuram diye
yumurtladıkların doğruymuş kimse karışmaz.
İş yaratabilmekte, üstü fasa fiso ki bir
yerde satılmıyor o.
Yaratıcılık, karaborsada da yok. Bulabilirsen içinde buluyorsun
onu. İmgenin şiirselliği bir işlevi olmasında değil, kendisindedir,
demişsin. Çok iyi anlıyorum ne demek istediğini. İmgenin
şiirselliği kendisindedir büyük oranda; ama salt kendisinde
değildir. Anlattığı şeyler arasındaki elektriklenmede de bir şiirsellik
yaşanır.
Bir dal düşsün yeşil yapraklarıyla körpe bir filiz...
(bu filiz kırılsa şiirsellik sağlanamaz)
Bir de kim bilir/sevdiğin kadın seni sevmez olur.
Ufak iş deme, yemyeşil bir dal kırılmış gibi olur
içerdeki adama.
E. Aydın, 24Temmuz1994
SEVGİLİ GALİP
Yıllar ne güzel kendine özgü bir
peryot içinde
akıp gidiyor. Tıpkı atmosferin içinde esintilere kapılmış
hücresel yapı gibi, tıpkı olabileceğin en iyisi gibi....
Bindokuzyüzyirmilerden kişisel yapıya uyum,
bindokuzyüzotuzlarda öğretmenlik kimlik yarışı, bin
dokuzyüzkırkdörtlerde ortaöğretime ilk adım, bin
dokuzyüzkırkyedilerde Düziçi'nde sizlere ulşama
şerefi, beraber geçmiş iyi günlerin anısına şu tıkırdayan
daktilo, bellekte oluşan binlerce izlenimin itisi ve ulaksız sevginin
iç itisi. İnsan yazmak isterse neler neler duyumsuyor ve
yazıyor. Sözü uzatmadan, sizleri seviyorum, adınızı
andıkça bile hoş bir duyguya dalıyorum.
Nedense o günler bana çok yüksek
gözükür, gerekçesi de sizin gibi binlerce kıymete
pınar olmuştu. Senin zaman zaman da olsa toplum önünde
konuşmalarındaki yüceltiyi, tabandan kopmayan bilimsel
yaklaşımlarını ve eğitsel yazılarını dinleyip görünce,
içimden bir soru geliyor, niye kitap yazmıyor? Kendinin
bilincinde değil mi? gibi. Sizinle övünüyorum, sağlık
afiyetler diler, öperim.
E. Aydın, 2Eylül1994
SEVGİLİ GALİP
Daha önce konu ettiğiniz gizemli mektubunuzu
aldım.
Gününde elime ulaştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu
mektubunuz bir öğrencimden aldığım en kutsal armağan oldu.
Öylesine özenle, bilinçle, özveriyle, titizlikle
yazmışsın ki, beni coşturdu. Ethem Aydın olarak maşallah, inşallahtan,
methiyeden uzak kalmaya çaba veririm, çoğunlukla yanlış
yorumlarım. Duygularımı bütün öğretmenlere yansıtabilmek
için üç gazetede yayımlattım, bunu seve seve
yaptılar, içeriğini derin buldular, hafta nedeniyle, Adana
televizyonlarında okuttum. TRT 1 kanalında dinlediğinizi umuyorum.
Mektubunuz üzerine coşkulu yazılar yazıldı, çünkü
bu bir temiz yansımaydı.
Özdeki olaya gelince, demekki Galip isterse ne
denli
özlü kompozisyonlara girebilecek.!
Televizyon yayınlarını banda alamadım, ama
gazetelerden size birer
fotokopi yollayacağım.
Şunu kafandan çıkar. Sen bir emekli değilsin, rahatsızlığında
herkeste olan kadar. Bu toplum için yapabileceğin çok şey
var. İşin yoğun, yolun yokuş dayanmak gerek, Türk insanının
sizlere gereksinimi var unutmayınız. Öperim, başarılar dilerim.
E. Aydın, 1Aralık1994
BAŞLIKSIZ
Akyol, seni gözüm bir yerden ısırıyor.
Dünyamızın ırağında mı desem, uzayın yakınında
, örnekce
Zodyak'da bir mahalle kahvesinde mi desem..!!!
Biraz hindi tabiatlıyım. Nerede birikmiş, kristalize olmuş, yani sağlam
döllenmiş iki yumurta görsem, gurk olur üzerine otururum.
Gün yorgunu, iş vurgunu olmama karşı, gavlimiz üzere, sergiye
zamanında geldim. Kimbilir uykunun hangi katmanında sevgilinin in ve
imajıyla karşılaştınki, gavlini unuttun. Bağışlanmağa değer.
Ayaklarım benimle kavga halindeydi. Adana'ya
döndüm.
Tekrar buluşmak umusuyla öperim
E. Aydın, 30Kasım1994
SAYIN MUZAFFER AKYOL
Cumhuriyet gazetesi, Pazar ekinde sizi gördüm, eski
anılarımla karşılaştım.
Mersin Liselileri derneğinin isteği üzerine açtığım sergiyi
siz de onurlandırmıştınız.
Bir türlü sizinle başbaşa konuşmaya olanak bulamamıştık.
Şimdi sizi rahatsız edişimin nedeni, İstanbul serginizle sunduğunuz
kitabı nasıl ve nereden alabilirim.? Adana henüz yok. Bana bir
adres verebilirseniz sevinirim.
Saygılar, sevgilerimle öperim.
Ethem Aydın, 22Temmuz2002
TEKEL MÜDÜRLÜĞÜNE.
Bir biyolojik yapıda kendi iç güvenliğini sağlayan sayısız
denilebilecek, kendiliğinden çalışan düzenekler vardır.
Bunlara antikorlar deyebiliriz. Vücuda giren herhangi bir rahatsız
edici, düzen bozucu etkene hemen önce kendi bölgesinde
savaş açarlar. yetersiz kalırsa imdat işareti verirler, tıp
bilimine başvurulur.
Toplumda da karmaşık bir sosyal yapı vardır. Siz memurlarımız ise
antikorlarımızsınız. Devlet panik içinde olabilir. Yangını
söndürmek için sorumlusu olduğunuz birimde rutin
önlemleri elden bırakmamalısınız.
Daha titiz, daha dikkatli olmalısınız. Örneğin sigara
üretiminde bir gerileme oluyor. Samsun sigarası kendini
dalgalanmağa bıraktı. Tütün bozuldu. Ambalaj bozuldu. Her
sigara üzerine Samsun sigarası diye yazılamaz oldu.
E. Aydın, 18Kasım1995
T.R.T GENEL BAŞKANI
SAYIN YÜCEL YENER
Ulus olarak büyük bir evrim yaşıyoruz.
Nereye gittiğimizi
bilmiyoruz. Varlığımızı korumak kollamak için yine ulusca bir
şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Türk dili
ve gramerinde W harfi yoktur.
T.R.T. kurumu adres tanımlamalarında sık sık W
yi kullandığını
görüyor, üzülüyorum.
Bir yerde bir sorun varsa, birilerinin bu sorunu
çözmesi
bekleniyorsa, baştalarsa, sanıyorum kurum ve kuruluşlara bir kez
anımsatmanızın yeterli olacağını düşünerek yazıyorum. Beni
bağışlayınız. Saygılarımla.
E. Aydın, 3Ocak1996
ÇETİN'E ÇETİN BİR MERHABA
Sağlam has bir kumaşın var. Seni sevenin hep sevesi
geliyor.
Böylesi az bulunur. Bir de sosyal demokrat olabilsen tamı tamına
halk filozofu! Sermaye ve anamal, kapital fikri senin özüne
ters düşüyor. Sen hep veren, hiç bir şekilde
biriktirmeye eğilmeyen, yani dar kapılardan geçmeyi
düşünmeyen, insanlığın yücelmesini kıble yapmış bir
yapıya sahipsin. Seninle öğünüyoruz.
Bileceksin; böyle konuşmaların adına yağ çekmek denir oldu,
yani bir olmazı oldurmak amaçlıdır. Genelde bu amaç
için de hep kullanıla kullanıla, o güzel anlamı ve
yüksekliği kaymış gitmiş, yerini pis bir yapışkan, kokuşmuş,
yağcılık deyimi oturmuş.
Bizler çapı ve kariyeri ne olursa olsun, sevgiye soyunanlar
bundan neden biraz çok laf ederiz, adımız gevezeye çıkar.
Aslında uzun zamanlar içindeki deyimlerimizin vaizlere kolaylık
getirmesi hedeflenir.
Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, insanlık
böğelek oldu.
Deli danalar gibi hedefsiz nedensiz, bodur amaçlar uğruna,
koşmak için koşar görünmek için koşuyor.
Medeniyet adına medeniyeti kemiriyor. Kendi dibini deliyor. Bir
karışıklık ömür sürecini israf ediyor. Tabiri
amiyanesiyle ya sıçarken ya kaçarken ancak
düşünebiliyor, oda elbette gelecek için yetersiz. İşin
daha ilginci: Yine herkes bir birinin elindekini çarpmaya
özeniyor, dolaplar kuruyor.
İnanıyorum ki, yaşlı dünyamız çökse
bile ideal,
evrensel insan düşüncesi geride pırıl pırıl kalacaktır.
Sorgulayacaksın:
Babam nereden başladı, nereye geldi?
Ben nereden başladım, nereye geldim?
Ölümlü olmam nedeniyle nereye kadar rampada kalabilirim?
Mehmet Çetin için düzlük nerede başlamalı?
Dünya'ya gelmek cefa, ezi, acı çekmek için değildir,
bir bayrak yarışında, kendi pankurunu iyi ve hatta iyinin üzerinde
koştun. Senden sonra gelecekler, sadece bu hayat dersinden yararlanırsa
dikkat et, mal demedim, kapital demedim, sadece şeref, onur,
biçem bağlamında konuşuyorum. Beni eğer çevremin
dedikleri doğruysa ve benim kendime biçtiğim değer doğruysa;
izlediğim yol budur. Malım mülküm yok, kapitalim yok, ama
değer verilen kafası biraz aydınlanmış, soluk alabilen, zaman zaman da
olsa aranan birisiyim. Bu da yeter, artar bile.
Merkezi ve merkez olmaya çalış, güzellik
varsa yerleşik
düzendedir. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. Olduğun gibi, asil bir
taşralı olarak kal.
Göçer gezer olma, çaktığın
çiviyi sağlam
çak. Rüzgarlar güçlü esiyor, hız
içinde erişip gitme, dölek ol.
Bizler ve birçokları gibi fırtınaların sürüklediği
bulut olma.
Çok eski bir özdeyiş vardır: Saadet
dünyayı terk
ederken son adımını köyden atmıştır. Mutlu ol, mutlu yaşa, Mut'ta
kal.
Huyum böyle, kalemi alınca böyle lafı
uzatırım, bağışla.
Sizleri kucaklar, sağlıklar dilerim.
E. Aydın, 29Temmuz1996
SEVGİLİ GAZANFER
Öğretmenlik, Tanrılara has bir sıfattır. Nasıl
olmuşsa olmuş; ben
de o sıfatın taşıyıcıları arasına girmişim!
Yüksek orunlardan devletten onay görmüş, öğretmen
olmuşum. Bana kalan, aklında buyruğu; layık olmaktır. Çok
çaba verdim, ilk mesleğe başladığım günden beri,
kalemtıraşın arasındayım, ama insan bile olamadım. Bilirsin,
öğretmen olmak için öncelikle insan olmak koşulu
vardır. İnsan; önce kendisiyle sonra da toplumuyla barışık
olabilen, koşulsuz sevebilen, karşılıksız verebilen sabırlı
özverili olmak demektir. Böyle olmanın o kadar karmaşık
sarmal gerekçeleri ayrıntıları var ki, anlatmakla bitmez,
anlamaya da akıl yetmez.
Çocuğu sevenin, insanı sevmekten
öte,öyle bir kapsamı
var ki, işte orada galiba tanrı olsa gerek!
Onun için öğretmenlik tanrı mesleği
olmuş.
Bu kadar laf kalabalığı ne, elini sallasan ellisine
rastlanır, şu
öğretmen diye tanımladığım insanlara diyeceksin o da bir
gerçek!
İdeo'da bir başka gerçek.
Kaplumbağa hacca gidiyormuş, yolda son atlı
kafilelerde gelip
geçiyormuş, atlı yolcu ulan bu hızla sen nasıl oraya ulaşacaksın
deyince; ulaşamazsam yolunda ölürüm ya!!. der.
Mitoloji; tüccarı, tanrının şehveti der.
Hakikisini
gördüğüm zaman, sözün doğruluğuna katılırım
hep Tüccar, bir karışıklık ömür içinde,
öylesine
çaba verir. Öylesine yorgunluklar üstlenir. Bir boğaz
tokluğuna çalışır çabalar. İşçi çalıştırır,
tomar tomar vergi öder. Dahası, Gazanfer örneği
çaresizlere çare imkansızlara imkan ulaştırır,
ülkenin geleceğine de katkıda bulunabilmek için dernekler
kurar, kurdurur. Atatürk'çü düşüncenin
ışığında etik ve kültürün, sanatın da, korunması
için çabalar verir.
Çünkü Gazanfer, örneği az
bulunur bir insandır.
Hep insana doğru koşmayı, insanı sevmeyi, karşılıksız sevmeyi sever.
Bütün bunlardan neden; öz saygın gereği, ben ona resim
satmam ama yaptıklarımdan beğendiği olursa seve seve hediye etmekten
tat duyarım. Şeref bulurum. Bu örnek insanı öperim.
E. Aydın, 7Ekim1996
ULUSUMUN ONURU,
ADANA'LI OLUŞUYLA
ÖĞÜNECEĞİMİZ
SAYIN İSMET ATLI
Bugün sabah yürüyüşünde "bir uzaylı tanrının
şehveti" eski baraj regülatörü üstünde, bir
öğretmen eskisine lütfetti günaydın dedi. Bu sıradan bir
olay değil, tansığdı. Şaşırdım, her insan gibi ne yapmam gerektiğinde
kararsız kaldım.
Beni bağışlayacağını umarım. Büyükler bağışlayıcıdır.
Heyecanım hala sürüyor, karşılaşmadan sonra yavaş yavaş hep
yürüdüm, düşündüm: Birinci Akdeniz
oyunları serbeste, 1954'de dünya ikincisi 1956 dünya kupası
şampiyonu, 1960 Roma olimpiyatlarında İranlı (Gulam Rıza tahtı) nasıl
çevire çevire yendiğini 1962 Grekoromendeki başarı
gözümün önünden, belleğimin sınırlarından
gelip geçtiler!....
Benim için de mutlu bir gün başlattınız,
göklerdeyim!.
Şimdi röportuarımda üç uzaylı var:
Güreşçi
İsmet Atlı, müzik ustası Nevit Kodallı, heykel ustası Hüseyin
Gezer..... Bunlarla sevişiyor, büyüyorum.
Saygılar sevgiler.....
E. Aydın, 8Ekim1996
SAYIN BAYAN ESMERAY AKTÜRK
Bugün Cumhuriyet'te bir yazınızı
gördüm, şaştım kaldım!
Bir sayfayı yandan kesen bayrak rengi; ona sımsıkı
sığınmış, utopik bir
yazı! Öyle bir utopya ki, oluşması, uygulaması işten bile değil,
ama olmuyor olamıyor!!
Şimdiye değin gördüğüm ve edindiğim
izlenimlere
göre; ülkemiz profesörlerden çektiğini,
nasırından çekmemiştir.!
Peyzajı öldürdüler, bitki ekolojisini
bozdular.
Meyvelerimizin o, kendine özgü tadını,
lezzetini,
çeşitlerini hiç acımadan, yapaylarıyla değiştirdiler.
Buğdayımızın otantik kokusuna, tadına kıydılar. Bin bir çeşit ve
tattaki elmalarımız, eriklerimiz; bir botanik müzesi
kurulmadan yitti, gittiler! Saymakla bitmez ki, sayasın. Etimiz,
sütümüz, yumurtamız, peynirimiz entel ukalalığı uğruna
özelliklerini yitirdi..
Hanımefendi; kültürümüzle
acımasızca oynadılar!!!
Profesör kimliği; bütün bir
ülkenin
dününü, gününü, yarınını kapsayan
evrensel düşünceyi kavramayı, kapsamayı içeren, sonsuz
tanılı bir gücün birleşgesidir.
Moda, gelip geçicidir. Ülke kimliğini
etkilemez. Nerde
benim mis kokulu yafam, finikem, dörtyol misketlerim; tatsız
kokusuz vaşikton modası uğruna yok oldular. Türklere yerleşen,
akasya zor büyüyen çirkin bir ağaçmıydı ki,
yoksunu olduk..!
Bunları ben, tekrar tekrar yazdım ama ülke öksüz
çocuk gibi; okuyan, anlayan, duyumsayan, kelaynak örneği
azaldı. Bayrağa sığınmış imajı veren yazınız için bin
teşekkür.. Yalnız olmadığımı duyumsayınca bunları yazdım, hoş
görüle..
Sizinle övünüyorum. Saygılar.
Resim Öğretmeni Ethem
Aydın, 3Mart1997 Pazar
SAYIN PROF. DR. ŞERAFETTİN TURAN
Çağdaş Türk Dili Dergisinin 76.sayısı elime geçti,
heyecanla ve umutla karıştırdım.
Sizin yazınız da dahil T.D.K koyduğu ve yerleştirdiğini sandığım
yazım,kurallarına uygun değildi
Her iki kapak resminin Türk Diline kattıklarını da anlayamadım.
Şiirlerde vurgu eksikliği var, keşke sizlerden gören bir göz
yazara hatırlatsa idi. (Sevi ile) Seviyle olmalı. (Görekin ve
göverme aynı rengi vurgular. Dahası bu şiir aşağıdaki gibi olamaz
mıydı?
Seviyle
veya Sevince
Seviyle arınınca yüreklerimiz,
Beyaz güvercinler salarız,
Umarsız beklentilere
Devinir düşüncemiz
Yeni renkler ekleriz günlere
Bir başka ışır güneş
Yeşerir doğa
İnsan sesimizle
Bu eleştiri sevgiyle saygıyla yazılmıştır, saygılar.
E. Aydın, 20Haziran1994
SAYIN PROF.DR. TÜRKAN SAYLAN
Galiba evrensel insanlık, (şartlı refleks) almak
vermek esasına
göre kurulmamış. Bugün, içinde bulunduğumuz soysuz
düzenden bahsediyorum. Şimdileri insanlarımız, hep bir koyup,
yirmi almayı hedeflemişler. Eskiler ise düzenlerini hep vermek
üzere kurmuşlar, denize atlamışlar, bir bilen olur demişler.
Cumhuriyet gazetesinde dolu dolu bir yazınızı okudum, düş
gücü üzerine. Dahası bir gazete, az sayılmayacak bir
bölümünü yazıya ayırmış, okunur mu? okunmaz mı?
Okunursa kimler nasıl okur? Yetke sahiplerinde bu hassasiyet var mı?
Denilmemiş, içtenlikle yazılmış, gelecek denize atılmış bir
yazı! Anlayana....
Eğitimcinin işi hep böylesine zor aslında.
Hızlı okuma eğitimi
görmüş insanlar, bu yazıyı hiç mi hiç
anlayamazlar, çünkü ben öğretmenken bir saatte
okuyabildim, tam özümsediğimi de söyleyemem.
Siyasilerimiz küçük ve çıkar hesapları
nedeniyle okuyamayacaklar, tüccar okumaz, Prof.lar "en" oldukları
için okumazlar, öğrencinin formal derdi başından aşkın! Ama
buna rağmen cesurca düşünce gücünüzü
sergilediniz, belki de rahatladınız. Hatırlarsınız, Uğur Mumcu olayı
nasıl da çığ gibi büyümüştü, herkes hırsız
var diye bağırıyordu da, sokaklar yalancı artistlerle dolmuş olayı
gürültüye getirerek hırsızı kaçırmışlardı.
"Bizlere de, ne kadar vatansever varmış" dedirtmişler ve
yüreğimize su serpmişlerdi?!
Peki ne olacak bu ülkenin hali? Kim bu vatan
bizim diye
sarılacak?. Köy enstitülerini kuramaz, kursak da
yaşatamazsak, köylünün ürününü
değerlendiren köy kooperatiflerini ayaklandıramazsak, oturmuş bir
toprak reformu yapamazsak, köylüyü köyünde
mutlu ve üretken edemezsek, bu artist mankenleri baş tacı
edeceğiz, veya ne zaman dur diyeceğiz, kim bu şerefli işi başaracak?.
Biz hepimiz birleşik kaplara döndük.
Konuşma cesareti, yaratma cesaretimiz yok, şiir
yazar gibi ufuklara
bakıyoruz, böylece maymun ağabeylerimizden belki bir adım ilerde
olduğumuzu düşünebileceğiz. Aslnda yok birbirimizden
farkımız, Osmanlı bankasıyız. Baksanıza bende sizin yazınızdan
etkilendim, bir sayfa doldurdum. Saygılar, sevgiler.
E. Aydın
SAYGILAR DEĞER MESİH'İME
Doyumsuz bir süreç başlattınız. Erken
veya geç
başladı ama hızlı aktı. Bilirsiniz, düzenin düzensizliğe
eğimi hep büyüktür. Bu eğim bir yapının özbenine
doğru olursa, belirsizliğin labirentlerinde tutuklu, ışığa aç,
ne de çok boşluklar varmış! Olanlar olması gerektiğinden hızlı
gelişti. Seçenekler, kör iradenin esiri oldu.
Yekesi kopmuş bir kayık gibi.....
Yaratılan kaosta, çocukluktan buyana birikmiş
açlıklardan
olacak, ten hep öncül oldu. Özde, içtenlikli
izlence ışıktı, aydınlanmaydı, beyin gücü idi.
Ten, heryerde her zaman bulunma durumuyla sıradan
varlıktı. Bendeki
duyumların yanıltıcı ilizyonu gerçeğimizi gizledi. Bilgemiz de
sabırlı oldu, doyumu bekledi. Ama o süregenliğini koruyor.
Düzenlediğin ışığa, aydınlığa doğru hareketin
rampasında, rotası
düzeltilmiş olarak sizi bekliyorum.
Sonsuz saygılarımı, sevgilerimi sunarım.
E. Aydın, 10Aralık1995
SAYIN IŞIK KANSU
(Helalar üzerine bir inceleme)
Dünkü köşenizde, bir din adamının helalar üzerine
radikal buyruklarını yazmıştınız. Oradan esinlenerek, çoktan
beri kafamı karıştıran, ama etek altı olduğu için yazamadığım
incelemeyi size yolluyorum
Hela bir kültür, etik olayıdır. Gücünü
anatomi, fizik ve fizyolojiden alır. Direngenliği,
gerçekçiliğinden gelir.
1Sağlıklı bir boşalma; bütün vücudun kendi
üstüne bükülmesiyle hızlanır, hızlandırılır.
Bağırsaklar, mesane, mide belli bir süre basınç altında
tutulur, güç belli bir gereksinime odaklanır, (zaten
beyinsel işlevde de metot bu değil midir?)
2Temizlenme pratiği, çok çeşitlidir; Kişinin durumuna
göre şekil alır. Mevsimine göre sıcak su, ilaçlı su
kullanma imkanı vardır. Eğer istenirse çeşitli otomatik
temizlenme sistemleri kurulabilir.
3Daha önce kullananlarla arada daima bir hava yastığıyla
hijyeniktir de..
Alafranga tuvalete gelince, orta çağların lazımlık
düzeneğinin biraz gilişmişi değil midir? Üstelik orada bir
kişi içinken, burada çok kişi içindir. Arada
koruyucu olarak hava yastığı yoktur.
1Fiziksel, fizyolojik doğallıktan uzaktır. Boşalma tam olamayacağı
için ister istemez, günlük estetik konforların bir
bölümü, (gazete, kitap okumak, kahve içmek), hela
ile bütünleşir.! Bana göre bu psikolojik bir
çöküntüdür.
2Her ne kadar, hela taşları temizlenmiş olursa olsun, ten yoluyla
alınabilecek hastalıklara karşı, gerek gerçek, gerek doyumsal
olarak açıktır.
3Temizliği kolay gibi gözükür; Ama ciddi sorunları da
hep vardır. Anus üzerine verilen tazyikli soğuk su;
bütün vücudun ısı düzenini derinden etkiler. Omur
rahatsızlıkları çekenler bunu iyi bileceklerdir! Hele hele
mevsim kışsa....
Bilirsiniz, din tek doğrudur; değişkenliğe açık değildir. Aynı
zamanda, kültür vereleri, bilimsellik dinin konusu değildir.
Saygılar, Sevgiler.
E. Aydın, 31Mart1997
GÖNÜL ADAMI ORHAN ASLAN
Zamanımız, gönül adamından yoksun yaşıyor.
Gönül
adamı olmak, gönül adamı rolü yapmak ikidir.. Hani atın
rahvanlığı üzerine konuşulurken: Anadan doğmamı, sonradan olma mı
diye bir söz vardır. Anadan olma rahvan atın üzerinde kahve
içersin, hiç sallamaz, eğer tayın iki yan ayağına
köstek vurulmuş, koştura koştura rahvan edildiyse; atın
üzerinde oturan, değil kahve içmek, hiç rahat
edemez; Hem at tez yorulur kanter içinde kalır, hemde binenin
hışırı çıkar..
Sonradan olma gönül adamları da, tıpkı
sonradan olma rahvan
at gibi, konuğu yorar. İlişkiler çok iyi bitmiş gibi olur ama
artık ikinci bir yakınlığı, ne konuk ne de konuk sahibinde sıcak
ilişkiyi sürdürmek istencesi kalmaz...
Ben 1920'lerde Mut'ta doğdum. Müderris Hoca'nın
oğluyum.
Vaktiyle nereden geldiklerini bilmediğim, ancak
uzaylı sanılacak,
bir Mızra beyler Mut'ta otururlardı.
Fakiri fıkarayı şartsız kollar, sorunu olan hemen
hemen herkesin
yanında olurlar, çocuklara insan muamelesi ederler, yedirir,
içirir, giydirirler. Bütün bu işleri gizlice
yaparlardı. Dahası Mut'u hep Mut'luyla paylaşırlardı. Büyük
çok büyük uzaylı idiler....
Ulusal savaşı özümsemelerini, katkılarını anlatmayacağım, o
benim anlatım gücümü aşar.
Siz, soyun gururu; çağdaş temsilcisiniz.
Koruyor, kolluyor,
ideal insana doğru koşmanın bedelini ödeyerek
yürüyorsunuz, dahası gönül adamlığını
sürdürüyorsunuz.
Ben Ethem Aydın, geçmişin belleğinden
hareketle, sizlere
öğrenciliklerinden beri tanıdığım, mesleklerinde de başarılı
olmuş, pırıl pırıl sekiz öğrencimi konuk olarak getirmek
cesaretini gösterdim
Benim için nostaljik, onlar için
örnek bir konuk
severlik sergilediniz. Onları da mayaladınız... Sanıyorum yaşam
böyle güzel, böyle anlam kazanıyor.!
Gurubumuz adına saygılar, sevgiler sunar
öperim.
E. Aydın, 8Haziran1997
BÜLENT AKBAŞ DOSTA AÇIK
MEKTUP
Çok özel ve güzel, bence çok çok değerli
sürpiriz armağanla bana mutlulk göz yaşları
döktüren güzel insan.
Boşuna denilmemiş İNSAN İNSANDA ÇOĞALIR diye.
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir huzur doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip hüzün çöktü içime
Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar ya insan
Hani bir şarkı söyler ya insan
İşte öyle bir şey
Hani gözlerin dalar ya bazen
İşte öyle bir şey
Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayar ya insan
Hani gözleri dalar ya bazen
İşte öyle bir şey
Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani gök gürler ya arkasından
Şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey
Erol Evgin'in şarkısın yaşadım, yolladığın andaçla. Erkekler
ağlamaz dense de, hıçkıra hıçkıra ağladım,
utanarak, gizlenerek ....
Ben, ıram gereği hep sıradanlığı seçerim. Öyle
gönenç bulurum. Memurun yaşamı, binlerce örnekle
doludur. Buyruk altında yaşam budur.
Bencileyin, Türk insanı doğuştan ezik ve içe
dönük oluyor. Sana da bir akşam toplantısında söylediğim
gibi: Mutluluk adalarına sıradanlık denizlerinden gidilir.
Bu yıl hayatımda bir deprem oldu.
Mersin Liseliler Derneği'nin uzgörüsü, kadir şinaslığı,
Doğan Akça'nın cesur, özverili çabası, sizlerin
katkılarıyla oluşan dergi
Öğrencilerimin unutulmağa bırakılmış geçmişten aşıp
güncele serptikleri koneftiler. Övgüler...
övgüler.. övgüler.. Bir öğretmen için
bundan daha değerli ne vardı..!!!
Bülent, demekki insanlık ölmemiş. Ölmez de...
Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar...
Sizlerle övünüyorum
E. Aydın, 8Ocak1995
BÜLENT AKBAŞ
Bizim buralarda selam alışverişi, kısa dalgadan sık
sık yapıldığı
için, tonal bazende melodik bellekte kayda girer; böylece,
(alo) yu alır almaz, iç servis, bellekte kayıtlı <figür,
jest, konuşma, ara iletişim, gizli ve açık ilintili
söyleşler, varsa gerginlik ve muhabbetler>, yani
bütün geçmiş zamanların sonsuz ürünleri;
ekrana anında yansır. Bugün <alo> nuzu alınca ekranda
Bülent Ersoy'a kadar geniş bir yelpaze, hemde fuluğ olarak
belirdi.
Seni netleştirip ekranda görünce, doğrusu
ya, heyecanlandım.
Özlemin tutukluğuna girdim. Ayıktığım zamansa telefon kapanmıştı.
Elde kalan; bir adres 2000 km mektubumu onun
üzerine kuracağım.
1565 km uzaklarda bir dost...sesi. Elbette heyecan
verici.
Gerçi şimdiye değin hiç mi hiç
anlayabilmiş
değilim, alıcı kuş misali; yerden alır gökte yersin; gökten
alır yerde yersin.
Ele aldığın her işi <sılayt satımı hariç>,
kotarabiliyorsun, Mersin'de olsaydın, arasıra sohbetler edebilseydik,
çünkü senin sohbetlerinde, türlü
türlü çiçeklerin kokusu, tadı vardı. Sonra
"yuvarlanan taş yosun tutmaz" gibi bir de ata deyişi duymuştum
Bunları da geçelim. Bir yaz günü gelirse, hocanın
hanımı <herif çok sokuldun, terliyorum, az öte git>
demiş. Hoca kalkmış eşeğine binip yola ravan olmuş.Kars'tan tel
çekmiş,hanım daha gideyim m>?
Haritaya bakar bakmaz nedense o uç yayda, iri
harflerle, Batum,
Hopa, Erhevi, Fındıklı, Aatdeşen, Pazar, ondan sonra, <offfffff>
gelir. Richard Bach'ın "Mavi tüy, bir çif kanat" ını
okumuşsundur.
Eğer bir kimse (çocuk, erkek, kadın) farketmez; mavi
gökyüzünde süzülüp giden bir
uçağın sesini duyunca, gözlerini maviliklerden
ayıramıyorsa; o, özgürlüğün hasretini
çekiyordur.! Bir çift kanat onun için varlıktır,
hayattır, herşeydir. Bence de insan budur:
<gönlünün çektiği yere gitmelisin> yaşamın
gerçeği bu....!
Vaktiyle bir gün İçel Sanat
Kulübü dergisine
yolladığım yazıların gözden geçirilmesi, düzeltilip,
(bazen de ters yüz ederek) yayına sokarken çektiğin
yetmezmiş gibi yine beni okumak anlamak gibi bir eziyetle karşı
karşıyasın. Ne yapalım kaşındın, telefon açtın...
Bülent seni seviyorum, özlüyorum,
öpüyorum....
Eski dostlar, eski dostlar..
E. Aydın, 14Eylül1997
SAYIN İSMAİL TUNALI
(ünvanlardan arındırdım sizi; bence büyümek, arınmaktır.)
Sizi fırsat buldukça izlerim,hep şaşılası bulurum.
Sanat gibi karmakarışık, uçsuz bucaksız bir olguyu,
öylesine özümsemişsiniz ki; yılların resim
Öğretmeni, ben bile bazen sizi anlamakta zorlanıyorum.
Panelde size yöneltmeyi
düşündüğüm sorularımı
yazmaya karar verdim. Amatör bir dinleyici çokluğunun
hakkını yememek için. Panel konu başlığınız, "Sanat Eğitimi ve
Sanatın sorunlarıydı". Haklı
olarak, derinlemesine girmediniz, dinleyici ve zaman nedeniyle.
Sanatın, organize eğitimi nasılı olmalı? Olabilir
mi? Çağdaş
dünya, bunu nasıl ele almış?, başarmış mı?, yoksa daha mı
karıştırmış?. Konu; birey ve onun yaratma yetisi olunca,
"Özgürlük" sözcüğü bir kale gibi
karşımıza dikiliyor.
Eskiden, Güzel Sanatlar Akademileri yalnız sanatçı
yetiştirirdi. Böylece özgürlük kısmen korunmuş
olurdu.
Ortaöğretim için ise, eğitim enstitüleri
(fakülteleri) vardı. Programları pedagojik, psikolojik çok
yönlüydü.
İşResimYazı, ulusal yazı, yazı karekterleri, iş içinde eğitim,
doğru görme, gördüğünü doğru çizme,
düzenleme, anlatımda biçem, ünlü
sanatçılar, sanat akımları, ekoller üzerinde tartışmalar,
grafik bilgisi, afiş, marka, kenarsuları, ulusal dokuma motifleri gibi.
Kültür etkinlikleri, folklor
konuydu. Adı "resim" olsa da,
çok zordu.
Daha sonraları, Akademilere de öğretmen olma
hakkı tanındı.
O güzelim ortaöğretim programı delinmiş,
Akademik kariyere,
topluca eğitim feda edilmişti. (Köy Enstitüsüleri
örneği).
Öğretim üyeleri; Önce sanatçı olmalıdır
sloganıyla yollara döküldüler. Başardılar da.! Organize
eğitimi yok ettiler.
Bileceğiniz gibi; İlköğretim, ortaöğretim temelde:
İlgilendirmebilgilendirmeyle çocuğu öğretime hazırlar.
Program bir bütündür, eğitseldir. Her ders birbiriyle
örtüşerek bütünü oluşturur.
ResimİşYazı dersleri bütünün
koruyucusu, bağlayıcısı,
temelidir. Ortaöğretim programı çok güzel
düşünülmüş, hala da kusursuzdur.
Büyük Atatürk, Cumhuriyet'in
ilanından hemen sonra;
1924'de, Amerika'dan, John Dewey, İtalya 'dan Maria Montessori 'yi
davet edilmiş, Türküye Cumhuriyetinin eğitim programı nasıl
olmalıdır, düşüncesi uzun uzun tartışılmış,
olgunlaştırılmıştır.
Uygulamadaki ideal programa göre; Öğretmen önce,
eğitimci olacak, sonra da, zaman bulabilirse, sanatçı olacak
diye düşünülüyordu.
Bunları, size yazış nedenim: siz sanatta, eğitimde
bir otorite
yönlendiricisiniz; Konuşursanız, dinleyen olabilir, olmalıdır.
Kafamı karıştıran iki sorun:
Türkiyemiz'de, son otuz yıldan beri sanat hep, arsıulusalı oynuyor.
Siz ve sayılı "eleştirmenlerimiz" de böyle
düşünüyor olmalılar ki, sergilerde başarı arsıulusala
endeksli.
Benim bildiğime göre; sanat, önce ulusal, sonra arsıulusal
olabilir.
Geçen süre çok olmasa bile, bir ulusal sanatımız
belirlenemedi mi? Gereksiz mi? Sizin düşünceleriniz, benim
için çok önemlidir. Saygılarımla.
E. Aydın, 12Mart1998
<panel>
SAYIN IŞIK KANSU
Charles Darwin, "türlerin kökeni" adlı ünlü ve hala
güncelliğini koruyan teorisinde evrimin yönünü
nasıl kestirmişti.!
Acaba Darwin, türlerin kökeni'ni tüme varımla mı,
tümden gelimle mi belirlemişti.
Bunu iyice, enineboyuna düşünmemiz gerekecek.!!!
Sahiden insandan önce tanrılar varsa
Bizler onların çehresinde, O'nun yüceliğini
amaçlayarak yaşamımızı ister istemez
sürdürüyorsak.
İnsan canlıların en gelişmişi, düşünceyle doğaya da
egemen olan tek varlıksa
Bütün varlıkların sonsuz yetilerini özelliklerini
kullanarak özden ideodan hızla uzaklaşmamız bir paradoks olmuyor
mu???!!
İnsanı insan gibi bulmak gittikçe zorlaşıyor. İlk varoluşta
iyiydik de kötüye doğru değişmiyor muyuz? Saygı sevgiler.
E. Aydın, 16Mayıs1998
ARMANSU.
Bu beti, 1Ekim1997 de yazılmış. Doyurucu bir
yanıt alınamadığı
için, yenilenebilir buldum.
Çağımız için gün, ay, yıl sözcükleri,
sanıyorum ilklerdeki anlamını yitirdi. İyiden iyiye göreceymiş
meğer.!
Pazaretsiyle cumartesi öylesine örtüştüki, şaşırıp
kalıyorum. Eskiler tıktık yavaş tempoyla tesbih çekerek zamanı
savmaya çalışırlardı. Şimdilerde öyle zaman eritme
araçları bulundu ve bizler de izninizle "zavallılar" diyeceğim,
kapıldık gidiyoruz çarkın rüzgarına... dön babam
dön...
Kültürümüzün, etiğimizin ve
bütün
gelenekgöreneğimizin sallandığını, yıprandığını ve de yerine
henüz bir mantıksal neden getiremediğimizi üzülerek
görüyor; belkide o geçmişimizi inanılır kılan
nostaljimizi ne idiği belirsiz ütopyalara yem ediyoruz
Bahar gelsin diyoruz, yazı görüyor yaşıyoruz, güzde umut
ararken kış kendi mantığıyla yağmuru, ayazı, rüzgarı ile gelip
bzileri dar zamanlara, kapalı mekanlara hapsediyor. El hasıl, doyumsuz
yaşıyor, yaşıyoruz.
Herhalde zaman diye bir şeyi biz uydurmuşuz.
Aslında zaman doğduğumuzda başlıyor, yaşadığımız
anlarla şimdi'lerle
zenginleşiyor diye düşününce, ne gariptirki, dün
ile yarın arasına sıkışıp kalıyor, yaşamıyoruz. Koşuşturmalar da
cabası.!
Bereket versin, Aydın Sanatevi hareketliliğini
koruyor. Gelenlerle
gidenler (ben onlara "bal arılarım" diyorum), günden, dünden,
yarından uzun uzun konuşuyoruz. Bazen yaşlı dünyayı yok sayıyor
kozmostan yeni bir gezegene taşınıyoruz.
Olmazsa.., o da olmazsa, hükümetleri deviriyor, yenilerini
kuruyoruz.
Birkaç öğrencimiz de oluyor. Prof gibi, tüccar gibi,
öğretmen gibi.
Boyuyorlar, boyuyoruz.
Hep Amerika'yı yeniden keşfedip mutlu oluyoruz. Atike don dike, gene
söke, gene dike.
Sizin çok programlı yeniliklere açık
çalışmalarınız oluyordu. Doğrusu ya, onları merak ediyorum.
Arman bey'i ve sizi öprerim.
Öpülecek başkaları da varsa onları da....
E. Aydın, 26Mayıs1998
SAYIN EMİN CEYLAN
6 tarihli Cumhuriyet BilimTeknik ekinde yazınız
yayımlandığına
göre güçlü bir beyniniz, birikiminiz de var.
Balkonda geçirdiğiniz aylak zamanda konu ararken konu başlığı
olarak aldığınız "tutuculuk" la özdeş olmuş, bal gibi soylu bir
tutucu olmuşsunuz. Mikronun tuzağına düşmüşsünüz.
Biri yanıcı biri yakıcı olan H , O , nasıl olurda yapımızın
büyük kısmını oluşturan su olur?!!!
Umarı makro'da aramamız, kozmosa bakmamız, insanın
iki ayak
üzerine kalktığı günden başlayarak toplum yapısının
anatomisine, savaşlara, nedenlerine, giyotin ağzında can veren zehir
içirilen üstün insanlara suç olarak
dediklerinize bakınız...
Yalnız adam Mustafa Kemal'e bakınız.Hep insanın evriminin
sürdüğünü
görürüz.
Güneşe taptık, denize, aya, çok
tanrılara, apis
öküzüne de taptık. Peygamberler geldi. Tek tanrılı
olduk. Din savaşları verdik. Kırımkırım kırıldık.!
Amma, düşünce ve sağduyu, yavaş da olsa hep yol aldı,
bugünlere gelindi.!
Yarınlara da gidileceği kesin. Hem de daha insanlaşarak.!
Bilirsiniz: Din tek doğrudur. Şöyle veya böyle hepimiz
dindardık. İnanmak dirimseldir. Seçenek çoğaldıkça
inançlar da dal budak salar. Bizlerde olduğu gibi.!! Ama
geç ama erken.!
Belli zaman kesitlerinde, her insanın kendi
doğruları egemendir.
Sabırlı olalım. Evrim sürüyor.!
Çeşitlilik, doğanın ; çok seslilik
insanların
mozayiğidir. Gerekçesi, daha iyi, daha uyumlu bir yaşam
içindir.
Devler ve hükümetler anarşi içine
düştüğü zaman; ulus, arı kovanına çomak sokulmuş
gibi, darma dağın ve saldırgan olarak kendi radikal doğrusuna koşar.!
Evinizin balkonundan görüp izlediğiniz, kendinize göre,
yani mikro olan görüntüyü verir. Gerçek
değildir.
Onuncu yıl marşını lütfen hemen bulunuz, bir
daha okuyunuz. Bu
marş köy, kasaba, kentte gümbür gümbür
içtenlikle söylenir, sevinç gözyaşları
dökülürdü. Altmışbeş sene önce!!!!!
Şimdi ne değiştiki...!!!
Ulus ayni, ama devlet inandırıcı değil. Kargaşa
burada. Sevgi saygılar
E. Aydın, 7HaziranI998
ALİ BEY DOSTUM,
Ben Mut kazasında doğdum. Askere alınan akrabaların
yetimleriyle onbeş
kişi 67 metrekare bir alanda barındık. Otuzaltılar, yuvarlana yuvarlana
öğretmen oldun dediler. Yine kendimle hesaplaşa hesaplaşa Gazi
Terbiye ve orta öğretim..!
Ali, beni, ben doğurdum. Kendimle didişe didişe bu günlere geldim.
Dahası adımız iyiye çıktı.
Mersin Lisesi'ne geldiğim zaman Mut'un
Çaltılı
köyünden bir kız çocuğu aldım (3 yaşında) evlatlık
sözverisiyle. Hanım O'nu hizmetçi etti. İlkokula bile
yollayamadık. Onüç yaşına geldiğinde köyden kısmeti
çıktı, verdik.
Şimdi ben vefa borcumu ödemeye
çalışıyorum. O kızın
çocuklarını okutmaya çabalıyorum. Bu işe ilkokuldan
başladım. Hiç yoktan bir Hidayet yarattım. Resim öğretmeni
oldu. Ayşe'ye liseyi bitirttirdim. Köyde kalmasın istiyorum.
Yanıma getirdim. Sizin dersaneye yazdırdım.
Hepsinin kafaları ham ama iyi insanlar. Bilmiyorum
benim ilgim belkide
kendi çocukluğuma benzedikleri içindir.
Bunları yazarak senin kafanı niçin karıştırdığıma gelince: Beni
anlarsın, gölgelisin, yardımcı olmayı seversin, kumaşın has
kumaş...
Olanakların elverirse yüz rakamında kalalım.
Buyurmuyorum, yine de senin dediğin olacak.
Bu kızla lütfen farklı ilgilenirsen (ki umuyorum), beni
sevindirmiş olursun. Öperim.
E. Aydın, 3OEylülI998
SAYIN DURUKAN
Benim valiliğe yazdığım mektupta anlattığım sorun
kişisel değildi.
Öncelikle Adana'nın sonra da ülkemizin sorunuydu.
Yirmi seneden beri yol düzenlemelerinde belediye hep yolları
yükseltiyor. Bütün dünyada uygulanan bir şehir kodu
vardırki, bu sabittir sivil toplumla yapılan bir sözleşmedir.
Bağlayıcıdır.
Belediye fen işleri inşaata ruhsat verirken nedense
bunu kullanmıyor.
Binalar hep çukura gömülüyor.
Dünyada uygulanan sistem; eski yol sıfır
seviyeye kadar kazılır,
eski yol seviyesine kadar yamanır, tıraşlanır.
Şiddetli yağmurlarda sel baskınını bekler durumda kalınıyor. Şimdi
Kurtuluş mahallesinde olduğu gibi.
Arzu ettimki, çağdaş, uygar, ileriyi
görebilen sizlerle
konu gündeme gelsin, önem kazansın, Türkiye'mize
örnek teşkil etsin.
Seçimlerin yaklaşması nedeniyle düzensiz yapılanma hızla
sürdürülüyor.
Üst yetkilerle donanımlısınız. gerekirse
çalışmalara
yön verebilirsiniz beklentisiyle yazıyorum.
Bu şehir bizim. Sorunları da öyle. Çarpıklıklara karşı
duyarlıyım. Becerebildiğim kadar yazmayı denerim. Bazen ironiyi
seçerim. Okuyacağınızı umarak birkaç
örnek
sunuyorum. Saygılarımla .
E. Aydın, 12Aralık1998
SEVGiLi (*), (*), (*) KARDEŞLER.
Dün perşembeydi, bugün cuma. Günler
de ne çabuk
dün oluveriyorlar. Günü yaşamadan yarınlar geliyor.
Pazartesi ile cumartesi neredeyse üstüste.!
Bundan neden belkide birileri yeni bir günleme
usulü bulacak,
buna gereksinim var. Yahutta insancıklar günlerini adam gibi adam
olup yaşamayı öğrenecekler.
Artık dünyamız eskisi kadar güzel, eskisi
kadar geniş,
anlamlı, içtenlikli, coşkulu, sevgi yüklü değil.
Kanıma göre, artık güzellikler kitaplarda kaldı. Şu telefon,
şu televizyon, radyolar yüzünden insanlar kolaycı oldular.
Birbirleriyle konuşmak, hal hatır sormak,
içtenlikle sevmek, hep
ama hep sözde kaldı. İnsanlığın vazgeçilmesi olan sevgi,
olaydan en çok yara aldı. Sevmeyi unuttuk. Yörüngeden
kurtulmuş gök cismi olduk, çılgınlar gibi çarpışan
otolardayız. "Gök yüzünde yalnız gezen yıldızlar biz de
sizin kadar yalnızız" türküsü örneği...
Okumuyorsak, yazmıyor, yapmıyorsak,
düşünmeğe zaman
ayıramıyorsak, bir sanat, içten sevilen bir iş yapmıyor,
gününü gün etmeyle leyleğin ömrü
örneği yaşıyorsak, "solucanın bile karnı doyarken boğaz tokluğuna"
yaşıyorsak, bence bir yerlede birşeylere yazık oluyordur.
Sizlere gelince:
Sevgiyi görülür birşey sanıyorsunuz.
Elimizle dokunup
tutamaz, göremezsek yok sayıyoruz... İyi de tanrıyı
görebiliyor muyuz?
Ama seviyor sayıyoruz. Onun için, içtenlikli zorluklara
katlanıyor, O'na kızmıyor, gel de seni görelim demiyor, toplum
zararına işlerden kaçınıyor, O'na kızmıyoruz. Sevgide kusursuz
olmaya çalışıyoruz.
Kusursuz sevgi, kendimizi bir an karşımızdakinin
yerine koymakla
bütünleşir. Bizler büyüğünüzüz.
Sayıyor, seviyorsanız eğer, onun içinde bulunduğu ortamı, resim
malzemelerini, kitaplığını, ortamın hepsini, eşini, dostunu, bir başka
mekanda ve uzamda oluşturmak olası mı?
Düşünmek gerek. Yalnızca "gelgel"
sözcüğü
sevginin gösterişidir. Onun için yazmak zordur. Yine onun
için yazmıyorsunuz. Düşündüğünü,
duyduğunu yazmamak, eğitimde onarılmaz yaralar açan eksikliktir,
kusurdur.
Ben yazıyorum. Ve bundan zevk alıyorum. Bir saatten
beri sizlerle
başbaşa olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Önceleri konuşmak vardı.
Şimdi okumak yazmak devreye girdi. Böylece, yani bundan
böyle, milyarlarca milyar zamanın belleğini ataların mirasını
koruyabiliyoruz. Kitaplar....!
Yeni bir yıl daha geliyor. akıl getirecek,
düşünce getirecek,
uyumlu olmanın, bağışlayıcı olmanın yollarını öğretecek.
Yeni yılınızı kutlar hepinizi öperim.
(Bu kağıtlar, benim alın terimden arttı. İyisinden
oyuncaklar alın,
gıdım gıdım harcayın, oynayın.... Sakın (*)'a kaptırmayın)
E. Aydın, 17aralık I998
MUHTEREM VE KIYMETLİ MUTLU
Anştayn, Atamu değerlendirdi, çağlar boyu
bilinen ve fakat bir
türlü kullanıma ulaştırılamayan atomu kullanılır yaptı, atom
çağını açtı. Yine Mersin'in ücra bir kasabasından
birileri çıktı, enteresandır, insanın içindeki atomu
buldu, gerçi buda biliniyor, moral, kondisyon, kreasyon, şu bu
diye isimlendiriliyor ama bir türlü açık seçik
uygulama alanına konmayan teoriyi kullanılır yaptı.
Yerli ve dış yayınlar hep senin bu bulgularından
bahsediyor, okuyor
musun? Diyeceksin ki, yaratanların alkışa ihtiyaçları yok.
Doğruyu söylemek gerekirse, beni şaşırtıyorsun. Bir yanda partinin
çelişkili ve karmaşık çalkantısı, şehrin bin bir
sorunları, bir yanda en uç karşıtların bile alkışlayacağı,
dünyaya parmak ısırtan sosyal patlamalar. Eh Mut'lu dost, bu şeref
sana yeter.
Mersin'e içten coşkuyu getirdin, yirmibirinci asrı getirdin,
sansasyon dorukta, müzik ve resimle sanatsal coşkuyu, sporda
evrensel kişiliği öne aldın, daha sayılamayacak binlerce öze
çıkarma yaptın, sana binlerce aferin. Özal hendek atlarken
atlatırken, sen çağ atladın, atlattırdın. En iyisi ceketinin
iç yakasına bir gök boncuk iliştir.
Ancak ortaya koyduğun bu oluşumun adını henüz
koyamadık,
isterseniz ve de münasip bulursanız, buna "Mutlu Çağı"
diyelim.
Mutlu seninle övünüyorum, selamlar, sevgiler.
E. Aydın, 2Ekim1990
OSMAN ŞAHİN
Belki sende okumuşsundur, Ruso'nun Bijon Akademisine
sunduğu, 21
sayfalık bir tez vardı. İlimler ve Fenler, Medeniyet'in Gelişmesine
Yardım Ettim mi?'ye seçkin yanıt.
Savunmayı okuyan bir jüri üyesi de
Russo'ya bir alaylı
övgü mesajı yollamıştı Azizim Russo, seni okuyunca, o kadar
hoşuma giden duygulara ulaştım ki, dağlara gidip ot yayılasım geldi.
Sen de emniyet sibobu gibi geldin bana,
gönlümde kendimi
bildim bileli Toros yörükleri yatar, onlara
öykünürüm ama hep yalnız kalırım. Eşek sırtında,
beygir eşliğinde, bazen de yayan çok yol teptim, inanacağına
inanarak söyleyeyim. Ben doğa üniversitesinden orta derece
ile mezun biriyim ama, akademik eğitimin geçici verelerinin
üstünde bir kariyerim olduğuna da inanıyorum. Duyduklarını ve
yazdıklarını paylaşıyorum. Ancak ne denli içten olduğunu
kestiremiyorum. Zira biz okumuşlar, yazmışlar, yörüğü,
köylüyü, sade vatandaşı hep satışa yatkın senaryo
malzemesi olarak kullanmışız.
Romanlarımız,filmlerimiz,resimlerimiz,seyirlik
oyunlarımız kent soyluya
satılmak üzere malzemelerdir. Allah için iyi de para
ediyorlar. Osman, sen burada olguya farklı ve evrene ışık tutucu bir
çizgide yaklaşıyorsun, seninkisi bana iyi bir gözlem
inceleme gibi gözüküyor. Bunları topla, resimleyelim,
iyi bir dizayn içinde, ömürlü bir kağıda basalım,
ultra çağlara eğitimsel, kültürsel bir ışık, bir
görkemli yaşam biçimi olarak sunalım. Olguyu su
yüzüne çıkaralım ama güçlü eşek
zinası kadar unutulmaz kılalım.
Beni heyecanlandıran bir başka şey de, bizde yazarlar, çizerler
koltuğa oturup ahkam keserler, bir yerde memurlaşırlar, işte sizde o
çizgiye gelmeden bunları yapalım diyorum. Öptüm seni
tebrikler.
E. Aydın, 12Mayıs1992
HİDAYET UYSAL
Olgunlaşmak zor bir şey, zaten insanın, ideal
çizgiye ulaşmasına
daha asırlar yetmez.! Eyer bunun bilincinde olunursa hoş görü
devreye girer. İşte bu mektup bir hoş görü örneğidir.
Neden, niçin, sempatiempati, ben ve O,yani
hem kendi tarafımızı,
hem de karşıt diye düşündüğümüz tarafın
gerçeklerine inmek.....
Dil bilimden doğan,yanlış değerlendirmeler, bu yolla
çözülür, yaşantıya bakılırsa; anlaşma ve
anlaşmazlıklar, bu gerçek metotlarla
çözümlenir. DOĞRU GÖRME DURU GÖRME, bu
metotla bulunur.
Her davranışın yan ürünleri de olur. Bazen
iyi, bazen
kötü ve zararlı. Onlardan da kaçınmak veya yaklaşmak
için; yine düşünceye ve iç yargıya baş vurulur.
O iç yargı hep doğru olanı bulabilir, yeter ki, baş vurula.!
Öperim,derslerinde başarılar.
E. Aydın, 18Mart1997
SELAHATTİN BEY DOSTUM
Mut'a sizin çağrılınız olarak geldim,
önerilerinizin
ışığında çevreyi kolaçan ettim. Parkın bir
köşesinde, otların içinde, havasız kalmış bir lahit kapağı
gördüm. Aslanla göz göze geldik, bana öyle bir
bakışı vardı ki, anlatamam. O gece boyu hep aslanla konuştuk. Aramızda
geçen konuşmaları yazmayacağım. Ertesi sabah enine boyuna
ölçüp biçmeler yapıp size geldim. Tarihsel
görkemden güncel görkeme...!
Birinci etabın bitişi, günün inişinde
aslan bana
gülümsedi, elini uzattı, tokalaştık, kuçaklaştık.
Kulağıma dedi ki: Zamanda yaşamanın anlamı budur işte... Bana ve
koruduğum kırallarına yeniden ve en otantik yaşam biçimini
seçtiniz.!
Bugünkü gazeteler yeni bir atılımınızdan dem vurdu. Mut
kalesi restore ediliyor, coşturucu haberlerle daktilo başına oturdum.
Kalenin içinde çağdaş, hatta çağ üstü
anfitiatr....
İçinde kapsamlı şölenlerin yapıldığı,
her türlü
kültür etkinliklerine açık, Seydisalih'den daha
merkezi, kendi yağıyla kavrulabilecek Mut'lumu daha mutlu edecek bir
anfitiatr.....
Şimdi beni aldı bir derin düşünce; Size
aşağıdan, yukarıdan
gelecek öneriler karşısında davranışınızın ne olacağı?
Eğer sur tamirine angaje olmamışsanız, iş yerli ve yabancı
düşüncelerin düşüncesine açalım,
gönüllü katkılarını isteyelim.
Böylesine görkemli bir antik kentin tarihine yakışır bir
dinlence yerini onarmaya, yapmaya soyunalım. Devlerin milyonları bu işe
yetmeyebilir, ama Mustafa Kemal'in kağnısı da yolda kalmaz.
Mesaj güzel ve yerindeliği sağlamsa, milyonlar
gelip karşınızda
dans edecektir. Dünya eskisi gibi büyük değil. İyi
ayakkabı insana yol yürümesini öğretir. İşiniz kolay
değil ama siz de büyüksünüz.
Angara'nın Karayalçın'ı varsa, bizim de
Selahattin'imiz var.
Öper, başarılar dilerim.
E. Aydın, 3Temmuz1992
SELAHADDİN BEY GÖNÜL ADAMI
DOST.
Pırıl pırıl, işinde de başarılı olmuş öğrencilerimle Mut'ta
çok çok görkemli anlar yaşadık. İnsana doğru
koşmanın yaşayan örneklerini tanıtmak fırsatını vermiş oldunuz.
Sizi ne kada övsek az gelir. Yorgunluklarınız için binlerce
teşekkür.
Mut'u daha çok mutlu etmek için canla başla
çalışıyor, başarıyorsunuz da. Yaşlılar yurdu için
çabalarınızı yerinde izledim. Sizinle övünüyorum.
Sıtkı Soylu iyi bir eser de hazırlamış ve vakfa hibe etmiş. Satışı
için gereksinim duyarsanız Mersin'de belirteceğim adreste
şimdilik yüz, Adana'da yüz adet posta ücreti
ödemeden bir gönül adamıyla ulaştırılabilirse siz de
onaylıyorsanız dağıtımını yapmayı üstlenmek isterim.
Tarafınızdan uygun bulunursa lütfen bir alo demeniz yeterli.
Öperim.
E. Aydın, 8Haziran1997
SEVGİLİ SELAHATTİN ASLAN
1990 yılında Mut'tan yağlı boya resim yapmıştım. Ayrıca da onbin adet
tebrik kartı bastırmıştım. Sanatçı kimliğinde artık bunun
sergilenmesi hakkımı yitirmiş oluyorum.
Mut'u genel bi perspektifte görüntüleyen bu eserin Mut
Belediye'sinde bulunması ve gerekirse yine çoğaltılarak tebrik
olarak kullanılması düşüncesiyle, belediyeye hediye ediyorum.
E. Aydın, 20Haziran1998
SAYIN BAŞKAN
Önce onuncu yıl marşı olan, yenilerde de cumhuriyet marşı olarak
kabul gören marşı, çoğaltarak size sunuyorum. Uygun
görülürse, bizlerden bir koronun eşliğinde sık sık
beraberce söylenmesine izin verilirse sevinirim.
(Editörün Notu: Bu
mektubun ekinde Onuncu Yıl Marşı
bulunmaktadır)
E. Aydın
SEVGİLİ MEHMEDİM
Mektubunuzu dikkatle okudum, anlamakta zorlanıyorum.
Mankafa Poldi bir gün arkadaşını başı sarılı olarak
görür, sorar? Yanıtı; Merdivenden düştüm, başım
yarıldı, diktirdim, sardırdım der. Poldi yine düşünceye
dalar, arkadaşı nedenini sorunca, merdivenden
düştüğünü, başının yarıldığını, diktirip
sardırdığını anladım da, şu senin kafanı dikiş makinasının altına nasıl
sıkıştırdılar anlayamadım der.
Benim bildiğim, aday önce öğretim programında yerini alır,
istikrarlı bir gelire ulaşır, yarından endişesi kalmaz, sonra
yeteneğinin tepisine göre ve debisine göre,ünvanlara ve
aşamalara soyunur ama bütün ikinciler birinci değişmezin
sonrasında olur.
O yukardaki büyük başlar hep benim anlattığım gibi
yürüdüler, hatta hiç layık olmadıkları halde
pistonlana pistonlana üne ve ünvana kavuştular.
Mehmet Yılmaz'a gelince, başından beri çile
çeken derviş
rolünde oldu. O kadar idealize edilmiş bir süzgeçten
geçiriliyorsun ki, sana pezidan ünvanı verilse azdır. Hele
hele konumuz sanatsa, size iyi diyecek kişinin Allah olması bile
yetmez. Sanat böylesine özgür bir çizginin
adıdır. Sanata soyunanların, benden büyük yok diyebilmesi,
önce görüntü, sonra da gerçek yaratı
için özden gerekli bir öğesidir.
Benim görüşüme göre, sen ve
senin sanatını kılıfa
koymak hem anlamsız, hem gereksiz. Üstün sanat, yaratıcı
güç şartları gözetmez, kendine özgü
fışkırması, deli deli akması vardır, onu hiç bir yatak engel
durduramaz. Mehmet böylesine güçlüdür,
nedenlerini bilmediğim bir sur var karşında. Allah yardımcın olsun, iyi
askerlikler. Kendine mukaat ol, postu deldirme. Öperim.
E. Aydın, 5Ağustos1993
MEHMET'CİĞİM
Bu mektubunuzda ben seni bulamadım.
1 Biz epey bir zamandan beri dostuz, bazı şeyler zorluklarına karşın,
arkadaş dost için yapılır. Bunu böyle yazarken ben
öyle yapardım diyorum. Cemal Turan'ın sergisine er ve geç
gidilmeliydi, hiç olmazsa özür dilenmeliydi.
2 Lisandan yakınıyorsun,eğer sen İngiltere'de doğsan tat mı alacaktın?
Demekki çaban yetersiz geldi
3 Başka tür işleri başaramadığım için ressam oldum
diyorsun. Önce söyleyeyim, remssamlık diye bir meslek yok.
Aldığın formasyon öğretmenlik formasyonu. Öyleyse önce
sen öğretmen veya öğretim üyesisin. Türkiye
genelinde onbeş yirmi kişinin iyi, güzel yapıyorsun demesiyle (en)
olunmaz. Çağlar boyu sanat hep araştırma işi olagelmiş,
öyle de sürecek. Yani en iyi sanat daha gelecektedir.
4 Natürmort konusunda ben herhangi bir ters değerlendirmede
bulunmadım. Peyzaj da, natürmortta yapabilen olursa güzel
olabilir.
5 Senin yapıtlarını severim ve gurur duyarım, eleştirecek kadar kendimi
yeterli görmem. Ancak çimentoya verdiğin eserle, yeni
yapmakta olduğun, bana da yolladığın detayda anlatım yakınlığı
gördüm, bilirsin sanatta tekrarlar sanatçıya eksi puan
getirir. Kuşkumdan hatırlattım. Yazdığın için teşekkürler.
Öperim.
E. Aydın, 25Mart1994
MEHMET
Sanata bakış açına, umuduna, inanışına, öteden beri saygı
duyarım. Galiba başarı cesareti severkollar gibi geliyor bana.!
Kimseyle yarışmadan, yalnız Mehmet ile, O'nu aşmaya çaba
verebilirsen ki bana göre öyle oluyor, has kumaşsın.
Değişirken bile kimselere benzemiyorsun.. Çevrene bakacak
olursan, kaç kişi görebilirsin kendini tekrar etmeyen,
veya, şurdan burdan aşırmadan yol alan.!
Hele bir de prof filan oldularsa yol bitiyor. Bu
rutubet onlara yetiyor.
Bir kaç gün önce televizyonda,
Koray'ın sergi
için bir konuşması oldu. "Ahşap üzerine deri kullanıyorum"
diyordu.Sordular:"Neden tunçtaşmermerin başlangıçtan beri
en uygun malzeme olduğunu, deriyle dokunulabilirliği yakaladığını
söylüyordu.
Polyester şimdiye değin heykel için pek
beğeni almadı.
Rölyefde kefkiye dönüşüyor. Statik değeri yok.
Rüzgar götürüyor, hırsızlar çalabiliyor,
yıkması parçalanması kolay geliyor. Mut'taki Hüseyin'in
Karacaoğlan'ını hatırla. Benim bildiğim beşinci yer değiştirmesini
yaşıyor. Belki de bana göre bir psikolojidir.
Sen ahşabı tanıyorsun, iyi de işleyebiliyorsun,
farklısın. Denesen olur.
Kataloğda gördüğüm kadarıyla çok çok
güzel, orjinal, otantik, hatta anonim, hem de ulusal
seçkilerin var.
Kutlarım seni. Farkını unutma ve yitirme. Önce ulusal sonra
evrensel olunabilir.Ünlülerimiz bunu unutmuş
gözüküyorlar.
Seninle övünüyorum. Sevgiler selamlar
E. Aydın, 9Mayıs1998
SEVGİLİ HEMŞERİM VE DOSTUM
MEHMET YILMAZ
Bilgisayarda kot ararken geçen mektup karşıma
çıktı. İyi
ki çıktı. Beni bir takım tekrarlardan kurtardı. Tekrar okumanı
da istedim
Gösterdiğim gördüğün kadardır
!!!!!!!!!!!!!!!
Görmece gördürmece.!!!!!!!!!!!
Bu sözcükler bana yabancı değil. Ama ilk
kez bir tümcede
yanyana geldikleri zaman rastlantı olmaktan çıkıyorlar.
Düşündürücü felsefe içerikli bir kapıyı
da aralıyor.
Gıyındırık kapıdan gözüken spritual. Somut
değil, soyut
değil, fuluğ bir mavide, özgür, salınımlı, benekli, bezekli,
kelebeğin binbir rengi, rengin kokusu, müziği, kokunun
çığıran duyum ve duyumları, ritmlerin sarmaş dolaş dansı.!
Tıpkı Pan La Apollu'nun müzik yarışması,
absolü müziğin
incelikli nedeninin kazanımı gibi sarmal, haddeden geçmiş
nezaket tınılarını anımsattı bana.!!
Sanatın dününde, gününde,
yarınında öyle
güzel gezdirdinki bizi. Harika.!!
Başarılar.... öperim..
E. Aydın, 7OcakI999
SEVGİLİ MEHMET
İnsanı, insan yaratır.
Dost da düşman da böyle yaratılır.
Arkadaşlık dostluğun başlangıcıdır özdeyişini açarsak iki
insan (farketmez, erkek dişi) önce biri birleriyle karşılaşırlar.
Gergin ve poz içindedirler. Sanal farkı farkettirmek isterler.
Birçok roller uygulanırken, karşı kişinin rol veya
gerçeği zaman zaman istemeden de olsa farkında olunur. Eğer onun
gerçeğini gerilim arasında da olsa, sayar seversek, deneyim
boyunca artılar, eksilerden çoksa, dostluk başlar.
Artık ondan sonra olacak konuşmalarda, artıları
duyar, negatifleri
konuşulmamış sayarız. Böylece eytişim sürer.
Aslında ne ben ideal insanım, ne de siz.!
Ama zamanlar içinde görüldüki, artılarımız
çok. Böylece anlaşıyoruz. Biribirimizi arıyor, sayıyoruz.
Ben bazı zamanlarda oturur, Allah'a mektup yazarım. Valiye, bakana,
kediye, köpeğe, yazakışa yazarımda yazarım. Gönderdiğim de
olur. Bu benim yaşam biçemimdir.
Seven de olur, sevmeyen de.
Biliyorsun dil çok yetersizdir. İletişim zor zenaattir.
Öyle olunca, kusur saydıklarımızı bireyin naturası gibi
görmek hatta ona ayrıcalık gibi bakabilmek gerekiyor.
İkimiz de mektuplarımızda tatlı tatlı kavga ediyoruz.... benim
dediğim... senin dediğin...!
Artık buna gerek yok. Biz birbirimizi seviyoruz. Öyleyse daha
yumuşak,daha bağışlayıcı,hatta daha ironik çıkarmalar yaparak,
iletişime tat katalım.
Örnek: eşeği yüklüyorsun deh
diyeceğin yere
çüş diyorsun. Sen de bize benziyorsun.
Mektubunda bir sevdiğine bir ödev veriyorsun. O da seve seve
üstleniyor, yola çıkıyor. Heyecanlı heyecanlı mektup
yazıyorsun. Mektubun altına bir çizgi içinde "benim
için fazla yorulma" diyrosun. Sözüm o ki; eşeği
yüklüyorsun, sonra, çüş diyorsun. Bana sakın
yorulma diyorsun.
Olası yanıt: Hava bozuktu, fırtına, yağmur vardı, acele ettim. (ben
eşekliği kabul ettiğime göre)
Şimdi sen sanata soyunmuş bir Donkişot'sun. Ben de Şanso. Sıra
beklemeden yazışalım. Fikir değişelim. Ben de yeni akımlardan ilgisiz
kalmamış olurum.
Bilmen gerek, şöyle veya böyle, sen de ben
de varız, bireyiz,
dahası iyi sayılıyoruz. Toplumun, dostların yargısı böyle. Kabul
etmek, öyle olmanın ilk adımıdır.
Sen doğmadan önce ben Düziçi
Köy
Enstitüsü'ndeyken, bakanlığın okullara tamimi vardı:
çocukları konuşturunuz. Komşu sınıfta Türkce hocası sınıfta
bağırıyorduoğlum konuş, konuş da, ananı avradını s .. derdi.
Bana birikimlerinden gönderme yap. Sanat,
felsefe, bilim,
pisikoloji, estetik, anılar, aşkların da olabilir.
Öperim, işlerinde, aşklarında başarılar.
Seninle övünüyorum.
E. Aydın, 14Aralık1999
YILMAZ MEHMET
Sıfırdan yola çıkanlar, bebeklikten ayakta
durmayı becerenler,
uzam ve zaman yolculuğunun gerçek <ŞIVGAR> yılmazlardır.
Kaos,onların çabalarıyla
görülürlüğünü kanıtlar
Şıvgar, bir topcu terimidir. Eskiden topu 4 kadana
çekerdi.
Önde dizginlerin doğrudan bağlı olduğu bir, boylu poslu, deli,
cesur bir at bulunurdu.
Topçu çavuşu, çamur, sel,
engebeyi gözü
kesti mi, dizginleri çeker, şıvgar hemen yekinir, kadanalar onu
izler, bazen geçilmez gibi olan engebeler böylece aşılır,
toplumda da şıvgarlara hep gereksinim duyulur.
Liderler bu yılmaz cesur insanlardır.
Mektuba gelince: Uzun soluklu kitaplar yazıyorsunuz,
kaynakçalara dayanarak, deneyiminize güvenerek sizleri
yordum.
Kaynakçadan yola çıkan kişi, özü bozmadan
tümceleri nasıl açabilir? Üçüncü kişi
olarak, birinci kişinin yorumlarına yaklaşmak bana zor geldi. Bilgi
dağarcığımız ise kısıtlı. Yine de bir denemeyi üstlendim.
Benim yazının kopyası bilgisayarda, eğer vakit
bulur, elinizdeki
taslağın, belli olan satır başlarına değişikliği
düşündüğünüz fikri imlerseniz, sizi yorduğuma
değer, olamazsa da önemli değil yavaş bir bütünlüğe
ulaştırırım. İlginize teşekkürler.
Prıntıra alışamadım, onun için sık sık alfabe değiştiriyorum,
akıcı olmuyor yazdıklarım. (okuyucu için).
Sanata eğilenler hep doğum sancısı çekerlerolay bir kişiliktir,
bunu da biliyorum.
Sevgi ve saygılarımla öper, işlerinizde başarılar dilerim.
Ethem Aydın , 18Mayıs2002
SEVGİLİ AYŞE
Dikkat edilirse, ben hep kendisi çalıp,
kendisi oynayan
birisiyim. (Bugün bu sözcük, deli,
üşütük, anlamına kullanılır).
Ama, ben kendimi seviyorum. üşütük değilim, deli değilim!
Ara sıra gerilere bakar, günü irdeler,
yarınları yorumlamaya
çalışırım; bu hal tanıdığım çok insanda yok.
Üstelik, durum muhakemesinde dinlenen, sayılan kişiyim.
Böylece, çevremdeki, yetişkin, saygın kişilerin
bugünkü yaşamlarında, iyiliğe dönük etkilerim
olmuştur.
Bu yargıyı, kendime ben uydurmadım; onlar
yüzüme karşı,
kendileri gelip süslü tümcelerle söylüyorlar.
Ben de bu deyintilerin ışığında, elime fırsat geçtikce;
dostarıma önerilerde bulunmayı huy edindim. Bu huyu seçtİm.
Sana yazışım da, senin yaşam biçimini etkilemek geğil geleceğe
dönük, kısa hesaplardan arındırmak, özde var saydığım,
sendeki ayrıcalığı belİrtmek içindir. (*), okumayı hiç
sevmez, kitabı görünce uykusu
bastırırdı.O'nu geç keşfedilmiş yeteneği kurtardı
Sen okumayı seviyorsun. Günümüzde okumayı,
öğrenmeyi seven öğrenci çok azdır. Öyleyse, doğru
yoldasın. Çalışman, daha çok çalışman gerekir.
Köyde işin zor, ama imkansız değil.
Mut'ta bir dersaneyle, hemen görüş, iki ay
geçtiğine
göre, indirim teklif et ve bana duyur. Konuşmada zorlanacaksan,
bana bilgi ver, ben gelip konuşayım. Anlaştığınız bir rakam olursa bana
duyur. Gücüm yettiğince yardımcı olayım. Yola birlikte
çıkıldığına göre, senin başarın için
daha önceleri konuştuğum gibi yanında olmayı görev sayarım.
Müslümanlara selamlar sunar, sana
başarılar diler öperim.
E. Aydın, 16Kasım1999
AYŞE'M
Mektubunu aldım. Bilgece yazılmış. Tam sana yakışan
anlatımda. sevdim,
sevindim. Böylesine güzel yazılmış bir betik, beni coşturdu.
Benİm iki günde, düşüne
düşüne,
sözcükleri, seçe seçe yazdığım, ironik,
betikteki, ilk satırın, bana göre tutarlı olmasına karşın;
umuyorum ki, senin inceliğin gereği, beğenilmemiştir.
Keşke, doğrular da, eğriler kadar, yaşama şansına
ulaşsalardı, daha
çok anlam kazanacak, iletişim bütünleşmiş olacaktı.!
Bu sabah, geldiğimde, buz dolabı çevresinde, beş kişilik bir
fındık faresi familiyasıyla karşılaştım. Zavallılar, ışığı
görünce çil yavrusu gibi dağıldılar, öylesine
sevimli şeylerdi ki, sana yazmadan edemedim. Her zaman olduğu gibi,
kahvaltıyı masaya hazırlamış, yemeye başlamıştım ki, masamın altına
gelmişlerdi, acıdım, birkaç parça ceviz verdim,
kaçıştılar, besleyeyim mi, yoksa, yoksa,....
Bizim doktor muayenehaneyi boyatıyordu, bir gün
aşağıda yattım.
Kitaplar arasına saklanmış bir sivrisinek, kulağımda, bütün
gece, bazı kalın, bazı ince kemanıyla vızlayarak, döner durur
sivrisinek. İlaçlar da fayda etmiyor,
nöğürüyüm ben şimdi.
Bizim zeytin, Mut'taymış, yenice mektup aldım, onun da Gül gibi,
Sezaver hanım gibi, Hatice gibi, Nazan gibi, Zübeyde gibi,
Gülsen gibi, sana selamları var.
Buraya gelmek için izin istiyorsun,
(ayıbettin be
sülüman). Aslında senin yerin burasıydı ama, yel esti,
rüzgar vurdu, Zafer evlendi, evlenecek derken zaman ve düşler
kaydı gitti.
Eğer iyi bir hazırlık yapıp, 2000'de de köyden
portturamazsan
yandı da pilav tavası.
Unu var, şekeri var, yağı var, ateşi var. Helva
yapıp yiyemezse
bütün çabalara karşın, köylü kızı Ayşe
olmak, buna haksız yere mahkum olmak, içe sindirilmesi, bana
göre çok ağır bir kader vurgunu olur. Bütün iyi
şeylere layık olan, kafası çalışan, derli toplu, insanları
seven, insanlarca sevilen, aranan, güzelim Ayşe ......!
Diyeceksin ki, Türkiye'mizde, kader vurgunu,
nice Ayşe'ler
var...!!!!!!! ???????........
İçtenlikle, ummak isterim; kendi çalıp
kendi oynayan
yalnızca ben, olmayayım. Biraz da olsa, oyuncular sahaya insin.
Geç kalınmış değil, benim Ayşe'm isterse, mucizeler yaratır
düşüncedeki karamsarlığımı, fırtına önündeki
bulutlara çevirir.... Darmadağın eder.
Aydınlık, masmavİ geleceğİn, dekorunu hazırlar,
Ayşe'ye böylesi
yakışır.İyİ yolculuklar selami..
E. Aydın, 25Aralık1999
AYŞE
Her fırsatta, açık seçik, çok şey konuşuyorum,
gerçeğe değgİn...
Benimle konuşurken, hala soğuksun. Boynun eğri oluyor, işte beni de
üzen bu oluyor.
Senin gereksinimlerin, akılcı olmak koşuluyla, hep karşılanacaktır.
Ethem Aydın, böyle söz vermiştir. Dahası, daha çoğuna
layıksınız. Elinizde bazı küçük de olsa örnekleri
vardır.
Gereksinimin yola çıkarılmıştır. Daha önceleri yazılmış
mektupları bİr kez daha okursan iyi olur.
Annene iyi bak, durumdan bana da bilgi ver.
Öper başarılar dilerim.
Koyunların bayramını kutlayacakken, yanlışlıkla beni de koyun saymışsın.
Ethem Aydın, 27Şubat2001
SEVGİLİ AYŞE
Senin, güzel aklın, mantığın, bana göre, yaratıcı
gücün, ölçülemez simgesel değerleridir.
Ama işte, göz kendini görmüyor.! İletişimde
zorlanıyorum. İşitanla beni ne olur.!
Bu yazdıklarım övgü değil; ancak algılayabildiğim karekterin
gerçek görüntüsüdür. Kuşkusuz seni
sevdiğim de bir gerçek, başarmanı düşlemek de hakkımdır.
Buna karşın, kısa sayılabilecek zamanda, ulaşılabilen yüksekliği
de yatsımamak gerek.!
Ben, böyle duyumsuyor, böyle görüyorum, umar senin
elinde olduğu için de, yalvarma kertesinde,
öğütlüyorum: Çalışçalış, dolaysız, Ayşe
için, kıyasıya çalış.!
Barajlar kendiliğinden yıkılsın!
Zaman görmüş, deneyimli, ön görüsü olan,
öğretmenİm.
Şimdiye değin, nasıl; ideal insan için gerekli, mantıksal,
yaklaşımları benimsedin, tabuları, yine aynı
ölçütlerin, eşliğinde yıkmayı akılcı buldunsa;
cinselliğin, özündeki felsefenin, yani, bir araç
değil, amaç olduğunu, kavradınsa;bana göre,Ayşe, güzel
yarınları yaşamaya, aday, az insanlardan biridir.
Annen, baban, kardeşlerin dışında, seni yakından tanımış çevre
hep bu kanıda.
Yazdığım mektuplarda içerik, baskın olur, bu da sizin yanıt
hazırlarken, eline gelen yazıyı eleştirel, irdelemeyle, başlayabilmen,
güncelin labirentlerinden seni korumak
içindir.
Dürüstçe yazabildiğin,her isteğini, karşılamaya hazır
olduğumu,bilmem yenelemeğe gerek varmı?
Bana sıkça yaz ki, kalemle kağıt buluşunca, iş olur, aş
olur,sevgi olur, aşk olur. Özlemle öperim, benim
küçük kızım.
üslümanlara selamlar..
Not: Yazdığın dilekçelerin alındısını bana tez elden ulaştır.
İstersen daktiloyu sana yollayabilirim. Bilinçli bir
gerekçe korsan.
Ethem Aydın, 8Şubat2000
SEVGİLİ AYŞE
(Editörün
Notu: Bu mektup vefatından 17 gün
önce yazılmıştır)
Yıllar akıp gidiyor. Ömür dediğin bir karış.
Sana bir baston veremediğime üzülüyorum.
Yetenekli, ileriye açık bir gençsin. Yola da
çıkmış bulunuyorsun. Ama nedense sessizliği seçtin. Şimdi
susacak zaman değil. Konuşman gerek.
Başlatan olduğum, umutlandıran olduğum için
ileriye
dönük düşüncelerini bana yazmalısın diye
bekliyorum. Ama yine konuşmak bana düştü.
Burada kaldığın sürece edindiğim izlenim :
özgür
düşüncelisin, zekisin, tuttuğunu koparan bir yapı sahibisin.
Geleceğe dönük düşünceler üret,bana da yaz.
Körelmenden korkuyorum. Böyle gelmiş olabilir ama böyle
gitmemeli. Seninle burada (Adana'da) herşeyi konuşurken şimdi (orada)
sessiz oluşunu kadercilik diye niteleyeceğim. Sen kaderci olacak bir
kız değilsin.
Kadere karşı çık. Düşünce
üret, bana da muhakkak
tez elden mektup yaz.
Sana, annene, kardeşlerine, babana selamlar eder
hepinizi öperim.
E. Aydın, I0Kasım2002
ÇETİN DOST.
Bir gün sizinle olmanın mutluluğuyla dolu dolu Adana'ya
döndüm. Orman idaresince bana verilen onur belgesini buldum.
Size yolluyorum.
Bir Fransız atasözü vardır: "Bir
ağaç diken faydasız yaşamamıştır."
Bu düşünceden yola çıkarak "ata nal çakıldığını
gören kurbağa ayağını uzatmış" örneği kendime bir değer
biçmek aklımdan geçti. Bu hatıra ağaç diktirmeyi
başlatan olmak istedim. Ama pek ses getirmedi. Sizler gibi Mut
üzerinde söz sahibi dostlara rağmen fikir şimdiye değin
öksüz kaldı. Anadolu ajansı kanalıyla gündeme getirir,
müdüranı da uyandırarak olayı bir Mut'lu olarak güncele
taşımanın da bir görev olduğunu kabul edersen Mut adına sevinirim.
Benim için övgü düzenle demiyorum. Olayı yeniden
körüklemeni istiyorum.
Bir yerde bir olay varsa, birilerinin bunu yapmasını
düşünüyorsanız, o birileri hep sizsinizdir.
Öperim işlerinizde başarılar dilerim
E. Aydın, 24Ekim2OO1
SEVGİLİ ERKAN ÖZAYDIN
Sevgiye, aşka ilişkin yazıları tilkice okumağa,
satır aralıklarından
ödeki içeriği yakalamağa çalışırım. Sevgi, saygı,
sövgü, yergi, ironi ayrıntılarda yaşar gizlenir.
Türk halkı severken döğme, döverken
sevme
alışkanlığındadır. Etiğimiz böyle.!
Tipik olarakl Rafet'in bana yazdığı mektubu size
yolluyorum. Rafet'in
yaratma gücü, ideotizm, yergiler, sevgiler, öylesine
zenginki, "güneşli havada doluya tutulmuş"a dönerim,
darmadağın param parça olurum.
Kameradan filmi çıkarır ters bağlar, aracı
çalıştırırsanız.. aman ne görüntü...! Önce
yerde paramparça dağınık duran kristal nesne hızlıca buluştu,
bardak masama döndü..! İlginç değil mi? İşte
gerçekte henüz uygulayamadığımız yasa budur.
Ama ben bu yolu seçer, O'na sevgiler saygılar dolu yüksek
düşüncelerle insanlaşarak mektuplar yazarım. Çok da
sevinirim. Eğer ilgi duyarsanız benim mektubu da yollayabilirim.
Biribirlerini tanıyan, seven, sayan insanlar
arasında, zaten iletişim
zorluğu çekilirken, örneğin telefonla olsa da konuşmanız,
beni sizlerde zenginleştirdi.
Lütfen sizler kendinize mukayyet olun. Ethem
Aydın, sizler
yaşadıkça var olacaktır.
E. Aydın, 22Eylül2OO1
TEDAŞ
ADANA ELEKTRİK DAĞITIM
MÜESSESESİ
MÜDÜRLÜĞÜNE.
Elektrik saatlarını okumakla görevlendirdiğiniz
elemanlar eğer
yemek saati, ve bir diğer önemli işiniz için kapınız
kapalıysa, iç rahatlığıyla dönüp gidiyor. Bana
göre, bu memur görevini eksik yapmış oluyor
Çalıştığı kurum, kasaya girmesi gereken taze paradan bir
süre için mahrum kalıyor.
Abone, bencileyin dar gelirli bir vatandaş ise, aylığının yarısını ceza
ödemek gibi bir iç sıkıntısına düşüyor.
Anlatmağa çalıştığım, önemli iki nedenle saate bakmağa
gelen memur, değişik zamanlarda aboneyi tekrar tekrar aramak
yorgunluğuna toplum için katlanmalıdır diye
düşünüyorum.
Cezalar hep kışkırtıcıdır. Kötü ve kritik günler
yaşıyoruz. Hiç olmazsa şimdileri daha akılcı yaklaşımlarla
topluma, gücümüzce katkıda bulunalım. Saygılarımla
E. Aydın, 14Ekim2001
ADANA RESSAMLAR DERNEĞİ
BAŞKANLIĞINA
Bugün Adana Kanal D televizyon ekiplerini
yollamışsınız. Bu
tür güzel, incelikli davranışlar, Türk kadınının
inceliğininin tarihsel kanıtıdır.
Davranışınız bende kutsal bir anı olarak kalacaktır.
Başkanı olarak size ve çalışma ekibinize
saygılar sevgiler
sunarım. Kabulünüz ricasıyla....
E. Aydın, 26Nisan2002
(Editörün Notu: Bu
röportaj, bilgisayar CD si
içerisinde kayıtlı olup dileyenlere eitör tarafından
yollanabilir)
SAYIN OĞUZCAN
En güzel öğretmenlik yıllarım Mersin'de geçti.
O zaman Mersin Lisesi üniversiteydi. Sınıflar yirmişer kişilik her
öğretmenin laboratuvarı, atelyesi vardı. Dersler deneyseldi.
Öğrenciler deneyleri hocanın yanında yaparak öğrenirdi.
Öğretim kadrosu seçkin, yetili, yaratıcı, çalışkan
kişilerdi. Sanki uzaydan inmişlerdi.
Öğrenciler yelkenleri başarı rüzgarına
açmış pupa
yelken ummanlardaydılar. Dünyada bile pedagoji sözdeyken
çalışmalar işe ve edime dönüktü. Size ütopik
gelecek ama, bu böyleydi.!
İyi ayakkabı insana yol yürümeği
öğretir özdeyişine
birleşik kaplar kuramı gereği yollara dökülmüştük.
İyi sayılmıştık. Öğrenciler itici gücümüzdü.!
Eksiksiz saygı ve sevgi oralarda yaşıyordu. Bu günkü devasa
görüntü, o güçlü ekibin isimsiz
kahramanların ve inançlı öğrencilerin çabalarıyla
olmuştur.!
Yazımdaki iticigüç, "Oğuzcan"
sözcüğündeki
anılarım oldu. O, çok sevdiğim, saydığım, arı soyun, ardıl
temsilcileri içinde olmanız umusu olmuştur.
Biz öğretmenler, hep laftan ekmek yediğimiz
için
sözü kaydırırız. Hoş görüle.. İçel Sanat
Klübü son sayısında Almanya sergisini okudum. Kıvanç
duydum.
Kaç yapıtla katılabileceğimi
Katkı payımın ne olacağını
Formal hazırlığı bilmiyorum
Değişen hayat şartlarına göre ödentiyi
Ben kişi olarak katılamazsam kurulu düzene ödentim ne
olmalıdır?
Sıcaklar nedeniyle Mersin'e gelip bunları
öğrenmem gecikti.
Lütfen bir alo demeğe zaman ayırabilirseniz sevinirim. Öperim.
(Editörün Notu:
Ethem Aydın yurt dışındaki bu sergiye 6 tablo
ile katılmıştır. Eserlerinden bir tanesi Almanya 'da satılmıştır. Satış
bedeli İçerl Sanat Klübü'ne hibe edilmiştir.)
E. Aydın, 3Ağustos2002
SEVGİLİ FEYYAZ
Bütün yaratılış doğum üzerinedir.
Doğuş varlığı
simgeler, sıradandır, objeler gibidir. Zaman içinde her varlık
daha önceden içte aktif ideolara açık özün
baskısı ve sürükleyiciliği ile kişiliğe doğru açılır..
Kişilik, parmak izi kadar çeşitli ve özgedir. İsimler
önce varlığın ayrım aracıdır; Ahmet, Mehmet, İsmail gibi. Öz
güçlendikçe isimler sıfatlara ulaşır; Edison,
Sokrat, Volter, Chaw, Nazım, Orhan Veli,Yaşar Kemal, Mustafa Kemal,
Karacaoğlan, Veysel, Mevlana, Neyzen, Mehmet Çetinkaya, Feyyaz
Gül olurlar, edimleriyle anılırlar.
Hiçbir isim bu ölçütten
soyutlanamaz.
Soyutlanırsa varlık olarak anılacağı için, yine hiçbir
insan bu yolu seçmez. Ayrıcalığın ayrımına varılsın ister. Bu,
olmazsa olmaz evrensel bir istencedir. Kişiliğin yine toplumca saygı
gören yan ürünleri de vardır; sarhoşluk, hovardalık,
yalancılık, uyumsuzluk gibi. Volter iyi bir örnektir, Dali,
Pikasso, Ruso ve diğerleri. Ama bir Volter varki, Fransızların ve
bütün dünyanın aydınlanmasına örnektir.
Bunları size neye yazıyorum biliyor musun? Senden
vazgeçemediğim
için...! İyi bir şairsin, ayrıcalıklısın, duyarlısın, gereklisin.
Şu benim sıfatladığım kişiliğe saygın yok. Kendinle çelişik
iç mantığından uzak yaşıyorsun. İnsan nasıl olunur biliyor
musun? Her haltı karıştıracaksın ama iç mantığını da beraber
getireceksin. Yaptığına inanmak mecburiyetindesin. İnanılır ama
inanılmaz... Ama bir mantık getirmen kişilik gereğidir.
Örneklenirse: içiyorum ama gerekçesi var, mantıklı
olması şart değil. Birahanede dayak yiyorum, bir mantığı olmalı.
Birilerinden ödünç aldığım parayı geri ödemiyorum
bir mantığı (sana görece olsa da) olmalı. Diyeceğim şu ki:
özbenine karşı hiç yenik düşmemelisin. Yenik
düşersen önce kendi gözünde kendin
küçülürsün. Bu da birkaç
türlü intihar demektir. Feyyaz'lar ölmemeli. (*)
E. Aydın, 23Nisan1996
SAYIN DOST.
Bugün Sevgi'den mektup aldım. Zaftaki kıymetli
betiyi taşıyan
dizayndan onur duydum. Yorgunluğunuzun sınırlarını,verdiği
üzgüyü, sevgiye çevirerek.
Keşke bilgisayarınıza bir yazıcı alsanız da, daha az
göznuru emek
çekebilseniz.! Belki daha sık yazardınız. Bana email, fax
önerisinde bulunuyor, daha hızlı, daha az doyurucu
yazıları anımsatıyorsunuz. Ben keşke daha yavaş, dostu daha uzun
düşünebilecek sistem bulabilsem, en azından elle yazıyı
deneyemediğim ezikliğini duyumsuyorum.
Bir dava kazanmak insanı kazanmak değildir. Gurk
tavuğun bastığı civciv
ölmez özdeyişinden hareketler galiba seni biraz incittim.
Sanatın moda olanını yaşıyoruz. Modanın her getirdiğini denemeğe
kalkarsak kendimizi anlatmaktan yoksun kalırız.
Sizin gibi, daha birçokları gibi, kişiliğe yönelmiş,
kanıtlamış kişiler, yön değiştirmeğe kalkarlarsa tekrar
amatörleşirler ki ömür buna yetmeyebilir diye
düşünüyorum.
Sizi tanıdığımda, öğrencilik
çalışmalarınız dahil, burada
yaptıklarınızın fotokopilerini çektirip yollamağı
düşündüm. Ama bunun kime, neye faydası olabilirdi,
belkiyi davayı kazanırdım ama neye yarardı.?
Araştırmalar yapabiliriz ama ki, çok
araştırma örnekleri
göndermiştin bana. Dahası ben de aynı yolla güzel
sonuçlar alıyordum. Senin denemelerden biri, bu gün ciddi
bir kitabın kapağıdır.
Denemeler yapınız. Duygularınızı arayınız. Ama
karamsarlığa kapılmayın.
Diplomanız ve bu gün çalıştığınız orun sizin resim
yaptığınızı kanıtlıyor.
Benim konum; iyiyi modada aramayın demeğe gelir.
Sanat sevgidir. Severek yaptığın herşey koşulsuz sanattır. İyidir,
kötüdür, o sanatçının güvenine bağlıdır.
Sanat tarihine bakarsanız örnekler çoktur. İnsan
ömrünü aşan değerler.!
Ama gerçek sevgiye doğru git diyor Ethem.
Resim öğretmeni, iyi görmeyi ve
gördüğünü
doğru çizmeyi öğretir. O da her öğrencinin gelecekte
seçeceği dalda başarısını etkiler.
Resim öğretmeni en iyi resim yapar diye bir sav
yoktur.
Sanatçının kendisi de henüz iyiyi
aramaktadır. En iyi
taaaaaa yarınlardadır.
Sayın eşinize ve size sevgiler saygılar.
Ethem Aydın, 30Ocak200I
SEVGİ HOCA
Uzaylının dünyamızdaki fotoğrafını uzun uzun
inceledim. Ben
biryerlerden tanır gibiyim. Bazı şeyler sordum. Yanıtı hınzır hınzır ve
de kozmoz kapsamlı bir gülümseme oldu. Maymun kardeşlerimize
benziyor.
Elini anlamlı bir şekilde ağzına götürüşü, İsmet
paşa gibi çok şeyler düşündüğü belli. Gazi,
O'nu Lozan'da delege olarak seçtiği zaman meclis ayağa
kalkmıştı. Ama bilindiği gibi başardı.
E. Aydın, 6Ağustos1996
SEVGİ HOCA
Bir alo'dan yola çıkarak yazı yazmak biraz zor geldi bana.
Artık çocukluktan beri ilgilendiğiniz oyuncaklara bir yenisi
eklendi. Ama bu kez oyuncak canlı. Üstelik sizin elinizde
şekillenecek.
Geleceğin binbir türlü değişgenliğine direngen olacak. İşiniz
çok da zor. Sevgi ise zorları kolay etmesini bilir. İyi
yolculuklar selami. Gözünüz ve gözlerimiz aydın
olsun.
E. Aydın, 3IMart2002
BİR ZAMANLAR KARTALDI: NEBİOĞLUNUN
YÖNETİMİNDE BÜTÜN
DÜNYA
Dergiler, kitaplar, bütün yayım ve
yapıtlar
övgülerden çok yergilerle büyürler.
Bu çizgide hoşgörünüze
sığınarak konuşmak
istiyorum.
Geçen gün kitapçı vitrininde,
geçmiş
yıllardan aşina olduğum "Bütün Dünya" ya rastladım,
aldım.
Bu başlangıçlarda hep böyle olur. Türkiye'nin otuzbeş
seçkin beyni yan yana geldiler. Zavallı Nebioğlu'nun hemen hemen
yalnız başına, binbir güçlükle çıkardığı aylık
derginin gizil gücünü yakalayamadılar. Haklıdırlar.
Hücreyi en ince detayına kadar biliyoruz, ama canlılığı
yakalayamadık.
Fotoğrafta Coşkun Acar, reklamda Aynur Keskin, Pınar
Kızmaz, doğrusu
iyi çalışmışlar, dergiyi baştan sona doldurabilmişler. Kutlarım.
152 sayfada 50 reklam, 100'ü aşkın fotoğraf,
yazılar ise cılız
kalmış. Belkide dizayn hatası, psikolojik de olabilir.
Dergi mi, kitap mı, almanak mı, magazin mi, turizm rehberi mi, bir
karar vermemiz gerek?. Ayrıca bir yıllık dergi birikimini ciltlemeyi
düşünürsek; Hem ağılık, hem ebat olarak sevimsiz ve
kullanışsız bir ölçüye ulaşılacak. Dergi
yüksekliği; 7 cm, ağırlık 2.10 gram. Oniki ay olarak ; kalınlık
8.5 cm, ağırlık 2.600 gram.
Bana göre bu kitabın dergi olabilmesi için neler olası:
a Kağıt gramacı düşürülür.
b Reklamdan vazgeçilir yada çok azaltılır. Eski
bütün dünya dergisinin reklama gereksinimi olmamıştı
c Önemli tarihi olaylar özel sayı olarak verilmeli.
ç Atatürk özel sayısı, Kapadokya özel sayısı,
iller özel sayısı, Turistik yerler özel sayısı (mitolojiyle
birlikte)
d Sanat olarak fotoğraf özel sayısı
e Medya, siyaset, kapitalizme özendiren moda grafikler azaltılarak
veya kaldırarak, çağdaş çeviriler, felsefe dahil, yer
verilmeli.
f Bütün dünya bir gazete değildir. Dar açılı
güncel haberler yerine, bu seçkin kadronun seçkin
aktif yazılarını bekliyoruz.
g Güzel sözleride iyi seçmek gerek, çağ dışı
kalanları vardır. Dillerde sakız olmuşları vardır.
Beni okuduğunuz, çöp sepetine havale etmediğiniz
için teşekkürler, Saygılar.
E. Aydın, 12Eylül1998
İHSANCIĞIM
Fransızların bir özdeyişi vardır: "arkadaşlık
dostluğun
başlangıcıdır". Şimdi biz beti arkadaşıyız, daha başlardayız. Yine
bileceksinizki insan sürü malı değildir. Farklı olmak, farklı
üretmek, farklı düşünmekle amaçlı, sorumludur.
Atatürk'ün İnönü, Tonguç, Hasan Ali
Yücel, Namık Kemal, Aziz Nesin, Nazım, daha birçokları,
ideodaki isanı, farklı düşünmüş, yalnız insanlardır.
Büyük insanların sayısını istediğimiz
kadar
çoğaltabiliriz. Ama hep yalnızdırlar. Düş ve
düşünce ürünü böyle çoğalır.
Bilgileri öğreneceğiz. Çarpan tablosunun matematik
olmadığını, perspektifin resim olmadığının ayırımında olarak..!
Üç nedenle size hemen ısındım, sayıyorum, seviyorum.
Mastürbasyon, yani telefon iletişimini
denemediniz. Hem de, o
güzelim yazınız, göz nuru ve emeğinizle beni onurlandırdınız.
Türkçeyi iyi kullanıyorsunuz. Aynı diplomayı almış kişiler
arasında farklısınız.İnsanı, insanları, onların tabanda
çöreklenmiş sorunlarını
sorguluyor, önermelerde bulunuyorsunuz
Sevket Yücel'i de tanıyorum, seviyorum, ama
yazmak için
sizi seçtim. Seçkim sanal olabilir, Ethem Aydın
övgü silahını kullanmış olabilir. Sınırınızı siz
belirlersiniz, savunduğumuz sürece, o sınır sizin sınırınız olur.
Siz,iyi bir öğretmensiniz. Zamanınız kısıtlı
olur. Ekonomik olmak
da durumundasınız.. Yanıt beklemek koşulum yok.
Birey, karşısındakini kendi ölçütleri
çizgisinde düşünebilirse, yaşam daha gerçekci,
dahası güzel olur. Sizi tekrar kutlar, öperim. Yolunuz
düşerse beklerim.
E. Aydın, 24Nisan2000
SEVGİLİ DOST
Sen bir atom çekirdeğinden farksızsın, öylesine zincirleme
ve nükleer çıkışların var ki, düşünceye bile
sığmıyor. İzotopların, nötronların, pozitronların tanıdığımız
yörüngesel çizginin çok çok
açığında seyrediyor. Birde demiyor musun beni karıştırın. Seni
karıştırmak için senden daha deli, senden daha
yörüngesel olmak gerek. Şidi daha iyi anlıyorum, seni işleme
sokacak henüz hiç bir pota yok. Ben şimdi soruyorum, sen
hangi ata oynuyorsun?. Şiirsellik var, resim var, ispiritüel
enerji var. İnsanlık dört dörtlük. Bu
güçlerin hepsini birden arenaya bırakınca, gör neler
olur. Azgın boğa geliyor, matadorlar köşe bucak kaçıyor.
Şimdi senden bilhassa ricam şu: Bir veya bir kaç çizgide
kanalize ol, insanların seviyesine in, onları da yanına alarak
yürümek daha kolay olur. Yoksa insanlar seni karıştırmaktan
hep korkarlar. Hele senin buluşun olan simgeler var ki, üzerine
kitap yazılabilir. Şiirlerini derli toplu ve saklanabilir nitelikte
yaz, çok güzel atmosferi var. Duyguları paylaşabilmek
için mektuplarında sadeliği seç, bir önceki mektupta
yazılan konularla eleştirel bağlantı kur, yazılanları sorgula,
fikirlerini ortaya koy ki, her mektubunuz bir bağıntısız muamma
olmasını önle. En zor şey kişinin kendiyle barış içinde
olmasıdır, şimdi olduğu gibi hep barışık kal. Böylece hiç
bir yalnızlık sizi korkutamaz. Herkes kendi çukurunda demet
tümcesinde bir demet düşle ama, her türden kurulmuş bir
demet.
Seni kendimde duyuncaya kadar öperim. Eh ondan
sonra radyasyon
beni yok ederse ne yapayım doğrusu değer.
E. Aydın, 28Kasım1992
SEVGİLİ DOST.
24Nisan2000 de sizin mektubunuza bir yanıt
hazırlamıştım. Birtakım
gerçek, tabanı yere basan övgüler de yazmıştım.
Güzel bir rastlantıyla görüştükten sonra
yazdıklarımı yetersiz buldum. Şimdi de bu dolu dolu öğretmen
kimliğine hangi övgüler bağlamında yaklaşacağımı bilemiyorum.
Bana öylesine övgüler
üretmişsinizki, duraksamakda
haklıyım. Bu yazın dili, özbedenle sözbeden arasında
inanılmaz farkın, çekim alanında git geller yarattı.
Bir kadeh içtim (mektup okudum anlamında),
dalgalanıyorum
ben,yeni yeni sevdalanıyorum ben.
Evet... inanıyorum, insanın insanda
çoğaldığına....!
Sözvgüler beni fazla üzmez. Ama
övgüler
pırlantadır. Mücevherdir. Benim onları koruyacak öylesine
muhkem bir korunağım yokki....
Evrimler var, devrimler var. Onlar yavaş yavaş değil
midir?
Vitaminlerle hormonlarla süreci değiştirebilir
miyiz?
Daha dün biz maymun kardeşlerimizle oynaşırken,
şimdi okullu
olduk, sınıfları doldurduk.
İhsancığım, şimdileri biz, ideodaki insana doğru yelken açmış
kürek çekiyoruz. Yekesiz, bu da bir geçek değil mi?
Deniz dalgalı, ufuk alaca karanlık, sıcacık bir yürek, boralar
kadar güçlü soluğumuzla, DonKişot örneği
yollardayız.
İyi yolculujklar Selami....!
Bana yazdığınız betimlemeyi sevdim. Sizi sevdim.
Böyle bir dostla
kim övünmezki. Öperim. Sağlıcakla kalınız
E. aydın, 27Kasım2000
BÖLÜM-2
KONU İNDEKSİ